Sessizliğin Arka Sokakları
Gecenin koyulaştığı bir şehirde, ses yutucuların nefesi hissedilmez olur. Dev şehrin ana caddelerinde binlerce tekerin, yüzlerce kahkahaların ve aralıksız konuşmaların gürültüsüyle kudururken, asıl kalp atışları, sessizliğin arka sokaklarında fısıldanır. Buralar, haritaların ve insanların umursamadığı, sinyallerin kaybolduğu, duvarların bile yorgunluktan fısıltıya döndüğü dehlizlerdir.
Herkes seslerden kaçar; kulaklıklar takılır, kapılar kapatılır. Oysa kaçtığımız gürültü değil, anlam yüklediğimiz gürültüdür. Sokak lambasının sarı ışığı altında oturan adam, elindeki gazetenin hışırtısını, mutfakta duran bir kadın ellerinden çıkan tabak seslerini dinlerken, aslında yıllardır yitirdiği gençlik hayallerinin sönük yankısını dinlerler. Onun sessizliği, bir boşluk değil, aksine yüksek sesle bir hesaplaşmadır ve gürültü oradadır.
Sessizlik; bir yokluk değil, aksine bütün seslerin yorgunluktan pes edip devrildiği, böylece hakiki olanın duyulabildiği hale geldiği bir eşiktir.. Şairler dizelerini, besteciler notalarını ve yazarlar kelimelerini bulur. Bu eşik, insanın içine en derin fısıltıyla sızan gürültüdür.
Böyle bir eşikte bekledim bende…
O dar ve sessiz sokakta ilerledim. Zamanın unuttuğu bir yapının önünden geçtim. Cephesi yosun tutmuş, tuğlaları yüzlerce yağmuru görmüş bu ev, sessizliğin kendisiydi. Yıllarca süren bir tartışmanın, yarım kalmış aşkların, kahkahaların ve gözyaşlarının anısı, o kalın duvarlarda hapsolmuş gibiydi. Duvarlar dinlemişti tüm hikâyeleri. Eski bir ahşap kapının önünde durdum. Gıcırtısını bekledim, o meşhur geçmişten gelen anıları sakladığı sesi… Gelmedi. Kapı sessizdi, ağır ve bilge bir sessizlikti bu. Sanki içeride yıllardır ortaya çıkmayı bekleyen bir sır, dışarıdaki gürültüye teslim olmamış, kendi derinliğinde ağır ağır demleniyordu. Bu kapı, o sessiz arka sokakların ta kendisiydi.
Kapıyı usluca ittim. İçerisi boştu, sadece tozlu bir tahta zeminin çıtırtısı. Ayak sesim, o derin sessizliği paramparça etti ve İşte o an anladım: sessizliğin arka sokakları, dış dünyanın sesini kestiğinde, kendi içimizin gürültüsünü duymaya başladığımız yerdir. Oraya vardığınızda asıl konuşmanın başladığı yerdesinizdir. Duyduğumuz ses, pişmanlıklarımız, ertelenmiş kararlarımız, korkularımızdır. Gürültüden kaçış, aslında saklanmak değildir. O, kendimize doğru atılmış en büyük adımdır. Çünkü o derin, dingin kuyunun dibinde, ne arıyorsak, tam olarak o bizi bekliyordur. Ve orası, gürültüye en uzak ama gerçeğe en yakın yerdir.
Sessizlik, sadece bir mola değil, bir yüzleşme buluşmasıdır. Kapıyı tekrar usulca kapattım. Şehrin gürültüsü bir anda geri gelmişti, ama artık kulaklarımda değil, dışarıda kalmıştı. Arka sokaktan ana caddeye doğru yürürken, içimde bir yenidünya gürültüsü taşıyordum: kendi sesimin gürültüsü.
Gizem Gökmen
