1�� Eser sahibi kimdir? Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?
Kumru: Kayıp Bir Adamın Hikayesi bana ait bir eser. İlginç olan şu ki, hikâyenin çıkış noktası oldukça sıradan bir ana dayanıyor. Instagram’da gezinirken, bir reels videosuna denk geldim. O an içimde bir şey kıpırdadı ve hikâye neredeyse kendiliğinden akmaya başladı.
1981 yılının Kasım ayında, Selçuk’ta, Efes Antik Kenti’nin gölgesinde dünyaya geldim. Çocukluğum ve ilk gençliğim bu küçük kasabada geçti. Lise yıllarıma kadar burada yaşadıktan sonra, üniversiteyle birlikte yönümü turizm ve otelcilik sektörüne çevirdim.
Meslek hayatım beni Türkiye’nin farklı şehirlerine taşıdı. Antalya, Kuşadası, Kuzey Kıbrıs, İstanbul ve Bodrum’da, yerli ve uluslararası otel markalarında yaklaşık 15 yıl boyunca üst düzey yöneticilik yaptım. Bu şehirler bana yalnızca bir kariyer değil, aynı zamanda insanı, kültürü ve hayatın ritmini tanıma fırsatı sundu.
2021 yılının Nisan ayında rotamı yurt dışına çevirdim ve Kuzey Londra’ya taşındım. Dört yıl boyunca Hemel Hempstead’de yaşarken kurduğum lojistik şirketini yönettim. 22 yıl süren turizm kariyerimin ardından yaptığım bu değişim, bana uzun zamandır ertelediğim bir şeyi verdi: kendimle kalma zamanı.
Tam da o sessizliğin içinde yazmaya başladım. Önce yalnızca kendim için, sonra sevdiklerimle paylaşmak üzere… Zamanla, hatıralarımda biriken hikâyeler kâğıda döküldükçe çoğaldı. Bu yolculukta en büyük itici güçlerden biri, yakın dostum ve menajerim Yusuf Mustafa Acar oldu. Onun teşvikiyle taslaklar kitaplara dönüştü.
Çoğu zaman halk kütüphanelerinin sessiz dersliklerinde, bazen de bir kafenin kalabalığı içinde yazdım. Yusuf’la birlikte ürettiğimiz projeler, yazma disiplinimi ve heyecanımı her geçen gün büyüttü.
Dört yılın sonunda, yazarken içimde daha da belirginleşen memleket ve aile özlemi ağır bastı. Türkiye’ye dönme kararı aldım ve uluslararası bir zincir otel markasında yeniden yöneticilik görevine başladım.
Bugün Çeşme’de, bu zincirin bir parçası olarak çalışıyor; bir yandan da yazmayı, artık hayatımın vazgeçilmez bir parçası olarak sürdürmeye devam ediyorum.
2�� Hayatınızın dönüm noktaları, yazarlığa yönelmenizde etkili olan olaylar nelerdi?
Yazarlığa yönelmem aslında içimde çok erken yaşlarda başlayan ama uzun süre bastırdığım bir yolculuğun sonucu; içine kapanık bir çocuk olarak kendimi ifade edebildiğim tek alan yazıydı ve ilkokul öğretmenim, Sayın Fatma UÇUK’un desteğiyle bu alanda ilk cesaretimi buldum, ancak ortaokulda yaşadığım kırıcı bir ithamla yazmaya küstüm, lise yıllarında İlhan Karaokutan sayesinde yeniden kaleme sarılsam da benzer bir hayal kırıklığıyla tekrar geri çekildim ve yıllarca yazdıklarımı sadece kendime sakladım; ta ki hayatımdaki en yakın dostum, abim, kardeşim dediğim Yusuf’un “senin kalemin güçlü” diyerek beni yeniden yazmaya itmesine kadar.
O güvenle birlikte zihnimde zaten biriken hikâyeler harekete geçti, Instagram’da karşıma çıkan sıradan bir reels anı bir kıvılcıma dönüştü ve İngiltere’de geçirdiğim yalnız, uzun zamanların da etkisiyle yazmak artık benim için bir heves değil, kaçınılmaz bir ihtiyaç hâline geldi; dönüm noktam ise tam olarak Yusuf’la yaptığımız telefon konuşmasıydı, çünkü ilk kez biri bana inandı ve ben de o an kendime yeniden inanmayı seçtim.
3�� Yazarlık serüveninizde kaleme aldığınız ilk eser mi? İlk eseriniz neydi?
Aslında geriye dönüp baktığımda, bu benim ilk eserim değil. Çocukluk yıllarımda yazdığım, ödüller aldığım pek çok şiir ve kompozisyonum var. O metinler, yazıyla kurduğum bağın ilk somut izleriydi.
Ancak basılı anlamda, yani bir kitap olarak okurla buluşan ve beni bir yazar olarak görünür kılan ilk eserim “Kumru: Kayıp Bir Adamın Hikayesi” oldu. Bu yönüyle, benim için ayrı bir yere sahip.
Çünkü o kitap, sadece bir hikâye değil; yıllar boyunca içimde birikenlerin, sustuklarımın ve yeniden cesaret buluşumun bir karşılığı aslında.
4�� Bu ilk adım size ne hissettirdi?
Her şeyden önce, birinin bana inanması ve bu yolda benimle birlikte yürümesi kendimi tarif edemeyeceğim kadar özel hissettirdi. Yıllar boyunca içimde taşıdığım o kırık tarafın, ilk kez gerçekten onarıldığını hissettim.
Kumru: Kayıp Bir Adamın Hikayesi’ni elime aldığım an ise bambaşkaydı. Yazdığım hikâyenin somut bir şeye dönüşmesi, adeta ete kemiğe bürünmesi… O an konuşamadım. Sadece gözlerimden süzülen birkaç damla, içimde olan her şeyi anlatıyordu.
Geçmişe dönüp baktığımda, yazmadığım yıllarda aslında çok şey kaybettiğimi fark ettim. Ama ben hiçbir zaman geçmişe takılı kalan biri olmadım. Aksine, bu farkındalık bana şunu öğretti: Yazmak benim için sadece bir ifade biçimi değil, aynı zamanda bir ihtiyaç.
Hatta daha da ötesi… Yazmayarak yalnızca kendime değil, içimde yaşayan o karakterlere de haksızlık ettiğimi anladım. Bu yüzden bu süreç, benim için bir pişmanlık hikâyesinden çok, kendime yeniden dönüşün hikâyesi oldu.
5�� Eserlerinizde tekrar eden temalar ya da sizi yansıtan karakterler var mı?
Eserlerimde tekrar eden temalar olduğunu söyleyebilirim. Çocukluğumdan beri mutlu sonlara inanan biriyim; iyiliğin eninde sonunda kazandığına dair inancım hiç değişmedi. Bu yüzden kurgularımın merkezinde genellikle iyilik, dönüşüm ve insanın içsel yolculuğu yer alır. Hikâyelerim farklı olabilir, ama o temel duygu -umut- hep aynıdır.
Karakterlerime gelince… Aslında her biri bir parçam. Sadece iyi olan tarafım değil; kırıldığım, öfkelendiğim, sustuğum yanlarım da onlarda yaşıyor. Bazen bir “kötü” karakteri yazarken, geçmişte beni inciten insanlara karşı içimden geçen ama hayatta dile getirmediğim duyguları o karakterin üzerinden ifade ediyorum. Bu, bir tür yüzleşme ve arınma hâli.
Özellikle zor sahnelerde—örneğin bir karakterin haksızlığa ya da şiddete maruz kaldığı anlarda—kendi hayal kırıklıklarımın izlerini daha yoğun hissediyorum. Ama bütün bu karanlık duyguların içinden yine de bir denge kurmaya çalışıyorum. Çünkü ben özünde yapıcı, uzlaştırıcı ve incitmemeye özen gösteren biriyim. Saygının, insan ilişkilerinin temel taşı olduğuna inanırım; saygının bittiği yerde, her şeyin zedelendiğini düşünürüm.
Yazmak benim için sadece üretmek değil, aynı zamanda bir arınma biçimi. İnsanlar meditasyonla zihnini boşaltır; ben de yazarak içimde birikenleri dışarı bırakıyorum. Söyleyemediklerimi, sustuklarımı, bastırdıklarımı karakterlerim dile getiriyor. Bu yüzden her hikâyemde, her karakterde biraz ben varım—iyi yanlarımla da, kırgınlıklarımla da.
6�� Kendinizi yazdığınız karakterlerde bulduğunuz olur mu?
Evet, bu kesinlikle doğru. Yazdığım her karakterde—iyi ya da kötü—kendimden küçük bir parça mutlaka var.
Aslında yazmak benim için bir tür içsel boşaltım alanı. Biriktirdiğim duyguları, söyleyemediklerimi, bastırdıklarımı karakterlerimin diliyle ifade ediyorum. Onların verdiği tepkiler, aldıkları kararlar çoğu zaman benim iç dünyamın bir yansıması oluyor.
Bu yüzden her hikâyenin sonunda sadece bir metin üretmiş olmuyorum; aynı zamanda kendimle de yüzleşmiş oluyorum. Yazdıkça hafifliyorum, dönüşüyorum ve içsel olarak daha sakin, daha dengede hissediyorum.
7�� Bugüne kadar yayımlanmış kitaplarınızdan kısaca bahseder misiniz?
Bugüne kadar yayımlanmış tek bir kitabım var: Kumru: Kayıp Bir Adamın Hikayesi.
Bu eser, özünde bir dönüşüm hikâyesi. Aslında tek bir cümleyle özetlenebilecek kadar yalın bir çıkış noktasına sahip: Kızının erkek arkadaşına âşık olan bir baba… Ancak hikâye, bu cümlenin çağrıştırdığı yüzeysel ya da alışıldık anlatının çok ötesine geçiyor.
Ben bu kitapta, insan olmanın karmaşıklığını ve hayatta karşımıza çıkan durumların “iyi” ya da “kötü” olarak tek başına tanımlanamayacağını anlatmaya çalıştım. İnandığım bir şey var: Hayatta yaşadığımız her şey bir şekilde karşımıza çıkıyor; ama onu nasıl yaşayacağımız, nasıl anlamlandıracağımız tamamen bizim seçimimiz.
Hikâye de tam olarak bu noktada derinleşiyor. Aynı durum, insanı ya yıkıma sürükleyebilir ya da daha insani, daha vicdanlı bir dönüşüme götürebilir. Bu seçimde bireyin olduğu kadar ailenin, çevrenin ve yönlendirilmenin de büyük bir payı var.
Kumru, bu anlamda sadece sıra dışı bir ilişkiyi anlatan bir hikâye değil; doğru yönlendirmeyle, anlayışla ve empatiyle bir insanın hayatının nasıl bambaşka bir yöne evrilebileceğini anlatan bir yolculuk.
8�� Bu kitapların sizin için anlamı nedir?
Kitaplarım benim için sadece birer eser değil; aynı zamanda birer şifa alanı.
Yazarken, içimde biriken kırgınlıklarla yüzleşiyorum, öfkemi dönüştürüyorum ve zamanında kapanmamış ne varsa bir bir kapatıyorum. Her hikâye, aslında içimde yarım kalmış bir duygunun tamamlanması gibi.
Bu yüzden yazmak benim için sadece üretmek değil; iyileşmek. Her kitap, biraz daha hafiflemek, biraz daha arınmak ve kendime biraz daha yaklaşmak demek.
9�� Yazarken size ilham veren şey nedir?
Benim için ilham tek bir kaynaktan gelmiyor. Duygular, insanlar, ilişkiler… Hepsi yazının içinde kendine bir yer buluyor. Bazen bir bakış, bazen yarım kalmış bir cümle, bazen de iki insan arasındaki görünmeyen mesafe bir hikâyenin başlangıcı olabiliyor.
Doğa da benim için güçlü bir ilham kaynağı. Rüzgârın sabah serinliğinde taşıdığı duygu ile akşamüstü esintisinin bıraktığı his bile bende farklı kapılar açabiliyor. Renkler, ışık, sessizlik… Hepsi bir şey anlatıyor aslında.
Ama hepsinin ortak noktası şu: farkındalık. Dünyada olup biteni sadece görmek değil, gerçekten hissetmek. İnsanları izlemek değil, anlamaya çalışmak. İlham dediğim şey de tam olarak bu—hayatı dikkatle, derinlemesine yaşamak.
10�� Bir fikri yazıya dönüştürmeye iten duygu ya da an nedir?
Bir fikri yazıya dönüştüren şey benim için büyük olaylar değil; çoğu zaman küçük ama etkisi derin anlar.
Bazen tek bir kelime, bazen bir cümle… Hatta çoğu zaman fark edilmeden geçip gidecek bir an. Ama o kelime ya da cümle içimde bir yere dokunduğunda, hikâye orada başlıyor.
Örneğin bir akşam Kuzey Kıbrıs’ta bir mekânda otururken birinin söylediği “mevzu derin” cümlesi beni öyle yakaladı ki, o anı, o masayı ve o duyguyu anlatmak istedim. O gece sabah kadar “Mevzu Derin” isminde bir şarkı yazdım. Ya da bir gün yolda bir kamyonun arkasında gördüğüm “Ben kimin intikamıydım?” sözü… O tek cümle bile başlı başına bir hikâyeye dönüştü.
Benim için mesele, gördüğüm ya da duyduğum şeyin bende hangi duyguyu tetiklediği. Bir şarkı, bir görüntü, bir bakış ya da rastgele bir yazı… Eğer içimde bir karşılığı varsa, o artık sadece bir an olmaktan çıkıyor ve yazıya dönüşmek istiyor.
Yani aslında ben hikâye aramıyorum. Hikâyeler, bana dokunan anların içinden kendiliğinden çıkıyor.
11�� Bir yazar olarak üretim rutininiz nasıldır?
Yazma konusunda belirli bir saatim ya da katı bir rutinim yok. Günün herhangi bir anında, nerede olursam olayım yazabilirim. Benim için önemli olan zaman değil, o anki duygu hâli.
İlham geldiğinde ya da içimde bir şey anlatılmak istediğinde, bulunduğum yer fark etmiyor. Bazen bir kafenin köşesinde, bazen tamamen yalnızken… Yazı kendine bir alan buluyor.
Ancak tek bir hassasiyetim var: dil. Yazarken etrafımda Türkçe konuşulması, dikkatimı dağıtabiliyor. Anladığım dilin varlığı, ister istemez zihnimi bölüyor ve kurduğum dünyadan uzaklaştırıyor.
Bu yüzden yazarken mümkün olduğunca kendi iç sesimle baş başa kalmayı tercih ediyorum. Çünkü benim için yazmak, dış dünyadan çok iç dünyaya odaklanmak demek.
12�� Belirli bir yazma saatiniz ya da ritüeliniz var mı?
Hayır, belirli bir yazma saatim ya da ritüelim yok. Günün herhangi bir anında yazabilirim. Benim için zaman değil, o an yakaladığım sessizlik ve içsel odak önemli. Yeter ki zihinsel olarak o alanı bulabileyim. Sessizliği yakaladığım her an, benim için yazmaya hazır bir zamandır.
13�� Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi?
Yazma sürecinde beni en çok zorlayan şey, teknik konular oldu. Hâkim olmadığım alanlarda araştırma yaparken, edindiğim bilgiyi okuyucuya nasıl aktaracağım önemli bir meseleydi.
Çünkü amacım, o bilgiyi ansiklopedik bir dille vermek değil; hikâyenin doğal akışı içinde, okuru yormadan ve koparmadan sunabilmekti. Bu noktada hem doğru bilgiye ulaşmak hem de o bilgiyi sade, akıcı ve hikâyeye hizmet eden bir biçimde yerleştirmek ciddi bir denge gerektiriyordu.
Yanlış yönlendirme yapmamak adına oldukça seçici davrandım. Araştırdığım her detayı olduğu gibi aktarmak yerine, hikâyeye gerçekten katkı sağlayanları ayıklayıp, akışı bozmadan yerleştirmeye çalıştım.
Onun dışında yazma sürecinde beni zorlayan başka bir unsur olmadı.
14�� Hiç vazgeçme noktasına geldiğiniz oldu mu?
Yazarken hiçbir zaman vazgeçme noktasına gelmedim. Ancak tıkandığım anlar elbette oldu.
Bu tıkanmaların nedeni de aslında yazıya gösterdiğim özen. Sırf yazmış olmak için yazan biri değilim. Kurgu içime sinmediğinde, sadece ilerlemek adına devam etmeyi tercih etmiyorum. Bu yüzden bazen durup beklediğim, düşünmek için kendime alan tanıdığım zamanlar oluyor.
Ama bu duraksamalar hiçbir zaman vazgeçmeye dönüşmedi. Aksine, hikâyenin daha doğru, daha sağlam bir şekilde ilerlemesi için gerekli bir süreçti.
Benim için yazmak bir yarış değil; sindirilmesi gereken bir yolculuk. Bu yüzden yavaşlasam da, duraksasam da, hiçbir zaman vazgeçmedim.
15�� Eserlerinizin ana fikirleri ya da vermek istediğiniz temel mesajlar nelerdir?
Eserlerimde doğrudan bir “mesaj verme” ya da bir misyon yüklenme kaygısı taşımıyorum. Bunu özellikle bilinçli olarak yapmıyorum. Çünkü insanlara yol göstermek, öğretmek ya da yönlendirmek gibi alanların kendi uzmanları olduğunu düşünüyorum.
Ancak hayat tecrübemden—özellikle profesyonel kariyer ve iletişim koçluğundan—süzülen bazı bakış açıları ister istemez yazdıklarıma yansıyor.
Benim en temel inancım şu: Hayatta ölüm dışında hiçbir şeyin kesin bir sonu yok. Karşılaştığımız her problem, aslında farklı bir yerden bakıldığında çözümü olan bir durum. Çoğu zaman mesele, sorunun kendisi değil; bizim ona nereden baktığımız.
Bu yüzden hikâyelerimdeki karakterler genellikle bir dönüşüm sürecinden geçer. Başta “çıkmaz” gibi görünen durumların, farkındalık ve niyetle nasıl değişebileceğini anlatırım. Çünkü inanıyorum ki insan, çözüm aramaya gerçekten karar verdiği anda, o çözüm zaten görünür olmaya başlar.
Benim yazdıklarımda altı çizili bir öğüt yok belki ama satır aralarında hep aynı şey vardır:
Bakış açını değiştirirsen, hayatın da değişir.
16�� Okuyucunun metnin sonunda zihninde neyle kalmasını istersiniz?
Okuyucunun metnin sonunda zihninde kalmasını istediğim şey, hayatın bir denge üzerine kurulu olduğu gerçeği.
Her şeyin bir zamanı var. Yaşam, bir sarkaç gibi; bazen bir uca savruluyoruz, bazen diğerine… Ama sonunda mutlaka bir dengeye ulaşıyoruz. Önemli olan, o sürecin farkında olmak ve acele etmemek.
Hikâyelerimdeki karakterler üzerinden şunu hissettirmek isterim: İnsan ne kadar “ben” odaklı yaşarsa, o kadar yanılgıya düşer. Bencillik, özellikle ilişkilerde insanı kaçınılmaz bir yalnızlığa ve çıkmaza sürükler. Oysa denge, paylaşımda ve anlayışta gizlidir.
Ama bunun kadar önemli bir başka gerçek daha var: İnsanın kendi hayatından vazgeçmesi de en az bencillik kadar büyük bir yanlıştır. Bir başkası için kendi benliğinden, arzularından, hayallerinden vazgeçmek, doğru bir fedakârlık değildir. Aksine, insanı zamanla içten içe eksiltir.
Bu yüzden önce insanın kendini tanıması, ne istediğini bilmesi gerekir. Ancak o zaman bir başkasıyla sağlıklı bir ortak noktada buluşabilir. Çünkü insan, kendi içinde mutlu değilse, karşısındakini de gerçekten mutlu edemez.
Sonuçta ne bencillik ne de kendinden vazgeçmişlik… Asıl denge, insanın hem kendisi olarak kalabilmesinde hem de karşısındakini anlayabilmesinde saklıdır.
Okuyucunun şunu hissetmesini isterim: İnsan olarak hepimizin her dileğinin, her isteğinin bu dünyada gerçekleşeceği bir zaman vardır. Sanki bu hayata gelmeden önce yolculuğumuzun ana hatları belirlenmiş gibidir; biz ise o yol üzerinde, belirli anlarda yaptığımız seçimlerle yön veririz. İşte o anlar, bizim kırılma noktalarımızdır.
Bu yüzden aslında dileklerimiz ve isteklerimiz birer ihtimal değil; doğru zamanda karşılığını bulmayı bekleyen gerçekliklerdir. Önemli olan, o isteklerin peşinden ne kadar samimiyetle gittiğimiz, onlara ne kadar adandığımız ve o an geldiğinde nasıl bir tavır sergilediğimizdir.
Hayat, doğru zaman geldiğinde zaten akmaya başlar. Bize düşen, o zamanı zorlamak değil; neyi gerçekten istediğimizi bilmek ve o an geldiğinde onu görebilecek farkındalığa sahip olmaktır.
17�� Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Kumru: Kayıp Bir Adamın Hikayesi’ni okumaları gerektiğini iddia etmektense, şunu söyleyebilirim: Bu kitap, alışılmışın dışında bir hikâyeyi, alışılmışın dışında bir bakış açısıyla anlatıyor.
Tek bir cümleyle özetlenebilecek kadar sade bir çıkış noktası var; ama derinleştiğinizde insanın duygularıyla, seçimleriyle ve dönüşümüyle yüzleştiği bir yolculuğa dönüşüyor.
Bu kitabı okuyan biri, sadece bir hikâye okumaz. Kendi hayatına, kendi ilişkilerine ve kendi iç sesine de bir yerden bakmaya başlar. Çünkü anlattığım şeyler uzak değil—hepimizin içinde, hepimizin hayatında bir karşılığı olan duygular.
Eğer bir okur, okuduğu metinde kendinden bir parça bulmak, bir an durup düşünmek ve belki de bazı şeylere farklı bir yerden bakmak istiyorsa… o zaman bu hikâye ona bir şey söyleyecektir.
18�� Sizi diğer yazarlardan ayıran şey ne olabilir?
Kendimi diğer yazarlardan ayrıştırmak gibi bir iddiam yok. Her yazarın kendine ait bir sesi, bir yolu olduğuna inanıyorum.
Ama beni farklı kılan bir şey varsa, bu belki de yazarken tamamen içimden gelene sadık kalmam. Hikâye kurmak için yazmıyorum; hissettiğim için yazıyorum. Bu yüzden karakterlerim kurgu olsalar da duyguları gerçek, yaşadıkları ise hayata çok yakın.
Yazarken herhangi bir kalıba, beklentiye ya da “böyle olmalı” düşüncesine bağlı kalmıyorum. İçimde biriken duyguları, gözlemlerimi ve yaşanmışlık hissini olduğu gibi aktarıyorum. Belki de bu yüzden okuyan kişi, hikâyede kendinden bir parça bulabiliyor.
Bir de şu var… Ben yazıyı sadece anlatmak için değil, anlamak ve dönüşmek için kullanıyorum. Bu da metinlerime ister istemez bir samimiyet ve içtenlik katıyor.
Eğer bir farktan söz edilecekse, sanırım bu: Yazdıklarımda bir şey “anlatmaktan” çok, bir şey “hissettirmek” ön planda.
19�� Son olarak, edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara veya yazar adaylarına ne söylemek istersiniz?
Yazmak isteyen herkese ilk söyleyeceğim şey şu olur: Kendinize karşı dürüst olun. Başkalarına benzemeye çalışarak değil, kendi sesinizi bularak yazın.
Kim ne der diye düşünerek yazarsanız, bir noktadan sonra kendi sesinizi kaybedersiniz. Ama gerçekten hissettiğiniz şeyi yazarsanız, o zaten birilerine ulaşır. Çünkü en güçlü metinler, en süslü olanlar değil; en samimi olanlardır.
Bir de şunu unutmamak gerekiyor: Yazmak sadece ilhamla ilerleyen bir süreç değil. Evet, duygu çok önemli ama o duygunun peşinden gitmek, onu geliştirmek ve üzerine çalışmak da bir o kadar önemli. Sabır gerekiyor. Ve belki en önemlisi… Kimsenin bir sözü, bir eleştirisi ya da bir anlık kırgınlık, sizi yazmaktan uzaklaştırmasın. Benim hayatımda da bunun örnekleri oldu. Ama dönüp baktığımda şunu görüyorum: Yazmak, insanın kendine en yakın olduğu yer.
O yüzden yazın. Paylaşın ya da paylaşmayın ama yazın. Çünkü bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey, kendini kendi kelimelerinde bulmaktır.
20�� Yazmaya yeni başlayanlara bir tavsiye mektubu yazacak olsanız, ilk cümlesi ne olurdu?
“Bir gün birinin sözü seni susturabilir ama unutma, gerçek sesin sadece sen yazdığında duyulur.”
21�� Yazarlık sizin için bir meslek mi, yoksa bir ihtiyaç mı?
Benim için yazarlık bir meslekten önce bir ihtiyaç. Hatta daha doğru ifade etmek gerekirse, bir içsel zorunluluk.
Çünkü yazmadığımda içimde biriken duygular, düşünceler, yarım kalmış cümleler beni rahatsız etmeye başlıyor. Yazdığımda ise sadece bir hikâye üretmiş olmuyorum; aynı zamanda içimdeki karmaşayı sadeleştiriyorum.
Bu yüzden yazmak benim için dışarıya bir şey anlatmaktan çok, içeride olup biteni anlamanın bir yolu. Belki de bu yüzden yazdıklarımda teknikten çok duygu, kurgudan çok insan var.
22�� Yazarken en çok kendinizle yüzleştiğiniz an neydi?
En çok zorlandığım anlar, yazdığım karakterlerin aslında bana ayna tuttuğunu fark ettiğim anlardı.
Bazen bir karakterin kırgınlığını yazarken, onun bana değil, benim geçmişime ait olduğunu gördüm. O anlar kolay değildi. Çünkü yazmak sadece üretmek değil; aynı zamanda kendinle dürüst bir şekilde yüzleşmek demek.
Ama tam da o yüzden kıymetli. Çünkü o yüzleşmelerden sonra hem hikâye derinleşiyor hem de ben biraz daha sadeleşiyorum.
23�� Yazmak mı sizi değiştirdi, yoksa siz değiştikçe mi yazmaya başladınız?
Aslında ikisi de.
Hayat beni değiştirdikçe yazmaya yaklaştım; yazdıkça da kendimi daha iyi tanımaya başladım. Bu karşılıklı bir süreç oldu.
Yazmak, benim için sadece bir sonuç değil; aynı zamanda bir dönüşüm aracı. Her yazdığım hikâyede biraz daha kendime yaklaşıyorum.
24�� Yazdığınız hikâyelerin bir gün sinema ya da diziye uyarlanmasını ister misiniz?
Evet, isterim. Çünkü bazı hikâyeler sadece okunmakla kalmamalı, görülmeli ve hissedilmeli.
Özellikle Kumru: Kayıp Bir Adamın Hikayesi gibi duygusal derinliği olan bir hikâyenin, doğru bir anlatımla görsel dünyaya taşınmasının izleyicide çok daha güçlü bir etki bırakacağına inanıyorum.
Ama burada benim için önemli olan şey, hikâyenin ruhunun korunması. Çünkü o samimiyet kaybolursa, geriye sadece bir kurgu kalır.
25�� Yazarlık yolculuğunuzda bundan sonrası için nasıl bir hedefiniz var?
Yazmaya devam etmek ve kendimi tekrar etmeden ilerlemek en büyük hedefim.
Her yeni hikâyede hem anlatımımı hem bakış açımı biraz daha derinleştirmek istiyorum. Aynı duyguyu farklı şekillerde anlatabilmek, farklı hayatlara dokunabilmek benim için önemli.
Ayrıca yazdığım hikâyelerin sadece kitap olarak kalmaması, farklı alanlara—örneğin sinema ya da dizi dünyasına—uyarlanması da beni heyecanlandıran bir fikir. Çünkü bazı hikâyeler, sadece okunmak değil, izlenmek de ister.
