RÖPORTAJ:ŞERİF AYDIN

1- Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?

Öncelikle bu imkanı verdiğiniz için teşekkür ediyorum sizlere. Ben Şerif Aydın. Mardin doğumluyum. Edebiyat okudum, ardından edebiyat alanında yüksek lisans yaptım. 2007 yılında Kanada’ya geldim. Burada profesyonel yazarlık eğitimi aldım, yazarlık dersleri verdim. Bir dönem Ses Dergisi’ni kurup yönettim; dünyanın farklı yerlerinden yüzün üzerinde genç yazar ve şairle çalışma imkânım oldu.

Fakat kendimi sadece yazar olarak tanımlamıyorum. Uzun yıllardır insan hakları alanında çalışıyorum. Bugün de Northern Justice Watch’ın yöneticiliğini yürütüyorum. Dolayısıyla yazdığım şeylerle sahada karşılaştığım insanlar arasında ciddi bir bağ var. Benim için yazı, hayattan ayrı bir alan değil.

2- Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?

Sanırım tek bir kırılma noktası yok. Bazı insanlar bir sabah kalkıp “Ben yazar olacağım” diye karar verir. Benim hikâyem öyle olmadı. Kalem ile kağıt ezelden iki aşık diyorum ve benim için gerçekten öyle. Doğu insanı bir çok şeyi içinde yaşar, özellikle bir dönem nesli. Belki bu durumdan ötürü yazmak yaslanmaktır bizim için. Kaleme de kağıda da…

Mardin’de büyümek, farklı kimlikleri, dilleri, çatışmaları, suskunlukları çok erken yaşta görmek insanın hafızasında bir şey bırakıyor. Sonra göç geldi. Türkiye’den Kanada’ya geçince insan hem geride bıraktığı yere hem geldiği yere başka bir gözle bakmaya başlıyor.

Bir süre sonra şunu fark ettim: Bazı şeyleri konuşmak yetmiyor. Yazmak gerekiyor. Çünkü söz uçuyor ama yazı bazen insanın önüne yıllar sonra yeniden çıkıyor.

3- Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?

Tek bir sahne söylemem zor. Ama çocukluğumdan beri insanların anlatmadığı şeylere karşı merakım vardı. Bir evde herkesin bildiği fakat kimsenin konuşmadığı bir mesele varsa benim ilgimi en çok o çekerdi.

Bugün de değişmedi aslında.

Beni yazmaya iten şey çoğu zaman anlatılanlardan çok anlatılmayanlar oldu. İnsanların sustuğu yerde ne olduğunu merak ettim.

4- Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?

Çok büyük etkisi oldu. Ama zamanla şunu öğrendim: Çok okumak tek başına insanı iyi yazar yapmıyor. Nasıl okuduğunuz daha önemli. Sevdiğim her satırın altın çizdim mesela. Okuduğum kitaplarda dünya kadar not ve işaret bulursunuz.

Ben bir kitabı okurken sadece hikâyeye bakmam. Yazar neden burada sustu, neden bu kelimeyi seçti, neden bu cümleyi kısa tuttu, neden bazı şeyleri açıkça söylemedi; bunlara da bakarım.

Belki bu yüzden kendi yazımda da gereksiz süsten hoşlanmıyorum. Bir cümle bir şeyi söylemiyorsa orada durmasının anlamı yok.

5- Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?

Göçün bunda ciddi etkisi oldu.

İnsan kendi ülkesinden ayrılınca bazı şeyleri daha net görmeye başlıyor. İçindeyken normal kabul ettiğiniz birçok şeyi dışarıdan baktığınızda sorguluyorsunuz.

Kanada’ya geldikten sonra profesyonel yazarlık eğitimi almam da önemliydi. Daha sonra genç yazarlara ders vermeye başlayınca yazıya başka bir gözle bakmaya başladım. Başkasına bir metnin neden çalışmadığını anlatmaya uğraşırken kendi yazınızı da sorguluyorsunuz.

Ama insan hakları alanında karşılaştığım hikâyeler yazarlığımı çok daha fazla değiştirdi. Ondan sonra benim için yazı sadece edebiyat olmaktan çıktı.

6- İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir, siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?

Öncelikle iyi bir okuyucu olmak gerekiyor. Ama bence daha önemlisi iyi bir gözlemci olmak.

İnsanları gerçekten dinlemeden insan hakkında yazamazsınız.

Bir de yazdığınız ilk cümleye âşık olmamak gerekiyor. Bazen bir sayfayı yazmak kolaydır, o sayfanın yarısını silmek zordur. Ben yazarken çok fazla geri dönerim. Gereksiz kelimeyi, fazla açıklamayı, kendini tekrar eden cümleyi çıkarmaya çalışırım.

Yazının biraz da terbiye edilmesi gerekiyor.

7- Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?

Bugün üzerinde en fazla durduğum kitaplarımdan biri Cassandra’s Curse. Türkçe adıyla Kasandra’nın Laneti. Kitap, insan hakları alanındaki temel bir soruya bakıyor: Hukuk, medya, psikoloji, siyaset, sosyoloji ve insan hakları kendi alanlarına kapanınca neyi göremiyoruz?

Şu anda üzerinde çalıştığım önemli kitaplardan biri de Şengal’in Kayıp Kızları. IŞİD tarafından kaçırılan Yezidi kadınları ve kız çocuklarını, kayıp insanların arkasında kalan sessizliği ve yıllar geçtikçe dünyanın bu insanları nasıl unuttuğunu anlatıyor.

Bir başka çalışma alanım da çocukluk, göç, dışlanma ve toplumsal yaralanmalar üzerine.

8- Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?

Beni en fazla rahatsız eden şey unutulma.

Bir olay oluyor. Dünya birkaç gün konuşuyor. Televizyonlar geliyor. Fotoğraflar çekiliyor. Açıklamalar yapılıyor. Sonra herkes gidiyor.

Ama o olayın içinde yaşayan insanlar hiçbir yere gitmiyor.

Ben çoğu zaman hikâyenin tam orasıyla ilgileniyorum. Kameralar gittikten sonra ne oldu?

Şengal’in Kayıp Kızları biraz bunun kitabı. Cassandra’s Curse da başka bir açıdan aynı sorunun peşinde: Hepimiz çalışıyoruz ama neden bazen hiçbirimiz bütünü göremiyoruz?

9- Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?

Ben çok katı bir planla yazamıyorum.

Bir yönüm vardır, nereye gitmek istediğimi bilirim. Ama yazarken metin bazen sizi başka bir yere götürür.

Özellikle gerçek insanlardan, gerçek olaylardan hareket ediyorsanız onları sizin hazırladığınız kalıba sokamazsınız. Bazen bir insanın söylediği tek bir cümle sizin bütün bölüm planınızı değiştirir.

Buna izin vermek gerekiyor.

10- Size ilham veren şeyler nelerdir?

İnsanlar.

Özellikle de hayatı dışarıdan çok sıradan görünen insanların taşıdığı hikâyeler.

Bazen bir kadının anlattığı on dakikalık bir hikâye, yüzlerce sayfalık teoriden daha fazla şey öğretiyor.

Bir de sessizlik bana çok şey düşündürüyor. İnsan neden konuşmadı? Neyi söyleyemedi? Neyi söylemesine izin verilmedi?

Benim yazılarımın önemli bir kısmı biraz bu sorulardan çıkıyor.

11- En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?

Benim yazma düzenim biraz düzensizdir.

Bazen haftalarca bir şey üzerinde düşünürüm ve çok az yazarım. Sonra bir şey yerine oturur ve birkaç gün boyunca çok yoğun çalışırım.

Beni motive eden şey kitabın bitmesi değil. Bir düşüncenin sonunda doğru cümleyi bulmak.

Bazen üç sayfa yazarsınız ama aradığınız tek cümledir.

O cümleyi bulduğunuzda devamı gelir.

12- Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?

Ben hiçbir okuyucuya “Benim kitabımı mutlaka okuyun” demem.

Ama insan hakları, adalet, göç, hafıza, mağduriyet ve toplumların bazı acıları neden çok çabuk unuttuğu üzerine düşünüyorsanız kitaplarımda size tanıdık gelecek sorular bulabilirsiniz.

Ben okuyucuya hazır cevap vermekten çok onu rahatsız edecek bir soru bırakmayı tercih ediyorum.

Kitabı kapattığında hâlâ düşünüyorsa benim için yeterlidir.

13- Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?

Aslında kitaplarımın ortak bir damarı var.

İnsanı dosyaya dönüştürmemek.

Bir insan “mülteci”, “mağdur”, “kayıp”, “azınlık” veya “vaka” kelimesinden ibaret değil.

Kurumlar bazen insanları kategoriler üzerinden görüyor. Medya başka türlü görüyor. Hukuk başka türlü görüyor. Siyaset başka türlü görüyor.

Ben tekrar insanın kendisine dönmek istiyorum.

