1.Eser sahibi kimdir? Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Özlem Köse, 1982 yılında Adana’da doğdum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım Adana’da geçti. Üniversite için İzmir’e geldim. Lisans eğitimimi tamamladıktan sonra işe başladım. Bir yandan çalışıp diğer yandan da yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Ardından evlendim, çocuklarım oldu. Şu an, Adana’nın sıcağını yanımda getirip üzerine biraz da İzmir’in nemini eklediğim ama Akdeniz şehirlerinin samimi havasından asla vazgeçemeyeceğimi bildiğim ve kendimce kurgulamaya çalıştığım mütevazı dünyamda, her birey gibi yaşadığı rutinin dışına çıkmaya çalışıp çıkamayanlardan biri olarak ve yaşadığı çağın getirdiği zorluklara bir Don Kişot edasıyla göğüs germeye çalışarak hayatıma devam etmekteyim; her şeye rağmen güzel hayaller kurarak ve bitmeyen umutlarımla…
2.Yazarlık serüveninizde kaleme aldığınız ilk eser mi? İlk eseriniz neydi?
“Bu Senin Şansın” benim ikinci kitabım. İlk kitabım olan “Şimdi Benim Psikolojim Kim Düzeltecek?” 2024 yılında yayımlanmıştı. Tabii ki her yazar gibi benim de bu iki kitabın yanında kaleme aldığım karalamalarım, yazıp sildiklerim, beğenmeyip yırttıklarım, kendime saklayıp kaybettiklerim oldu ve olmaya devam etmekteler.
3.Kendinizi yazdığınız karakterlerde bulduğunuz olur mu?
Bir tiyatro oyuncusu oynadığı karakterde kendini bulmazsa o rol izleyiciye samimi gelmez. Bence bir yazar da böyledir. Yalnızca bir karakterde değil, her birisinde biraz kendisini bulur ve onunla bütünleşir. Ben de bir karakteri yazmaya başlamadan önce onunla konuşurum: kimdir, ne ister, olaylara karşı bakış açısı nasıldır? Sonra ben o olurum ve “o olsam ne yaparım”ı düşünürüm. O karakterin iç dünyasına girmezsem, kendimi orada bulmazsam başka türlü onu nasıl anlarım ve nasıl anlatırım?
4.Bugüne kadar yayımlanmış kitaplarınızdan kısaca bahseder misiniz?
“Şimdi Benim Psikolojimi Kim Düzeltecek?” benim ilk kitabım. Hepimizin, hayatın içinde taşıdığı kaygıları, kırgınlıkları, beklentileri, geçmişten getirdikleri ve kendisiyle olan mücadelesi var. Bu kitapta insanın kendisiyle konuştuğu o iç sesi anlamlandırmaya çalıştım. Bazen güçlü görünmeye çalışırken aslında ne kadar yorulduğumuz ve herkesi anlamaya çalışırken kendimizi ihmal ettiğimiz gerçeğini nüktedan bir dil ile anlatmak istedim. Amacım biraz da okuyucuya hayatın içindeki, bize o an sıkıntılı gelse de aslında geniş çerçeveden bakıldığında oldukça komik görünen olayları göstermekti. Hayat bu olmalı: mücadele içine eklenen bir doz sıkıntı, çalışmalarımıza eşlik edecek bolca kahkaha ve ardından gelip umutlarımızı aydınlatan küçük bir sevgi kıpırtısı…
İlk kitabım insanın kendini anlamlandırma çabasını konu alıyorken ikinci kitabım “Bu Senin Şansın” ise hayatı ve yaşananları anlamlandırmayı konu alıyor. İkinci romanımdaki amacım okuyucuya bir yandan, yaşananların “şans mı, kader mi, yoksa birer seçim mi” olduğu ayrımını yaptırmak diğer yandan da olaylara farklı pencerelerden bakmayı hatırlatmaktır. Bana göre şans veya şanssızlık dediğimiz şey, başımıza gelen olaylardan çok, onlara hangi gözle bakmayı seçtiğimizdir. Çünkü bazen en sıkıntılı olduğunu düşündüğümüz anlar ardında hayatımızı değiştirecek en güzel karşılaşmaları gizliyor olabilir.
Ortak olarak, her iki kitabımda da derin aile ve arkadaşlık bağları gizli. Kitaptaki karakterler ise çok kıymetli kişilerden oluşuyor. Onları okuyucularımla tanıştırmaya başladım. Umarım kendileriyle daha çok kişi tanışır.
5.Yazarken size ilham veren şey nedir?
İlham, birdenbire zihnimize yeni bir hikâye fısıldayan sihirli bir peri değil elbette ki. Ama sihirli bir peri gibi etrafımızda dolaştığını söyleyebilirim, hemen yanımızda, hayatın içinde…
Ben, en çok gerçek hayatın içindeki hikayelerden besleniyorum. Bu hikayeleri birilerinin bana anlatmış olması gerekmez; yan yana yürüyen iki insanın farklında olmadan sergiledikleri vücut dillerinden bile bir hikâye kurgulayabilirim. Sanırım yazmanın yolu, biraz da herkesin gördüğüne farklı gözle bakabilmek ve o ayrıntıların içinde saklı hikâyeleri fark edebilmekten geçiyor.
6.Bir yazar olarak üretim rutininiz nasıldır?
Bence yazmak içsel bir dürtüdür. İnsanın içinde birikir, olgunlaşır, sonra taşmaya başladığı anda parmaklarınızın ucundan sayfalara dökülür. Bu akış kendiliğinden ve doğaçlama bir şekilde işler.
Her sabah belli bir saatte başlarım, her gece yazarım, sessiz ortam isterim gibi bir rutinim bulunmuyor. Yalnızca şunu söyleyebilirim, kitabımın ortaya çıkışında en uzun süren kısım kurgu kısmıdır. Düşüncelerimin olgunlaşması bana zamanın geldiğini hatırlatır ve kısa süre içinde yazıp kitabı tamamlarım.
7.Okuyucunun metnin sonunda zihninde neyle kalmasını istersiniz?
Kitabın sonunun gerçek son olmadığını düşünürüm. Gerçek son, kitabın ardında size bıraktıklarıdır. Benim hedefim, okurun kitabı tamamladığında yalnızca, kitaptaki her konuyu bir sonuca bağlamış, akıldaki tüm soruları çözmüş olması değildir. Bundan ziyade, kitabı kapattığı zaman kendi iç dünyasına dönüp kendini ve yaşamını sorgulamasını tercih ederim. Yaşadığı olaylara farklı bir gözle bakabilmesini, yeni sorular sormaya başlamasını ve kendi içinde bir yolculuğa çıkmasını isterim. Bunu sağlayabilirsem ne mutlu bana!
8.Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
William Shakespeare’in Julius Caesar’ın Trajedisi oyununda geçen ünlü “Sen de mi Brutus?” repliğini hatırlarsınız. Tarihçiler, Julius Caesar’ın gerçekten bu sözleri söyleyip söylemediğini bugün hâlâ tartışsa da bizi en çok yaralayan darbelerin, çoğu zaman en güvendiğimiz insanlardan geldiğini çok iyi anlatan bu cümle yüzyıllardır aklımızdadır.
Yüzyıllar geçer, tarih ilerler, isimler değişir ancak Burutus’lar dünya sahnesinde ne yazık ki hep var olurlar. Bu yüzden zaman zaman insanlara güvenmekten vazgeçiyor, yalnızlığımıza sığınıyoruz. Oysa hayat karşımıza, Brutus’ların yanında gerçek dostları da çıkarıyor. Bu dost kimi zaman bir insan olur, kimi zaman sadık bir köpek, kimi zamansa başucumuzdan eksik etmediğimiz bir kitap ve onun sayfaları arasında tanıştığımız karakterler…
Romanlarımdaki kişileri, sizlerin arasından süzerek, büyük bir özenle seçtim. Kitapları okurken kendinizden, komşunuzdan, ailenizden, çocukluğunuzdan ya da yıllar önce yolunuzun kesiştiği bir okul arkadaşınızdan izler bulacaksınız. Kendinizi onların arasında güvende hissedecek, kimseye söyleyemediğiniz sırlarınızı paylaşacak, belki de yıllar sonra yeniden, sevdiğiniz o çocuk şarkısını mırıldanmaya başlayacaksınız. Onlarla, yani aslında bizim gibi insanlarla karşılaşmak bana iyi geldi. Umarım size de iyi gelir.
9.Son olarak, edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara veya yazar adaylarına ne söylemek istersiniz?
Bu söyleyeceklerim yalnızca yazarlık için değil, bütün meslekler için geçerlidir. Bir işe başvurmadan önce o konuda mesleki bir eğitim alırsınız, çeşitli okulları bitirirsiniz, stajlar yaparsınız, sertifikalar toplarsınız. Bu edinimleriniz hem bu işin size uygun olup olmadığınızı anlamanız hem de işverenin sizin şimdiye kadar hangi donanımlara sahip olduğunuzu görmeleri açısından önemlidir.
Yazmaya da aynen böyle başlanıyor bence. Güzel haber ise, yazmadan önce alınacak eğitim, bitirilecek okul ve toplanacak sertifika için tek kaynak var; yazılmış diğer kitaplar. Diğer güzel haber ise, bu kitaplardan o kadar çok var ki, eğitim materyaliniz asla tükenmiyor.
Mesleki stajınızı en güvenilir yerde, hayatın içinde yapıyorsunuz; bir metro durağından çıkıp kalabalıkla birlikte yürümeye başlarken, bir kafedeki mavi sandalyede oturup kahvenizi getiren garsonu beklerken, bir dalın tepesinden can havliyle havalanan bir kuşun ardından iç geçiren bir kediyi izlerken, kısacası yaşarken…
Eğer duygularınızı kâğıda dökmeye başlamış ve yazı yazmak uğruna gece uykunun en güzel yerinde heyecanla yatağınızdan kalkmışsanız, tebrikler işe alındınız demektir!

