Güçlü Kadın Olmak Zorunda Mıyız?
Bize küçük yaşlardan beri güçlü olmamız öğretildi.
Düştüğümüzde ağlamamamız, ağlasak bile kimseye belli etmememiz söylendi. Kırıldığımızda toparlanmamız, yorulduğumuzda devam etmemiz, korktuğumuzda cesur görünmemiz beklendi.
Kadın olmanın bir yerinde, sanki görünmez bir sözleşme imzaladık:
Ne olursa olsun ayakta kalacaksın.
Eş olacaksın, anne olacaksın, evlat olacaksın, çalışan olacaksın, arkadaş olacaksın… Herkese yetişeceksin. Herkesin derdini dinleyecek, evin eksiklerini tamamlayacak, çocukların ihtiyaçlarını düşünecek, işini aksatmayacak, gülümsemeyi de unutmayacaksın.
Ve bütün bunları yaparken yorulduğunu söylemeyeceksin.
Çünkü sen “güçlü kadınsın.”
Peki ya değilsek?
Ya bazen sadece yorulmuşsak?
Ya bazı sabahlar yataktan kalkmak istemiyorsak?
Ya herkesi düşünmekten kendimizi düşünmeyi unutmuşsak?
Ya güçlü görünmekten sıkılmışsak?
Belki de kadınlara yıllardır verilen en ağır yüklerden biri, güçlü olmak zorunda olduklarına inandırılmalarıdır.
Çünkü güç, zamanla bir erdem olmaktan çıkıp bir mecburiyete dönüşüyor.
Kadın ağladığında “Güçlü ol.” deniliyor.
Oysa belki de o an ihtiyacı olan tek şey, birinin yanına oturup hiçbir şey söylemeden elini tutmasıdır.
Kadın yorulduğunda “Sen halledersin.” deniliyor.
Belki de ilk kez birilerinin onun yerine bir şeyi halletmesine ihtiyacı vardır.
Kadın kırıldığında “Takma kafana.” deniliyor.
Oysa bazı kırgınlıklar takılacak kadar küçük değildir. Bazı yaralar görünmez diye önemsiz değildir.
Biz kadınlardan çoğu zaman güçlü olmamız değil, güçlü görünmemiz bekleniyor.
İşte aradaki fark tam da burada başlıyor.
Güçlü olmak; hiç ağlamamak değildir. Güçlü olmak, ağlarken de kendine dürüst olabilmektir. “Ben yoruldum.” diyebilmektir. “Bunu tek başıma taşıyamıyorum.” diyebilmektir. “Bana yardım eder misin?” diyebilmektir.
Hatta bazen “Bugün hiçbir şey yapmak istemiyorum.” diyebilmektir.
Çünkü insanız. Kadınız diye duygularımızın üzerine beton dökmek zorunda değiliz. Her şeyi tek başımıza taşımak zorunda değiliz. Bir kadının yardım istemesi onu güçsüz yapmaz. Tam tersine, kendi sınırını fark edebilmesi büyük bir güçtür.
Bazen bir kadını en güçlü hâliyle gördüğümüzü sanırız. Sabah erkenden kalkar. Çocuklarını hazırlar, kahvaltıyı yapar. İşe gider, toplantılara katılır. Eve döner, yemek yapar. Çocukların ödevleriyle ilgilenir. Evin ihtiyaçlarını düşünür. Yaşlı anne babasının telefonunu bekler. Eşinin derdini dinler. Bir arkadaşının yarasına merhem olmaya çalışır. Gece herkes uyuduğunda mutfağı toparlar. Sonra odasına geçer. Işığı kapatır ve kimsenin görmediği o anda birkaç dakika tavana bakar.
Belki ağlar. Belki hiç ağlayamaz.
Çünkü bazen insan o kadar uzun süre güçlü kalır ki, ağlamayı bile unutabilir.
Ertesi sabah yine kalkar. Yine hazırlanır, yine gülümser ve çevresindekiler şöyle der:
“Ne kadar güçlü bir kadın.”
Kimse sormaz:
“Sen gerçekten iyi misin?”
Belki de kadınların en çok duymaya ihtiyacı olan cümle budur.
“İyi misin?”
Gerçekten İyi misin?
Bence artık güçlü kadın tanımını değiştirmeliyiz.
Güçlü kadın, her şeyi tek başına yapan kadın değildir. Güçlü kadın, gerektiğinde bir başkasının elini tutabilen ve gerektiğinde kendi elinin tutulmasına izin verebilen kadındır.
Güçlü kadın, herkesi affeden değildir. Bazen affetmemeyi seçebilen kadındır.
Güçlü kadın, her şeye sabreden değildir. Nerede sabrının tükendiğini fark edip “Buraya kadar.” diyebilen kadındır.
Güçlü kadın, hiçbir zaman düşmeyen değildir. Düştüğünde kendisini yerden kaldıracak bir el aramaktan utanmayan kadındır.
Ve belki de en önemlisi…
Güçlü kadın, kendisini başkalarının beklentilerine göre değil, kendi gerçeğine göre yaşayabilen kadındır.
Çocuklarımıza da bunu öğretmeliyiz. Özellikle kız çocuklarımıza, onlara yalnızca “Güçlü ol.” dememeliyiz.
“Mutlu ol.” demeliyiz.
“Yanlış yapabilirsin.” demeliyiz.
“Yorulabilirsin.” demeliyiz.
“Ağlayabilirsin.” demeliyiz.
“Hayır diyebilirsin.” demeliyiz.
“Yardım isteyebilirsin.” demeliyiz.
“Sevilmek için kusursuz olmak zorunda değilsin.” demeliyiz.
Çünkü bir kız çocuğuna sadece güçlü olmayı öğretirsek, büyüdüğünde kendi yaralarını saklamayı öğrenebilir. Ama ona kendisi olmayı öğretirsek, hayatın karşısına yalnızca güçlü olarak değil, kendini tanıyan bir insan olarak çıkar.
Belki de artık kadınlara “Ne kadar güçlüsün.” demeden önce başka bir şey söylemenin zamanı geldi.
“Ne kadar çok şey taşıdığını görüyorum.”
“Yorulduğunu biliyorum.”
“Her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin.”
“Bugün sen dinlen, ben hallederim.”
Ve belki de en güzeli:
“Güçlü olmak zorunda değilsin. Ben yanındayım.”
Çünkü bazen bir kadının ihtiyacı olan şey, yeniden ayağa kalkması için verilen nasihat değildir.
Bazen sadece yıkıldığında yanında kalacak birinin varlığıdır.
O hâlde soruyu yeniden soralım:
Güçlü kadın olmak zorunda mıyız?
Belki de hayır. Belki artık biraz da kendimiz olma özgürlüğüne ihtiyacımız var.
Güçlü olduğumuz günlerde güçlü oluruz.
Kırıldığımız günlerde kırılırız.
Ağlamak istediğimizde ağlarız.
Susmak istediğimizde susarız.
Yorulduğumuzda dururuz.
Ve gerektiğinde birinin omzuna başımızı koyarız.
Çünkü kadın olmak, her fırtınada dimdik durmak değildir.
Bazen fırtınanın ortasında bir ağacın dalı gibi eğilmektir.
Kırılmamak için biraz esnemektir.
Ve sonra güneş yeniden doğduğunda, kaldığın yerden değil; kendine daha yakın bir yerden başlamaktır.
Sevda ANLI