Çünkü bütün sistemlerin ortasında sonunda tek bir insan duruyor.

14- Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?

Benim için en zor taraf yazmak değil, bazı şeylerin ağırlığını taşımak.

Özellikle gerçek mağduriyetler üzerine çalışıyorsanız anlatılan hikâyeyi kapatıp masadan kalkamıyorsunuz.

Bazı hikâyeler sizinle eve geliyor.

Burada bir sınır kurmaya çalışıyorum. Çünkü bir insanın acısını yazarken onu edebî malzemeye dönüştürmek çok kolay. Bundan özellikle kaçınıyorum.

Bir insan size hayatının en ağır hikâyesini anlatmışsa o hikâyeye karşı sorumluluğunuz vardır.

15- Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?

Zorlamıyorum.

Eskiden insan oturmalı ve mutlaka yazmalı diye düşünürdüm. Şimdi öyle düşünmüyorum.

Bazen yazamıyorsanız henüz yeterince düşünmemişsinizdir.

Ben o zaman metinden uzaklaşırım. Okurum, yürürüm, başka bir işle uğraşırım. Çoğu zaman sorun kelime bulamamak değildir. Asıl sorun ne söylemek istediğinizi henüz tam olarak bilmemenizdir.

Ne söyleyeceğiniz netleşince cümle de geliyor.

16- Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?

Ben kitabı sadece kitapçı rafında yaşayan bir şey olarak görmüyorum.

Konferanslar, üniversiteler, insan hakları toplantıları, seminerler ve farklı toplumlarla yaptığımız buluşmalar benim için kitabın devamı gibi.

Zaten yaptığım insan hakları çalışmalarıyla yazdığım konular birbirinden kopuk değil.

Bir gün akademisyenlerle aynı meseleyi konuşuyorum, başka bir gün doğrudan o olaydan etkilenmiş bir toplumla.

Bu karşılaşmalar kitabı da değiştiriyor, beni de.

17- Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir, bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?

Bir kitabı yazarken okuyucuyu hayal ediyorsunuz ama onu tanımıyorsunuz.

Kitap fuarlarında ise o insan karşınıza geliyor.

Bazen sizin çok önemsediğiniz bir bölüm okuyucuda hiç karşılık bulmamış oluyor. Hiç fark etmeden yazdığınız küçük bir bölüm ise bir başkasının hayatına dokunmuş olabiliyor.

Bunu öğrenmek yazar için değerli.

Çünkü kitap yayımlandıktan sonra artık sadece size ait değildir.

18- Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?

Evet. Şu anda beni en fazla meşgul eden çalışmalardan biri Şengal’in Kayıp Kızları.

Yıllardır kayıp olan Yezidi kadınlar ve kız çocukları üzerinden sadece IŞİD’in işlediği suçları değil, dünyanın bir trajediyi zaman geçtikçe nasıl unuttuğunu da anlamaya çalışıyorum.

Bunun yanında insan hakları alanındaki çalışmalarımı ve farklı disiplinlerin birbirinden kopuk çalışmasının yarattığı sorunları geliştiren yeni çalışmalar var.

Bir de uzun zamandır ilgilendiğim çocukluk, göç, aidiyet ve dışlanma meselesi var. Orada da anlatılması gereken çok şey olduğunu düşünüyorum.

19- Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?

Başkalarını bilem ama beni en çok etkileyen yorumlar edebî övgüler değil.

Bir insanın “Ben bunu yaşadım ama daha önce böyle tarif edememiştim” demesi çok başka bir şey.

Çünkü bazen insan yaşadığı şeyi hissediyor fakat ona isim veremiyor.

Bir metin ona kendi yaşadığını tarif edecek birkaç kelime verebiliyorsa orada yazarla okuyucu arasında gerçek bir bağ kuruluyor.

Benim için en değerli geri dönüş bu.

20- Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Önce çok okuyun.

Sonra biraz daha okuyun.

Ama başkaları gibi yazmaya çalışmayın.

İlk yazdıklarınızın kötü olmasından korkmayın. Muhtemelen kötü olacaklar. Hepimizin öyleydi. Yazarlık biraz da kötü yazdığınız şeyi fark edip yeniden yazabilme cesaretidir.

Bir de dünyaya bakın. Sadece kitaplara değil.

Otobüste yanınızda oturan insanı dinleyin. Bir çocuğun nasıl konuştuğuna bakın. Yaşlı bir insanın neden sustuğunu merak edin.

Çünkü edebiyatın asıl malzemesi kelimeler değil. İnsandır.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir