SAMİ BAŞAR:LÜZUMSUZ İŞLER MÜDİRESİ

LÜZUMSUZ İŞLER MÜDİRESİ
(Öykü)

“Bak canım kardeşim, benim bu müdireden hiç ümidim yok. Bir kendini beğenmiş, bir kendini beğenmiş ki anlatsam inanmazsın! Nasıl olmuş da bizim şirkete gelmiş, kim buna torpil olmuş? İnanılır gibi değil! Genelde ofiste bulunan çalışanları yanına çağırır, boş beleş işler verir. Lüzumsuz işler müdiresi! Neymiş efendim:

— Sana verdiğim kâğıdı yazdın mı? Ya sen dosya sayfalarını numaralandırdın mı? Dizi pusulasını yaptın mı? Bak bak, şu post-it’leri yapıştıracaksın! Benim kendime göre kaidelerim, metotlarım vardır. Önce düzen! Düzenli çalışacaksın. Şimdi siz benim evimi bir görseniz; her yer tertip ve düzenlidir, her şey yerli yerindedir. Taaa ben ilk mektepten beri böyleyimdir…

Der, çalışanların şevkini ve alma zevkini kırar; hop, yıllarca belli bir itina ve düzenle yapılmış dosya düzenlemesi yeniden ele alınırdı.

Dosyalar müdire hanımın talimatları ile baştan aşağı tekrar taranırdı. “Neden böyle yapıyoruz?” diye bir lakırdı etmek ne mümkün… Hele ki edilsin! Müdire olduğu yerde tepinir, bağırır çağırırdı. Çünkü her şeyin en iyisini o bilir, her şeyi en düzenli ve itinalı o yapardı.

— Müdire hanım, oldu mu?

— Kâğıdı tam ortalayıp da deleceksin! Düzen yok sende, itina hak getire! Benim ne söylediğimi dinlemiyorsunuz ki. Ne söylesem size faydasız! Faydasız! Bak, önce şu dosya kâğıdını ortalayıp delgeçin ortasına getireceksin ve bak, buradan da hafifçe basacaksın. Bak, tam oldu! Oysa senin deldiklerine bakar mısın? Olmuş mu? Bir senin deldiklerine bak, bir de benimkilere! Örnek al, örnekkk! Böyle müdireyi de bir daha bulamazsınız!

Sabahtan kâtiplerin odasından çıktıktan sonra müdire hanım odasına geçer, ardından kâtiplerin odasını yanındaki dahili telefondan arardı. Emirlerini, kaidelerini tek tek sıralardı. Biri yanına kapıyı çalmadan girmeye görsün; girdiğine gireceğine pişman olurdu. Ağzına geleni söyler, olmadı kapıdan dışarı çıkartır, “Tekrar kapıyı çalarak içeri gir!” diye bağırır; ardından daha neler söyler, neler söylerdi…

Şirkette odasına gelenlere de hemen parlardı:

— İşimiz çok, çok! Öyle çok mesuliyetim var ki! Ben sizi uzun uzun da dinlerdim fakat öyle çok işim var ki kusura bakmayın…

Derken, tam misafirin yanında kalemin telefonunu çaldırırdı. Bu kesik kesik çalan telefon, “Beni arayın, beni çağırın” parolasıydı. İki kez kesik kesik çalan telefondan sonra kalemden bir kâtip hemen müdire hanımı arar: “Efendim, bir konuda takıldık da…” derdi. Müdire hanım da hemen atılırdı:

— Kusura bakmayın, kalemden çağırıyorlar!

Bu, gelen misafire “Güle güle” demenin bir başka yoluydu; tabii anlayana…

Bazen de gerek gelen misafir olsun gerek kalemden gelenler, yüzlerine bile bakmaz, çok meşgul görünürdü. Dalgın dalgın, sanki omuzlarında dünyayı taşıyormuş gibi yorgun bir edayla yanında kim varsa başlardı anlatmaya:

— Hiç sorma, bu akşam hiç yoksa iki yüz sayfa okudum. Bizim şirketin işleri bitmiyor ki! Siz şimdi bilmezsiniz; kalem ve kalem personeli her daim benim dikkatimde olmalıdır. Neden, diyebilirsiniz. Ben kalemle ilgilenmeyi kendime adeta düstur edinmişimdir. Her gün sabahtan gelince kaleme bir uğrarım; ne yapmışlar, neyi doğru neyi yanlış yapmışlar bakarım. Benim görevim bu: Düzen ve tertip! Günlük işleri gününde yapsalar neyse… Yok, illa ki ertelenecek! Belki de ben bu yüzden biraz sinirliyim, asabiyim.

Sonra başlar kendisini öve öve bitirememeye… Aynı anda birkaç şirketin daha müdireliğini yapabileceğini anlatır da anlatırdı. Bunu da tamamen kendi tertip ve düzenine bağlardı.

Bu lüzumsuz işler müdiresinin tek işi düzen, tertip ve hayatı gevezelikten ibaretti. Sinirden bir deri bir kemik kalmış, zayıf, ince, narin biriydi. Yürüdü mü çıtkırıldım yürürdü. Mesaisini lüzumlu işlerden çok lüzumsuz teferruatlarla doldurur; etrafındakilerin ömrünü törpüler dururdu.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir