SEZGİN IŞIK:YA HAYAT ÇOKTAN BAŞLADIYSA?

YA HAYAT ÇOKTAN BAŞLADIYSA?
Hayatımızın ne kadarını gerçekten yaşayarak, ne kadarını yaşamaya hazırlanarak
geçiriyoruz?
Bu soru son zamanlarda zihnimi oldukça meşgul ediyor. Çünkü çoğumuzun hayatında
birbirine benzeyen cümleler var: Okul bitsin, işe gireyim; biraz para biriktireyim, borçlarımı
kapatayım; şu yoğun dönem geçsin, işler biraz düzene girsin… Sonra kendime daha fazla
zaman ayıracağım, daha çok gezeceğim, sevdiğim insanlarla daha fazla vakit geçireceğim,
uzun zamandır ertelediğim şeyleri yapacağım.
Geleceği düşünmekte elbette yanlış bir şey yok. İnsan hedef koymalı, çalışmalı,
ilerlemeli ve koşullarını iyileştirmek için çaba göstermeli. Sorun, gelecek için çalışmakla
başlamıyor; bugünü, ulaşmak istediğimiz hayatın bekleme odasına çevirdiğimizde başlıyor.
Çünkü hayat, bizim büyük anları beklediğimiz kadar büyük anlardan oluşmuyor; çoğunlukla
sıradanlığın içinde akıp gidiyor: sabah evden çıkarken yapılan kısa bir konuşmada, annemizin
telefonda anlattığı ve o sırada pek önemli görünmeyen bir ayrıntıda, babamızın yürüyüşünün
biraz yavaşladığını fark ettiğimiz bir öğleden sonra, arkadaşımızla içtiğimiz kahvede ya da
sevdiğimiz insanın bize bir şey anlatırken yüzünde beliren ifadede… Bu anların hiçbirinin
üzerinde “Dikkat et, hayatının önemli bir parçasını yaşıyorsun” yazmıyor. Onların değerini çoğu
zaman geçtikten sonra anlıyoruz.
Zamanın geçtiğini de her zaman takvimlerden öğrenmiyoruz. Annemizin saçlarına biraz
daha beyaz karışıyor, babamız merdivenleri eskisinden daha yavaş çıkıyor, yıllardır
tanıdığımız birinin yüzüne yeni çizgiler ekleniyor, çocukken bize çok büyük görünen bir sokak
yıllar sonra küçücük geliyor. Biz çalışırken, yetişirken, plan yaparken ve daha iyi bir gelecek
kurmaya uğraşırken hayat sessizce ilerlemeye devam ediyor.
Sanırım insanın en büyük yanılgılarından biri, sevdiği insanların ve kendisinin önünde
sınırsız bir zaman bulunduğunu düşünmesi. İnsanları her zaman sevgisizliğimizden
ertelemiyoruz; kimi zaman tam tersine, hep orada olacaklarına güvendiğimiz için erteliyoruz.
“Annemi hafta sonu ararım”, “Babamla bunu sonra konuşurum”, “Bir ara buluşuruz”, “Özür
dileyeceğim ama şimdi zamanı değil” derken kullandığımız “sonra” kelimesi, farkında olmadan
bize bir güvence veriyor: Önümüzde hâlâ zaman olduğu duygusunu. Elbette her şeyi bugün
yapmak mümkün değil. Her konuşmanın doğru bir zamanı, bazı yaraların iyileşmek için ihtiyaç
duyduğu bir vakti vardır. Hayatı, her an sona erecekmiş korkusuyla yaşamak da çözüm değil.
Buradaki asıl mesele ölüm korkusuyla yaşamaktan çok zamanın sınırsız olmadığını
unutmadan yaşayabilmek.
Bir başka yanılgımız ise iyi bir hayatı kusursuz bir hayatla karıştırmak olabilir. Doğru
insan olmaya çalışırsak kimseyi kırmayacağımızı, yeterince düşünürsek yanlış karar
vermeyeceğimizi, iyi niyetliysek davranışlarımızın sonucunun da mutlaka iyi olacağını
sanabiliyoruz. Oysa insan ilişkileri bu kadar basit işlemiyor. Sevdiğimiz birini korumaya
çalışırken onun yerine karar verebiliyor, yardımcı olduğumuzu düşünürken neye ihtiyacı
olduğunu sormayı unutabiliyor, güçlü görünmeye çalışırken en yakınımızdaki insanları
kendimizden uzaklaştırabiliyoruz. İyi niyet değerlidir ama ortaya çıkan her sonucu
kendiliğinden doğru hâle getirmez.
Bu nedenle kendimize başka bir soru sormamız gerektiğini düşünüyorum: Karşımdaki
insanı gerçekten seviyor muyum sorusundan önce, o insan benim yanımda sevildiğini
hissedebiliyor mu?
Aradaki fark küçük görünse de insan ilişkilerinde oldukça büyük bir yere sahip. “O,
benim onu sevdiğimi biliyor” demek kolaydır. Annemiz bilir, babamız bilir, kardeşimiz bilir,
eşimiz ya da hayatımızdaki insan bilir diye düşünürüz. Oysa sevmekle sevgiyi karşı tarafa
ulaştırabilmek aynı şey değildir. Kimi zaman çözüm üretmek yerine dinlemek, tavsiye vermek
yerine yanında oturmak, “Senin iyiliğin için söylüyorum” demeden önce “Sen ne istiyorsun?”
diye sormak gerekir. Sevgi, karşımızdaki insanın hayatını bizim doğru bildiğimiz biçime sokma
hakkı vermez.
Aynı anlayışı kendimize göstermekte de zorlanıyoruz. Geçmişte yaptığımız yanlışları
fark ettiğimizde iki uç arasında gidip gelebiliyoruz: Ya kendimizi haklı çıkarmaya çalışıyor ya
da yıllarca aynı hatanın cezasını kendimize ödetiyoruz. Oysa sorumluluk almakla kendimizi
cezalandırmak aynı şey değildir. Birini kırdıysak özür dileyebiliriz ama bizi affetmesini talep
edemeyiz. Birinin hakkını aldıysak geri vermeye çalışabiliriz ama yaşananı geçmişten
silemeyiz. Yanında olmamız gereken bir insanın yanında olmadıysak bunun nedenlerini yıllar
sonra anlayabiliriz; yine de o günün yalnızlığını yaşanmamış hâle getiremeyiz. Geçmişi
değiştiremeyiz ama geçmişte gördüğümüz bir yanlışın gelecekteki davranışlarımızı
değiştirmesine izin verebiliriz.
Bence insanın kendisiyle barışması da burada başlıyor. Yaptıklarımızı aklamakta değil,
onları başka türlü anlatmadan görebilmekte; “Evet, bunu ben yaptım” diyebilecek kadar dürüst
olup ardından “Bundan sonra ne yapacağım?” sorusunun sorumluluğunu üstlenebilmekte.
Bütün bunların arasında başarıyla kurduğumuz ilişkiyi de düşünmeye değer buluyorum.
Daha iyi bir iş, daha fazla para, güzel bir ev, başka bir şehir, yeni bir hedef… Bunları istemekte
hiçbir yanlışlık yok. İnsanın hayal kurması ve ilerlemek istemesi hayatın doğal bir parçası.
Fakat ulaşmak istediğimiz hayat uğruna sahip olduğumuz hayatı sürekli ertelediğimizde, başarı
bir amaç olmaktan çıkıp bitmeyen bir hazırlığa dönüşebiliyor.
İnsan yıllarca gelecekte yaşayacağı hayat için çalışıp bir gün dönüp baktığında, hayatın
zaten o sırada yaşanmış olduğunu görebilir. Bu yüzden huzuru da yanlış yerde arıyor olabiliriz.
Huzur, bütün sorunların çözüldüğü, maddi kaygıların bittiği, kimseyle tartışmadığımız ve her
şeyin istediğimiz gibi olduğu kusursuz bir nokta olmak zorunda değil; böyle bir nokta çoğumuz
için zaten hiç gelmeyebilir. Huzur; sorunlarımız hâlâ masanın üzerinde dururken bile içtiğimiz
çayın tadını alabilmek, sevdiğimiz birinin sesini duyduğumuzda onu gerçekten dinlemek, eve
dönerken başımızı kaldırıp gökyüzünün rengini görebilmek ve o sıradan günün de ömrümüzün
bir parçası olduğunu unutmamak olabilir.
Bunun için hayatımızı kökten değiştirmemiz gerektiğini düşünmüyorum. İşimizi
bırakmak, başka bir şehre taşınmak, bütün ilişkilerimizi yeniden düzenlemek ya da büyük
kararlar vermek zorunda değiliz. Daha küçük ama daha gerçek bir yerden başlayabiliriz: uzun
zamandır aramadığımız birini aramak, sevdiğimiz bir insan konuşurken telefonumuzu bir
kenara bırakmak, gerekiyorsa özür dilemek, karşımızdakinin yerine karar vermeden yanında
durmak ya da günün birkaç dakikasında hiçbir yere yetişmeye çalışmadan bulunduğumuz
yerde kalmak.
Hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair herkese uyacak tek bir reçete olduğuna
inanmasam da yine de insanın kendisine birkaç soru sormasının değerli olduğunu
düşünüyorum: Gerçekten istediğim hayatı mı yaşıyorum, yoksa benden beklenen hayatı mı?
Sevdiğim insanlar bunu yalnızca biliyor mu, yoksa hissedebiliyor mu? Başarıya ulaşmaya
çalışırken neleri geride bırakıyorum? Birini koruyor muyum, yoksa fark etmeden onun adına
mı karar veriyorum?
Ve hepsinden önemlisi: Sürekli hazırlanıp durduğum hayat ne zaman başlayacak?
Bu sorunun cevabı sandığımız kadar uzakta olmayabilir. Çünkü hayat, bütün şartların
tamamlanacağı kusursuz bir gelecekte bizi bekleyen başka bir yer değil; sorunlarıyla,
eksikleriyle, telaşıyla ve güzellikleriyle şu anda içinde bulunduğumuz yerdir.
Geleceğimizi kurmaya devam edelim; hayallerimizden vazgeçmeyelim, çalışalım, plan
yapalım ve daha iyisini isteyelim. Yalnız bütün bunları yaparken bugünü, yarına ulaşmak için
geçmemiz gereken bir koridora dönüştürmeyelim.
Çünkü bekleme odasında sandığımız şey, aslında hayatın kendisi olabilir.
Sezgin IŞIK

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir