SİYAH KALEM-NAZMİYE YILMAZ

“Bazı hikâyeler köyün içinde değil… çocukların içinde yaşanır.” 

Anadolu’nun içlerinde, rüzgârın toprakla konuştuğu bir köy vardı: Kavaklıdere. 

Bu köyde herkes birbirini tanırdı. 

Ama kimse herkesin içini bilmezdi. 

Sabahları horoz sesiyle uyanan evler, 

öğleye doğru çocuk sesleriyle dolardı. 

Köyün küçük okulu… 

iki katlı, eski ama ayakta duran bir binaydı. 

O okulda iki çocuk vardı. 

Biri Esmeray… 

Sessizdi. 

Konuşurken gözlerini kaçırır, 

gülerken bile tam gülmezdi. 

Diğeri Mert… 

Kalabalığın içindeydi. 

Sesini duyurmayı sever, 

herkesin içinde kendine yer açardı. 

Ama bazı çocuklar yer açarken… 

başkalarının yerini daraltır. 

Başta kimse fark etmedi. 

Bir sözle başladı. 

Küçük bir alay… 

arkasından gelen bir kahkaha… 

Kimse dur demedi. 

Sonra tekrar etti. 

Aynı sözler… 

aynı bakışlar… 

Ve zamanla… 

Esmeray daha az konuşmaya başladı. 

Bahçede tek başına oturur, 

taşlarla oynar gibi yapardı. 

Aslında oynamazdı. 

Sadece görünmemeye çalışırdı. 

Çünkü bazı çocuklar, 

görünür olmanın bedelini ağır öder. 

Mert ise fark edilmeden büyüttü yaptıklarını. 

Çünkü kimse ona “dur” demedi. 

Arkadaşları güldü… 

bazıları sustu… 

bazıları görmezden geldi. 

Ve sessizlik… 

en güçlü destek oldu. 

Günler böyle geçti. 

Esmeray sabahları okula daha yavaş yürümeye başladı. 

Ayakları değil, içi yoruluyordu. 

Kapıdan girerken küçülüyordu sanki. 

Omuzları düşüyor, gözleri yere kayıyordu. 

Çünkü biliyordu… 

Bir şey olacak. 

Ama ne zaman, nasıl… 

onu bilmiyordu. 

İşte en zor olan da buydu. 

Beklemek. 

Bir gün… 

sınıfta herkes defterine eğilmişti. 

Öğretmen tahtaya bir şeyler yazıyordu. 

Ama Esmeray sayfaya bakmasına rağmen okumuyordu. 

Zihninde başka bir cümle vardı: 

“Bugün de olacak mı?” 

O sırada arkadan gelen bir fısıltı… 

sonra bir gülüş… 

Ve yine başladı. 

Ama o gün… farklı bir şey oldu. 

Sınıf öğretmeni Zehra Hanım, 

sadece duymadı… 

Gördü. 

O bakış, geçip giden bir bakış değildi. 

Durdu. 

Sınıf sustu. 

“Esmeray…” dedi yumuşakça, 

“iyi misin?” 

O soru basitti. 

Ama cevabı, bir çocuğun içini açacak kadar büyüktü. 

Esmeray ilk başta konuşamadı. 

Sadece başını salladı. 

Ama Zehra Hanım durmadı. 

Yanına gitti. 

Eğildi. 

Göz hizasına geldi. 

Ve ilk kez biri… 

gerçekten bekledi. 

O an, Esmeray’ın gözleri doldu. 

Ama bu kez kaçmadı. 

Çünkü biri gitmiyordu. 

O gün, 

sadece bir ders işlenmedi. 

Bir şey fark edildi. 

Sonraki günlerde… 

her şey bir anda değişmedi. 

Ama küçük şeyler oldu. 

Zehra Hanım sınıfta konuşmalar yaptı. 

Kimseyi suçlamadan… 

ama herkese dokunarak. 

“Birine yapılan şey, 

hepimizi ilgilendirir,” dedi. 

Çocuklar ilk kez düşündü. 

Mert de düşündü. 

Başta anlamadı. 

Sonra fark etti. 

Bir gün, bahçede… 

Esmeray yine yalnızdı. 

Ama bu kez Mert yaklaşmadı. 

Durdu. 

Uzaktan baktı. 

Ve ilk kez… 

yaptığının karşısındaki insanda bıraktığını gördü. 

O an kısa sürdü. 

Ama içten geçti. 

Değişim böyle başlar. 

Büyük sözlerle değil… 

küçük fark edişlerle. 

Zamanla… 

Esmeray başını biraz daha kaldırdı. 

Yürürken yere değil, karşıya bakmaya başladı. 

Mert ise… 

daha az bağırdı. 

daha çok düşündü. 

Bir gün… 

Bahçede rüzgâr hafif esiyordu. 

Ağaç yaprakları hışırdıyordu. 

Mert, Esmeray’ın yanına geldi. 

Sessizce… 

“İstersen… birlikte oynayabiliriz,” dedi. 

Bu bir özür değildi belki. 

Ama bir başlangıçtı. 

Esmeray baktı. 

Uzun uzun… 

Sonra küçük bir baş hareketiyle kabul etti. 

Çünkü bazı yaralar… 

bir anda kapanmaz. 

Ama bir adımla iyileşmeye başlar. 

Kavaklıdere’de hayat devam etti. 

Aynı evler, aynı yollar, aynı okul… 

Ama çocuklar… 

aynı kalmadı. 

Çünkü biri görülmeyi öğrendi. 

Diğeri durmayı… 

Ve ikisi de… 

yeniden başlamayı. 

Siyah Kalem: 

“Çocuk susar… 

ama yaşadığı hiçbir şey susmaz.” 

Ama her şey o kadar kolay değildi… 

Bir “istersen oynayabiliriz” cümlesi, 

geçmişi bir anda silmez. 

Esmeray kabul etmişti. 

Ama kalbi hemen ikna olmamıştı. 

Çünkü bazı yaralar, 

sözle değil… zamanla iyileşir. 

O günden sonra birlikte oynamaya başladılar. 

Ama aralarında hep görünmeyen bir mesafe vardı. 

Mert yaklaşırken temkinliydi. 

Esmeray ise hep biraz geride duruyordu. 

Çünkü güven… 

yeniden kurulan bir şeydir. 

Ve en zor kurulanlardan biridir. 

Köyde günler geçerken, 

okulun içindeki hava da yavaş yavaş değişmeye başladı. 

Eskiden gülüşlerin içinde gizlenen o sertlik, 

yerini daha yumuşak bir sessizliğe bıraktı. 

Çocuklar artık sadece bakmıyor… 

biraz daha fark ediyordu. 

Zehra Hanım bununla yetinmedi. 

Bir gün sınıfa küçük bir kutu getirdi. 

“Bu kutuya,” dedi, 

“kimseye söyleyemediğiniz şeyleri yazabilirsiniz.” 

İlk başta kimse yazmadı. 

Ama sonra… 

bir kağıt bırakıldı içine. 

Sonra bir tane daha… 

Ve günler geçtikçe, 

o kutu dolmaya başladı. 

İçinde sadece şikâyetler yoktu. 

Korkular vardı… 

üzüntüler… 

anlaşılmamış cümleler… 

Bir çocuk şöyle yazmıştı: 

“Ben güldüğümde bile içim mutlu olmuyor.” 

Bir başkası: 

“Benimle kimse oynamak istemiyor sanıyorum.” 

Ve bir kağıt daha… 

“Ben bazen neden böyle davrandığımı bilmiyorum.” 

O yazı Mert’e aitti. 

Kimse bilmedi. 

Ama Zehra Hanım anladı. 

Çünkü bazı cümleler… 

kim yazarsa yazsın, kendini belli eder. 

O gün, 

Zehra Hanım sadece öğretmenlik yapmadı. 

Dinledi. 

Anladı. 

Yargılamadı. 

Ve sınıfta bir şey değişti. 

Artık sadece ders anlatılmıyordu. 

Duygular da konuşuluyordu. 

Bir çocuk “üzüldüm” diyebiliyordu. 

Bir diğeri “ben de korktum”… 

Ve bu cümleler… 

sınıfın havasını değiştirdi. 

Çünkü paylaşılan her duygu, 

biraz hafifler. 

Mert zamanla daha da değişti. 

Artık bir şey yapmadan önce duruyordu. 

Düşünüyordu. 

Bu onun için yeniydi. 

Ama zor da olsa öğreniyordu. 

Bir gün, okul çıkışında… 

Esmeray yine yavaş yürüyordu. 

Ama bu kez yalnız değildi. 

Yanında biri vardı. 

İkisi de çok konuşmuyordu. 

Ama sessizlik bu kez ağır değildi. 

Yumuşaktı. 

Köyün toprak yolunda yürürken, 

rüzgâr hafif esiyordu. 

Esmeray ilk kez kafasını kaldırdı. 

Gökyüzüne baktı. 

Uzun zaman sonra… 

İçinde bir şey hafifledi. 

Çünkü artık yalnız değildi. 

Ve en önemlisi… 

artık kendini saklamıyordu. 

Ama hikâye burada bitmedi. 

Çünkü hayat… 

okuldan ibaret değildir. 

Bir gün, köyde bir etkinlik yapıldı. 

Tüm çocuklar sahneye çıkacaktı. 

Şiirler okunacak, oyunlar oynanacaktı. 

Esmeray’ın adı da yazılmıştı listeye. 

Önce korktu. 

“Yapamam” dedi. 

Ama Zehra Hanım diz çöküp ona baktı: 

“Yapmak zorunda değilsin… 

ama denemek istersen ben buradayım.” 

İşte o cümle… 

bir çocuğun hayatını değiştirebilir. 

Esmeray kabul etti. 

Sahneye çıktığı gün, 

elleri titriyordu. 

Kalbi hızlı atıyordu. 

Ama bu kez kaçmadı. 

Çünkü aşağıda biri vardı. 

Ona bakan… 

onu anlayan… 

Ve belki de ilk kez… 

onu gerçekten gören. 

Şiiri bitirdiğinde, 

alkışlar yükseldi. 

Ama en önemlisi alkış değildi. 

Onun içindeki sestir. 

“Ben yapabildim.” 

Mert de oradaydı. 

Alkışladı. 

Ama bu kez farklıydı. 

Sadece birini değil… 

değişimi alkışlıyordu. 

Kavaklıdere yine aynıydı. 

Aynı rüzgâr, aynı yollar… 

Ama çocuklar değişmişti. 

Çünkü biri korkusuyla yüzleşti. 

Diğeri davranışıyla… 

Ve ikisi de öğrendi: 

Güçlü olmak… 

başkasını küçültmek değil. 

Güçlü olmak… 

kendini değiştirebilmektir. 

Siyah Kalem: 

“Bazı hikâyeler mutlu sonla bitmez… 

ama doğru yerden devam eder.” 

Ve bazen… 

Bir çocuğun değişimi, sadece kendinde kalmaz. 

Kavaklıdere’de küçük şeyler fark edilmeye başladı. 

Eskiden okuldan dönen çocuklar sadece koşarak evlerine giderdi. 

Şimdi bazen duruyorlardı. 

Konuşuyorlardı. 

Birbirlerini dinliyorlardı. 

Bu, dışarıdan bakıldığında çok büyük bir şey değildi. 

Ama aslında en büyük değişimler böyle görünmez başlar. 

Zehra Hanım bir gün sınıfa aynalar getirdi. 

Küçük, elde tutulan aynalar… 

“Bugün,” dedi, 

“kendinize bakmanızı istiyorum.” 

Çocuklar güldü önce. 

Ama sonra herkes aynaya baktı. 

“Şimdi,” dedi Zehra Hanım, 

“o gördüğünüz çocuğa bir şey söyleyin.” 

Sınıf sustu. 

Çünkü insan… 

Kendine ne söyleyeceğini her zaman bilmez. 

Esmeray aynaya baktı. 

Uzun uzun… 

Sonra çok yavaş fısıldadı: 

“Artık korkmuyorsun.” 

Bu cümleyi ilk kez kuruyordu. 

Ama duydu. 

Ve bu… 

Yeterliydi. 

Mert de aynaya baktı. 

Başta gülümsedi. 

Sonra durdu. 

Gözleri biraz değişti. 

Ve o da ilk kez… 

Kendine bir şey söyledi: 

“Farklı olabilirsin.” 

Bu da bir başlangıçtı. 

Zaman geçtikçe, köydeki yetişkinler de bir şeyleri fark etmeye başladı. 

Çocuklar değişince… 

Evlerin içi de değişir. 

Bir akşam, Esmeray’ın annesi dikkat etti. 

Kızı artık sofrada daha uzun kalıyordu. 

Daha çok konuşuyordu. 

Eskiden “nasıldı günün?” sorusuna 

“iyi” deyip susan çocuk… 

Şimdi küçük küçük anlatıyordu. 

Bu, bir anne için büyük bir şeydi. 

Ama o da hemen anlamadı. 

Sadece hissetti. 

Çünkü bazı değişimler… 

Önce hissedilir. 

Mert’in evinde de farklı bir hava vardı. 

Eskiden daha sert olan sesi… 

Biraz yumuşamıştı. 

Bir gün annesi ona baktı ve sordu: 

“Bugün nasıldı?” 

Mert bu kez omuz silkmek yerine düşündü. 

“İyiydi…” dedi. 

“Farklıydı.” 

Bu kelime… 

Onun için yeniydi. 

Ama doğruydu. 

Okulda bir gün… 

Zehra Hanım tahtaya tek bir cümle yazdı: 

“Birine nasıl davrandığın, 

Kendine nasıl davrandığını gösterir.” 

Kimse hemen konuşmadı. 

Ama herkes düşündü. 

Çünkü artık bu çocuklar… 

Sadece duymuyor… 

Anlıyordu. 

Bahar geldi. 

Kavaklıdere’nin toprak yollarında papatyalar açtı. 

Ağaçlar yeşillendi. 

Ve çocuklar… 

Bahçede daha çok vakit geçirmeye başladı. 

Bir gün, büyük bir oyun kurdular. 

Herkes vardı. 

Koşanlar, gülenler, düşenler… 

Ama bu kez kimse yalnız değildi. 

Esmeray da vardı. 

Oyunun içindeydi. 

Koştu. 

Güldü. 

Hatta bağırdı bile. 

Ve o an… 

Kimse onun eski halini hatırlamadı. 

Çünkü artık o… 

O değildi. 

Mert de oyundaydı. 

Ama bu kez dikkat çeken şey sesi değildi. 

Davranışıydı. 

Bir çocuk düştüğünde… 

İlk o uzandı. 

“İyi misin?” dedi. 

Bu cümle basitti. 

Ama çok şey anlatıyordu. 

Gün batımında… 

Çocuklar yavaş yavaş evlerine dağıldı. 

Gökyüzü turuncuya döndü. 

Rüzgâr yine aynıydı. 

Köy yine aynıydı. 

Ama bir şey değişmişti. 

Ve bu değişim… 

Görünüyordu. 

Çünkü artık o köyde… 

Bir çocuk yalnız kalmıyordu. 

Bir çocuk sessiz kalmıyordu. 

Bir çocuk… görmezden gelinmiyordu. 

Ve belki de en önemlisi şuydu: 

Hiçbir şey mucizeyle değişmedi. 

Hiçbir şey bir anda düzelmedi. 

Ama biri gördü. 

Biri dinledi. 

Biri durdu. 

Ve bu… 

Yeterli oldu. 

Siyah Kalem: 

“Bir çocuk değiştiğinde… 

Dünya biraz daha iyi bir yer olur.” 

Günler geçtikçe Kavaklıdere aynı köy gibi görünmeye devam etti. 

Aynı yollar, aynı evler, aynı okul… 

Ama artık hiçbir şey tamamen aynı değildi. 

Çünkü bazı değişimler gözle görülmez… 

Ama hayatın içinde hissedilir. 

Esmeray artık bahçede kenarda oturan çocuk değildi. 

Bazen gülen, bazen koşan, bazen konuşan bir çocuktu. 

Ama en önemlisi… 

Kendisini saklamayan bir çocuktu. 

Mert ise artık kalabalığın içinde en çok bağıran değil… 

En çok düşünen çocuk olmuştu. 

Bazen duruyor, 

Bazen geri çekiliyor, 

Bazen de sadece dinliyordu. 

Ve bu, onun için yeni bir güçtü. 

Zehra Hanım bir gün sınıfın son dersinde tahtaya hiçbir şey yazmadı. 

Sadece sınıfa baktı. 

Uzun bir sessizlik oldu. 

Sonra yavaşça konuştu: 

“Burada öğrendiğiniz şey ders değil sadece…” 

Çocuklar sustu. 

“Birbirinizi görmekti,” dedi. 

“Dinlemekti… 

Ve bazen durabilmekti.” 

Kimse hemen cevap vermedi. 

Ama herkes anladı. 

Çünkü bazı şeyler anlatılmaz… 

Hissedilir. 

O gün okul çıkışında Esmeray ve Mert aynı kapıdan çıktılar. 

Yan yana yürüdüler. 

Artık aralarında o eski mesafe yoktu. 

Ama tamamen aynı da değillerdi. 

Çünkü bazı ilişkiler silinmez… 

Sadece değişir. 

Köyün toprak yolunda yürürken rüzgâr hafifti. 

Güneş yavaşça batıyordu. 

Esmeray bir an durdu. 

Gökyüzüne baktı. 

Sonra çok sakin bir sesle dedi ki: 

“Eskiden burası çok büyük gelirdi bana…” 

Mert sordu: 

“Şimdi?” 

Esmeray hafifçe gülümsedi: 

“Şimdi ben büyüdüm sanırım.” 

İkisi de sustu. 

Ama bu sessizlik boş değildi. 

Dolu bir sessizlikti. 

Çünkü artık anlatmaya gerek yoktu. 

Kavaklıdere aynı kaldı. 

Ama içindeki çocuklar değişti. 

Ve bazen en büyük değişim… 

Bir köyde değil, 

Bir sınıfta değil… 

Bir çocuğun içinde başlar. 

Ve orada büyür. 

Siyah Kalem: 

“Bazı hikâyeler bitmez… 

Sadece doğru yerden devam eder.” 

Yazdığım bu eseri yayımlanmasına onay veriyorum. 

Nazmiye Yılmaz  

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir