Sokakta Kalan Çocukluğum
Özlemler birikmiş içimde,
Hiç büyümeyen bir çocuğun adımlarıyla yürüyorum şimdi.
Gözlerimin önünde bir sokak,
Taşlarının arasında saklı kalmış gülüşlerimiz.
O zaman bir dilim ekmekti mutluluk,
Üzerine alelacele sürülmüş koyu bir salça…
Koşarken ısırılan,
Arkadaşın gözüne bakıp paylaşılan.
Becerikli parmaklarda dolanan bir ip,
Tozlu kaldırımlarda seken bir gazoz kapağı.
Ya renkli plastik bir top…
Hani üzerine siyah kalemle çizilmiş
Eğri büğrü çizgileriyle dünyanın en kıymetli hazinesi.
Sokaktan bir ses geçerdi,
Dondurmacının çınlayan çıngırağı,
Elma şekerinin o parlak, kırmızı büyüsü…
Sıraya girerdik heyecanla,
Cebimizdeki küçük bozuklukların sesiyle.
Pazar akşamları tatlı bir telaş başlardı sonra,
Ertesi gün okul var diye.
Sobanın üzerinde fokurdayan güğümün sesiyle
Sırayla yıkanırdık çıtırdayan ateşin önünde…
Bir yanımız sıcaktan pişerken bir yanımız üşürdü.
Annem, “Önüm yanıyor, arkam savruluyor,” derdi.
Ben kıkırdayınca kafama bir tas su yerdim,
“Uslu dur!” diye uyarılırken.
Ama içimiz sıcacık, pamuk gibi olurdu.
Sonra televizyonun sıcak ışığına sığınırdık,
Sobanın yanında kuruyan saçlarımızla.
Pazar sinemasının büyüsüne kapılıp
Başka dünyalara dalmayı beklerdik.
Hafta içi sabahları beslenme çantası,
İçinde ev kokusu, biraz da anne eli…
Ve derken,
Gökyüzü morarmaya başlayınca
Sokağın ucunda yükselirdi annemin sesi
Akşama doğru: “Ezan okunmadan evde ol!”
En büyük yasağımız buydu bizim çocukken,
En tatlı, en güvenli sokağa çıkma yasağı…
Şimdi gitti o sokaklar,
Sustu dondurmacının sesi,
Söndü o sobanın ateşi.
Ama ne zaman bir salça kokusu duysam
Ya da sobada yanan bir odunun çıtırtısı gelse kulaklarıma,
O çocuk hâlâ orada,
Akşam ezanından hemen önce,
Eve doğru koşturuyor…
