Aşk, insanın hayatında karşılaşabileceği en güçlü duygulardan biridir. Kimi zaman bir bakışta başlar, kimi zaman yıllar içinde büyür. Fakat aşkın gerçekten yaşanabilmesi için sadece iki insanın birbirini sevmesi yeterli midir? Yoksa insanın önce kendini özgürleştirmesi, kendi benliğini bulması ve kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmesi mi gerekir? Bu soru, aşkın en derin ve en önemli sorularından biridir.
İnsan, dünyaya bağımlı bir varlık olarak gelir. Çocukluğunda ailesine, büyüdüğünde çevresine, toplumun kurallarına ve insanların beklentilerine bağlı yaşar. Zamanla birçok kişi kendi istekleriyle değil, başkalarının çizdiği hayatı yaşamaya başlar. Kimi ailesini üzmemek için, kimi toplum tarafından dışlanmamak için, kimi ise yalnız kalmaktan korktuğu için kendi gerçek benliğini gizler. Böyle bir insan gerçekten âşık olduğunda, sevdiği kişiyi mi sever; yoksa yalnızlığını dolduracak birini mi arar?
Gerçek aşk, özgürlüğün olduğu yerde nefes alabilir. Çünkü özgür olmayan insan, sevgiyi çoğu zaman sahiplenmekle karıştırır. Sevdiğini yanında tutmaya çalışır, onu kaybetmekten korkar, sürekli kontrol etmek ister. Oysa sevgi, zorla tutulan bir duygu değildir. Sevgi, iki özgür insanın birbirini seçmeye devam etmesidir.
Kendi iç dünyasında özgürleşemeyen insan, çoğu zaman eksik yanlarını bir başkasıyla tamamlamaya çalışır. “O gelirse mutlu olurum.”, “O olmadan yaşayamam.”, “Hayatımın anlamı sadece o.” gibi düşünceler ilk bakışta romantik görünse de aslında büyük bir bağımlılığın işaretidir. Çünkü insan, hayatının bütün yükünü başka bir omza bırakmaya başladığında aşk yavaş yavaş yük hâline gelir.
Kendini özgürleştirmek; kimseye ihtiyaç duymamak anlamına gelmez. Aksine, ihtiyaç duyduğu hâlde bağımlı olmamayı öğrenmektir. Bir insanı çok sevebiliriz ama kendi kişiliğimizi, hayallerimizi ve değerlerimizi kaybetmeden de sevebiliriz. İşte gerçek sevgi burada başlar.
Özgürlük yalnızca fiziksel değildir. Asıl önemli olan zihinsel ve duygusal özgürlüktür. Geçmiş kırgınlıkların, çocukluk yaralarının, korkuların ve öfkelerin esiri olan biri, yeni bir ilişkiye başladığında çoğu zaman geçmişini de yanında taşır. Yeni insanı eski acılarla yargılar. Güvenmek ister ama korkar. Sevmek ister ama incinmekten çekinir. Böylece aşk başlamadan yorulur.
Kendini tanımayan insan, karşısındaki insanı da sağlıklı tanıyamaz. Çünkü insan çoğu zaman karşısındakini olduğu gibi değil, görmek istediği gibi görür. Beklentiler arttıkça hayal kırıklıkları da büyür. Oysa özgürleşmiş insan, karşısındaki kişiyi değiştirmeye çalışmaz. Onu olduğu gibi kabul edip yine de sevebiliyorsa, işte o sevgi daha sağlam temeller üzerine kurulmuştur.
Bir ilişkide en büyük tehlikelerden biri, kişinin kendi hayatını tamamen sevgilisine göre şekillendirmesidir. Arkadaşlarından uzaklaşır, hobilerini bırakır, hayallerini erteler ve sonunda kendi benliğini kaybeder. Bir süre sonra “Ben kimdim?” sorusuyla karşı karşıya kalır. Çünkü aşk, insanın kendini yok etmesi değil; kendini koruyarak paylaşmasıdır.
Özgürlüğünü kazanmış insanlar birbirlerine zincir olmaz; kanat olurlar. Birbirlerinin gelişimini destekler, başarılarını kıskanmaz, farklı düşüncelerine saygı duyarlar. Çünkü bilirler ki sevgi baskıyla değil, güvenle büyür.
Elbette hiçbir insan tamamen özgür değildir. Hepimizin korkuları, eksikleri ve yaraları vardır. Ancak önemli olan bunların farkında olmak ve onları yönetmeye çalışmaktır. Kendini geliştiren, hatalarını görebilen ve değişmeye açık olan insan, aşkı da daha olgun yaşayabilir.
Aşk bazen fedakârlık ister; fakat fedakârlık ile kendinden vazgeçmek aynı şey değildir. İnsan sevdiği için emek verebilir, zaman ayırabilir, bazı konularda geri adım atabilir. Ancak bütün kişiliğini, değerlerini ve hayallerini feda ediyorsa artık bu sevgi değil, kendini unutmaya başlamaktır.
Gerçek aşk, iki yarım insanın birbirini tamamlaması değil; iki bütün insanın hayatını paylaşmasıdır. Çünkü kendini tanıyan, kendi ayakları üzerinde durabilen ve kendi mutluluğunu üretebilen insanlar, birbirlerine yük değil destek olurlar. Ayrı kaldıklarında eksilmezler; birlikte olduklarında çoğalırlar.
Belki de bu yüzden önce kendimizi sevmeyi, kendimizi affetmeyi ve kendi hayatımızın sorumluluğunu almayı öğrenmeliyiz. İçimizdeki korkuları tanımadan cesareti, yalnız kalabilmeyi öğrenmeden birlikte olmayı ve kendimizi bulmadan başkasını gerçekten sevmeyi öğrenmek kolay değildir.
Sonuç olarak, kendi özgürlüğünü kazanmadan da insanlar aşk yaşayabilir. Ancak bu aşk çoğu zaman korkuların, bağımlılıkların ve beklentilerin gölgesinde kalır. Gerçek anlamda olgun, huzurlu ve kalıcı bir aşk ise insanın önce kendi benliğiyle barışması, kendi özgürlüğünü inşa etmesi ve ardından başka bir insanı özgürce sevebilmesiyle mümkün olur. Çünkü aşk, iki insanın birbirine sahip olması değil; iki özgür ruhun, bütün iradeleriyle her gün yeniden birbirini seçmesidir.
