SACİT ÖZDEMİR:Bazı İnsanlara Geç Kalınmış Gibi Rastlarız

Bazı İnsanlara Geç Kalınmış Gibi Rastlarız

Bazı insanlar hayatımıza yeni girer ama biz onları yeni tanımışız gibi hissetmeyiz.

Sanki yıllardır bir yerlerde varmış da bizim onlara ulaşmamızı beklemişlerdir. İlk konuşmada yabancılık çekmezsin. Cümlelerin arasında düşünmek zorunda kalmadığın bir rahatlık vardır. Kendini anlatırken kelimelerini seçmezsin; çünkü karşındaki insanın seni yanlış anlamayacağından, anlattıklarının yarısında bile seni hissedeceğinden eminmişsin gibi davranırsın.

Ve garip olan şudur:

Daha dün tanışmışsındır.

Ama bugün, gün içinde başına gelen bir şeyi anlatmak istediğinde aklına ilk onun gelmiştir.

İşte bazı duyguların başlangıcı tam olarak burada olur.

İnsan bazen birine âşık olduğunu, onu özlemeye başladığında değil; yaşadığı güzel bir şeyi ilk ona anlatmak istediğinde anlar. Çünkü aşk yalnızca kalbin hızlanması değildir. Aşk, hayatının içindeki küçük ayrıntılarda bir başkasına yer açmaya başlamaktır.

Sabah gördüğün bir manzarayı onun da görmesini istemektir.

Bir şarkıyı dinlerken “Bunu sevseydi keşke” diye düşünmektir.

Günün ortasında hiçbir sebep yokken onu hatırlamaktır.

Bir cümlesini saatlerce zihninde taşımaktır.

Ve en önemlisi, onunla konuşurken kendinin daha önce kimsenin görmediği bir tarafını fark etmektir.

Belki de insanı birine bağlayan şey, onun söyledikleri kadar yanında sustuğunda hissettirdikleridir.

Çünkü herkes konuşabilir.

Ama herkes insanın içindeki gürültüyü susturamaz.

Bazı insanların yanında kendini anlatmak zorunda kalmazsın. Olduğun gibi durursun. Eksiklerini saklamaz, korkularını gizlemez, geçmişinin bazı kapılarını ilk kez birinin önünde aralamaktan çekinmezsin.

Çünkü güven bazen yılların sonunda kurulmaz.

Bazen bir bakışın içinde başlar.

Bir cümlenin tonunda.

Bir insanın seni gerçekten dinleyişinde.

Sana cevap vermek için değil, seni anlamak için konuşmasında.

İşte duygusal bağlılık da böyle sessizce büyür.

Önce onunla konuşmak hoşuna gider.

Sonra onunla konuşmadığın gün biraz eksik gelir.

Ardından hayatındaki şeyleri paylaşmaya başlarsın.

Sonra fark edersin ki onun fikri senin için önem kazanmış.

Ne düşündüğünü merak edersin.

Nasıl olduğunu bilmek istersin.

Canı sıkkınsa senin de içine bir ağırlık çöker.

Mutluysa, onun mutluluğu sana da dokunur.

Ve bir gün anlarsın ki artık mesele “onu seviyor muyum?” sorusu değildir.

Mesele, onun hayatında kendine bir yer bulmuş olmaktır.

Bazen insan, yeni tanıdığı birine geçmişte hiç kimseye anlatmadığı şeyleri anlatır. Bunun nedeni karşısındaki insanı çok iyi tanıması değildir.

Belki de tam tersidir.

Henüz birbirinizi yeterince tanımadığınız için aranızda geçmişin yükü yoktur.

Önyargılar yoktur.

Hayal kırıklıkları yoktur.

Birbiriniz hakkında oluşmuş eski düşünceler yoktur.

Sadece iki insan vardır.

Ve iki insanın birbirine ilk kez gerçekten dokunan cümleleri…

Belki de bu yüzden bazı yeni başlangıçlar insana uzun zamandır aradığı bir yere dönmüş gibi hissettirir.

Çünkü insan bazen bir insanı değil, onun yanında hissettiği kendisini sever.

Uzun zamandır unuttuğu neşesini.

Konuşmaya çekindiği tarafını.

Birine güvenebilme ihtimalini.

Birinin yanında savunmasız kalabilme cesaretini.

Ve belki de yıllardır içinde taşıdığı “Beni gerçekten anlayan biri olacak mı?” sorusunun sessiz cevabını…

Fakat birine bağlanmak yalnızca güzel hissetmek değildir.

Bağlanmak, onun kusurlarını görmeye başladığında da yanında kalabilmektir.

Çünkü ilk heyecan herkesin yapabileceği bir şeydir.

Asıl mesele, insanı ilk tanıdığın hâliyle değil, zaman geçtikçe gördüğün hâliyle sevebilmektir.

İnsanların en güzel taraflarını görmek kolaydır.

Zor olan, kırgınlıklarını, korkularını, suskunluklarını, bazen anlaşılması güç davranışlarını gördüğünde bile onları yalnızca tek bir hatalarından ibaret sanmamaktır.

Gerçek bağ, hayranlığın bittiği yerde başlar.

Çünkü hayranlık bir insana bakıp “Ne kadar güzel” demektir.

Bağlılık ise onun bütün karmaşasını gördüğünde “Seni anlamaya hâlâ değer” diyebilmektir.

Belki aşk da tam olarak budur.

Bir insanı kusursuz bulmak değil;

onun kusurlarıyla birlikte gerçek olduğunu kabul etmek.

Yeni tanıştığın birine karşı böyle yoğun duygular hissettiğinde insan bazen korkar.

“Çok mu erken?”

“Onu yeterince tanıyor muyum?”

“Ya bütün bunlar yalnızca benim hissettiklerimse?”

diye düşünür.

Belki de bu soruların hiçbirinin kesin cevabı yoktur.

Çünkü kalbin takvimi yoktur.

İnsanları tanımak için bazen yıllar yetmez.

Bazen de birkaç saat, insanın içinde yıllardır kapalı duran bir pencereyi açmaya yeter.

Ama yine de duygunun büyüklüğü ile ilişkinin gerçekliği aynı şey değildir.

Birini çok hızlı sevebilirsin.

Fakat onu gerçekten tanımak zaman ister.

Çünkü aşk ilk karşılaşmada doğabilir; güven ise yaşanarak büyür.

Bağlılık, sözlerden çok davranışlarla kurulur.

Ve gerçek sevgi, zaman geçtikçe kendisini belli eder.

Bu yüzden bazı insanları hayatımıza büyük bir hızla alırken, kalbimizi de onlara aynı hızla teslim etmek zorunda değiliz.

Bazen en güzel şey, duygunun aceleye getirilmeden büyümesine izin vermektir.

Birbirini tanımak…

Birbirinin sessizliklerini öğrenmek…

Hangi cümlede sustuğunu, hangi şeyde güldüğünü, neye kırıldığını, neyi önemsedigini keşfetmek…

Bir insanın yalnızca sevdiğimiz taraflarını değil, henüz bilmediğimiz taraflarını da merak etmek…

İşte gerçek yakınlık burada başlar.

Çünkü birini sevmek, onun hakkında bildiklerinden ibaret değildir.

Birini sevmek, hâlâ bilmediğin şeyleri öğrenmek istemektir.

Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatımıza geldiğinde içimizde garip bir duygu oluşur.

Sanki çok geç karşılaşmışızdır.

Sanki onunla daha önce tanışmamız gereken bir hayat vardır.

Sanki kaçırılmış bir zamanın telafisi gibi…

Oysa belki de geç değildir.

Belki bazı insanlar tam da hazır olduğumuz anda çıkar karşımıza.

Ne bir gün önce.

Ne bir gün sonra.

Tam olması gereken zamanda.

Ve insan, yeni tanıdığı birinin gözlerine bakarken bazen geleceğin tamamını göremez.

Ama onunla birlikte yürümek isteyebileceği bir yol görür.

Belki aşk, geleceği bilmek değildir.

Belki aşk, geleceği bilmeden bir insanla aynı yöne bakabilme cesaretidir.

Ben artık bazı karşılaşmaların tesadüf olduğuna inanmıyorum.

Çünkü bazı insanlar hayatımıza girer ve yalnızca hayatımızı değil, kendimizi algılama biçimimizi de değiştirir.

Bize yeniden konuşmayı öğretirler.

Güvenmeyi.

Beklemeyi.

Merak etmeyi.

Özlemeyi.

Ve bazen en önemlisi, kalbimizin hâlâ birine yer açabilecek kadar canlı olduğunu hatırlatırlar.

Belki de yeni tanıştığın birine âşık olmak tam olarak budur:

Henüz onunla yaşanmış bir geçmişin yoktur.

Ama onunla yaşanabilecek bir geleceğin ihtimali, içinde çoktan yer edinmiştir.

Ve sen o insanı daha yolun başında sevmiş olmazsın yalnızca…

Onunla birlikte kendinde yeniden keşfettiğin o insanı da sevmeye başlarsın.

Bazı karşılaşmalar birkaç saat sürer.

Bazıları birkaç yıl.

Ama bazı insanlar vardır;

hayatımıza ne kadar önce girdiklerinin hiçbir önemi kalmaz.

Çünkü geldikleri anda, içimizde onlara ayrılmış bir yer olduğunu fark ederiz.

Ve belki de insanın başına gelebilecek en güzel şeylerden biri şudur:

Henüz yeni tanıdığı birinin yanında, kendisini uzun zamandır kaybettiği hâliyle yeniden bulmak.

            YAZAR/ŞAİR SACİT ÖZDEMİR

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir