Masaların Arasında Kalanlar
Aynı odada çalışmak, birbirini tanımak anlamına gelmez.
Bazen iki insan aynı masaların arasında saatlerce oturur, aynı bilgisayarlara bakar, aynı telefonların sesini duyar, aynı çayın kokusunu paylaşır ama birbirlerinin dünyasına hiç dokunmazlar.
Hatta bazen aynı odada başlayan bir iş ilişkisi, zamanla sessiz bir mücadeleye dönüşür.
Kimse yüksek sesle kavga etmez. Kimse birbirine açıkça düşman olduğunu söylemez ama bazı bakışlar değişir. Bazı cümlelerin tonu farklılaşır. Bazı başarılar alkışlanmaz. Bazı hatalar ise olduğundan daha büyük anlatılır ve masaların arasında görünmeyen bir mesafe oluşur.
İki kadın düşünün. Aynı odada birlikte çalışıyorlar. İlk zamanlar her şey normal. Birbirlerine yardımcı oluyorlar. Çaylarını birlikte içiyorlar. Gün içinde birkaç cümle konuşuyorlar. Sonra küçük bir şey oluyor. Biri amirinden takdir alıyor. Diğerinin yüzündeki gülümseme bir anda eksiliyor. Birinin yaptığı iş fark ediliyor. Diğeri bunu kendi başarısına karşı yapılmış bir haksızlık gibi görüyor. Birine yeni bir görev veriliyor.
Öteki, “Neden ona?” diye düşünmeye başlıyor. Belki hiç kimse bir şey söylemiyor ama içten içe bir hesap başlıyor. İşte bazı rekabetler böyle doğuyor.
Büyük bir kavga ile değil küçük bir kıskançlıkla.
Kıskançlık çoğu zaman kendisini açıkça göstermez.
Bazen “Ben onun adına sevindim.” cümlesinin arkasına saklanır.
Bazen bir tebrik mesajının sonuna eklenen soğuk bir nokta olur.
Bazen bir arkadaş ortamında söylenen küçük bir cümledir:
“Onun yaptığı iş de çok zor değil aslında.”
Bazen de bir başkasının başarısını küçültmek için bulunan küçük bir ayrıntıdır.
Çünkü insan bazen kendi eksikliğini kabullenmek yerine, karşısındakinin başarısını küçültmeyi seçer. Bu, iş yerlerinde daha da tehlikeli hâle gelir. Çünkü burada yalnızca duygular değil, itibar ve güven de devreye girer.
Birinin yaptığı küçük bir hata, başkasının elinde büyüyebilir. Bir konuşma eksik aktarılabilir. Bir bilgi paylaşılmayabilir. Bir dosya zamanında iletilmeyebilir. Bir cümle, söylendiğinden farklı anlatılabilir ve bütün bunlar yapılırken yüzlerde masum bir ifade vardır.
“Ben bir şey yapmadım ki…”
Oysa bazen hiçbir şey yapmamak da bir şey yapmaktır.
En tehlikelisi ise fırsat kollamaktır.
Karşımızdaki insanın bir gün hata yapmasını beklemek…
Bir açığının ortaya çıkmasını istemek…
Yanlış yaptığı anı aklımızda tutmak…
Sonra zamanı geldiğinde onu kullanmak…
Buna rekabet diyebilir miyiz? Bence hayır. Rekabet, insanın kendisini geliştirmesidir.
Başkasının ayağının takılmasını beklemek ise rekabet değil, fesatlıktır.
Çünkü gerçekten başarılı olmak isteyen insan, başkasının başarısızlığına ihtiyaç duymaz.
Kendi masasına bakar.
Kendi işini daha iyi yapmaya çalışır.
Kendi eksiklerini tamamlar.
Başkalarının ışığını söndürmek yerine kendi ışığını yakar.
Bazen de mesele kıskançlık değildir. İki insanın karakterleri birbirine hiç uymaz.
Biri düzenlidir, diğeri daha dağınıktır. Biri sessiz çalışmayı sever, diğeri sürekli konuşur. Biri işini zamanında bitirmek ister, diğeri son dakikaya bırakır. Biri doğrudan konuşur, diğeri imalarla ve küçük farklılıklar zamanla büyür. Önce rahatsızlık başlar. Sonra mesafe. Sonra konuşmama. Ardından başkalarının yanında birbirinden şikâyet etme… En sonunda aynı odada iki insan değil, iki taraf oluşur. Oysa bazen yapılması gereken çok daha basittir:
Konuşmak…
Ama gerçekten konuşmak…
Suçlamadan…
İğnelemeden.
Geçmişteki bütün dosyaları açmadan…
“Sen zaten böylesin.” demeden. Sadece:
“Bu davranışın beni rahatsız etti.” diyebilmek.
Ne kadar basit görünüyor, değil mi? Ama iş hayatında en zor cümlelerden biri belki de budur.
Çünkü insanlar çoğu zaman sorunu doğrudan çözmek yerine, etrafında dolaşmayı tercih ediyor. Birine söylemek yerine diğerine anlatıyor. Yüzüne gülüp arkasından konuşuyor. Kendisini haklı göstermek için olayın bazı yerlerini eksik anlatıyor.
Sonra bir kişi daha işin içine giriyor. Ardından bir kişi daha… Küçücük bir anlaşmazlık, koca bir şirketin gündemine dönüşüyor ve masaların arasında kalan şey artık yalnızca iş olmuyor. Güven oluyor. Saygı oluyor. İnsanlık oluyor.
Bir iş yerinde herkes birbirini sevmek zorunda değil. Bence bu mümkün de değil. Herkesin karakteri, geçmişi, beklentisi ve hayata bakışı farklı ama birbirimizi sevmek zorunda değilsek bile birbirimize saygı göstermek zorundayız. Çünkü aynı odayı paylaşmak, birbirimizin hayatına müdahale etme hakkı vermez. Birinin yükselmesi bizim değerimizi azaltmaz. Birinin takdir edilmesi bizim başarısız olduğumuz anlamına gelmez. Birinin öne çıkması, bizim geride kaldığımız anlamına gelmez ve en önemlisi “Başkasının ayağını kaydırmak, bizi daha yükseğe çıkarmaz.” Sadece karakterimizi aşağıya çeker.
Belki de iş yerlerinde en çok unuttuğumuz şey şu: Hepimiz bir gün o odadan çıkacağız. Bir gün masamız boş kalacak. Sandalyemizde başka biri oturacak. Bilgisayarımızın ekranında başka bir isim olacak. Belki yıllarca aynı odada çalıştığımız insanlar bile hayatımızdan çıkacak.
Peki geriye ne kalacak?
Kim ne dedi?
Kim kimi kıskandı?
Kim kimin açığını kolladı?
Kim kimin arkasından konuştu?
Bunların hiçbiri önemli olmayacak.
Geriye sadece nasıl bir insan olduğumuz kalacak.
Masaların arasında bazen dosyalar kalır.
Bazen kahve fincanları…
Bazen yarım kalmış işler.
Bazen söylenmemiş cümleler.
Bazen de iki insanın birbirine karşı büyüttüğü sessiz bir kırgınlık…
Belki de aynı odada çalışan herkes, günün birinde kendisine şu soruyu sormalı:
“Ben bu odadan çıktığımda arkamda nasıl bir iz bırakacağım?”
Bir başkasının başarısızlığını bekleyen biri olarak mı?
Yoksa kendi başarısının peşinden giden biri olarak mı?
Birinin hatasını fırsata çeviren biri olarak mı?
Yoksa hatasını düzeltmesine yardımcı olan biri olarak mı?
Çünkü hayat, aynı masada kimin oturduğundan çok daha fazlasıdır ve bazen insanın gerçek karakteri, kimse bakmıyorken yaptığı şeylerde ortaya çıkar.
Masaların arasında kalanlar, çoğu zaman dosyalardan ibaret değildir.
Bazen orada bir insanın karakteri kalır.
Bazen bir güven.
Bazen bir kırgınlık…
Bazen de kimsenin görmediği küçük bir iyilik…
Seçim bizim.
Aynı masada oturabiliriz.
Aynı odayı paylaşabiliriz.
Hatta birbirimizden hiç hoşlanmayabiliriz ama birbirimizin hayatını zorlaştırmak zorunda değiliz. Çünkü çalışma hayatı bir savaş alanı değil ve başkasını aşağı çekerek kazanılan hiçbir zafer, insanın kendisiyle baş başa kaldığında gerçek bir zafer değildir.
Bazen en büyük başarı, başkasının ayağına basmadan kendi yolunda yürüyebilmektir.
