Oda soğuk. Tüylerin ürperiyor. İncecik ameliyat önlüğünü giymiş, yatağa oturmuş, sıranı bekliyorsun. Bu konuda St. Marien Hastanesi iyiymiş. Jinekoloğunun da burayla anlaşması varmış. Duvarda Meryem Ana’nın resmi asılı. Ne kadar masum gözüküyor. Onun üstünde de seninkine benzer bir şey var. Sadece daha uzun. Kucağında bebek İsa’yı tutuyor. Annesinin sıcak kucağında gözleri kapalı uyuyor. Meryem’in masumiyeti ona mı yansımış yoksa tersi mi, diye geçiriyorsun aklından. Beklemekten sıkılıyorsun. Daha yakından görmek için yatağından kalkıp resmin önüne gidiyorsun. Birden bu kadar masum oldukları için öfkeleniyorsun. İki bin bilmem kaç yıl önce yaşamış anneyle bebek… Hepsi bu. Sanki gerçek hayatta herkes masum. Puh! Hem ne diye bu resmi asmışlar buraya?
Kapı açılıyor, rahibe kıyafetleriyle hemşire giriyor. “Günaydın Bayan Ast. Yatağınıza geçin lütfen. Kan takviyeniz geldi. Evet, A Rh pozitif. Size serumla vereceğim.” Sesi sert ve emrivaki. Anlaşılan bu kilise hastanesi kadınların doğmamış bebeklerini sakat doğma ihtimali olsa da aldırmalarından pek hoşlanmıyordu. “Sizden önce gelen hemşire kan takviyesinden bahsetmedi. On dakika sonra kürtaj için odadan alınacağımı söyledi.” Sana Bayan Ast diye hitap ettiğini önce fark etmedin. Sonradan, “Hem benim adım Bayan Beck,” diyorsun. Orta yaşlı kadın yüzündeki mahkeme duvarı ifadesini değiştirmeden elindeki hasta raporlarına bakıp içine içine homurdanıyor. “Burası 118 numaralı oda değil mi?” diye daha çok kendine soruyor. Zaten sen de o an bu sorunun cevabını bilmiyorsun. Başını raporlardan kaldırmadan elindeki kıpkırmızı plastik poşetle tek kelime söylemeden çıkıyor. Ters gidiyor işte, her şeyin ters gidiyor, diyerek kendine bileniyorsun. O kanı sana verselerdi ölebilirdin; çünkü senin kan grubun B Rh negatif. Yine yalnız kalıyorsun soğuk odada. Kafan çok karışık. Korkuyorsun. Ya doktorun dediği ihtimalle doğarsa, nasıl büyütürsün onu? Daha yeni başladın doktora tezine. Kocan biraz daha dik durabilseydi başarabilirdin aslında. Soyağacına yakışmazmış. İstemiyordu işte. Hatalı, defolu, eksik hiçbir şeye tahammülü yoktu. İhtimaline bile. Kendi çocuğuna bile. Yine de kocanı kaybetmeyi göze alamıyorsun. Severek evlenmiştin. Ailesinden kabul görmek için bir sürü savaş vermiştin. Sen doktora tezine başladığında geçenlerde kahvaltı masasında kayınvaliden senin yüzüne değil kocasının yüzüne bakarak, “Artık ailemize yakışan bir gelin oldun. Bir de tek evladımıza soyağacımızı sürdüren bir bebek verirsen sen de bizdensin demektir,” deyince kendini uzun zamandır tadını bilmek istediği dondurma eline verilmiş bir çocuk gibi hissediyorsun. Ama tadı acı. Bedeller ödüyorsun, başarılarınla ölçülüyorsun, seni görmüyorlar. Onların istemedikleri şeylerden vazgeçmeni bekliyorlar. Dışarıya karşı mükemmel bir hayatın var. Bir elin yağda bir elin balda. Saygın bir ailenin gelinisin. Kocan desen genç kızların hayallerini süslüyor. Ve sana özeniyorlar.
Kocanı ofiste habersiz ziyarete gittiğinde hamile sekterinin yüzündeki mahcup, utangaç ifade aklına düşüyor. Hatta tebriklerine suçluluğa yakın bir sesle cevap veriyor. Ne zaman evlenmişti ki? Kocan hiçbir şey bahsetmemişti. Peki kocanın eli ayağı neden o kadar dolaşmıştı? Ofisine sık uğramadığından mı? Düşüncelerden kafan bulanıyor. Kendine sorduğun sorulardan kaçmak istiyorsun. Dünyada bir tek sen kalmışsın gibi hissediyorsun. İçin daralıyor.
Pencereden bakıyorsun. Hastanenin bahçesinde ağaçların altındaki banklara oturanları, yürüyenleri izliyorsun. Gözün tekerlekli sandalyedeki hasta kadının kucağında oturan çocuğa takılıyor. Kocası diye düşündüğün ve iki yaş büyükçe olduğunu tahmin ettiğin çocuk da hemen yanlarındaki banka oturmuş hep beraber el kol hareketleriyle bir şeyler anlatıp gülüyorlar. Kadın kucağındaki çocuğa bir kaptan aldıklarını elleriyle yediriyor. Kim bilir belki sadece dilimlenmiş elmalar. O kadarını göremiyorsun. Büyüğü annesine sarılıyor, eliyle yüzüne dokunuyor, kendi yüzüne çeviriyor, bütün dikkatinin onda olmasını istiyor. İçin sızlıyor.
Gözünün önüne bugünün sonu geliyor. Akşam karnın boş çıkıyorsun St. Marien’den. Kocan seni alıyor, evinize götürüyor. Yüzün sarımtırak. Arabada susuyorsun, ihtimalleri düşünüyorsun. Doktora tezini çoktan bitirdin. Artık kariyerinde seni yükseltecek merdivenler kalmadı. Ailesiyle birlikte Noel yemeği yiyiyorsunuz. “Peki niye yalnız hissediyorum?” diye sorarken sesini artık kısamıyorsun. Karnın o günden beri boş. İçin de. Çok aç olmana rağmen tabağındaki hindiyi didiklemekle yetiniyorsun. Acaba anne olmadan önce mi kesilmiştir, diye düşünüyorsun. Kayınvaliden yine ders verir gibi konuşuyor. Kocası ve kocan kafalarıyla onaylıyorlar. Bir zamanlar arabaların arkasında kafa sallayan plastik köpeklere benzetiyorsun onları. Kayınvaliden senden bahsediyor. Ne dediğini duymuyorsun çünkü yüzüne bakmıyor. “Yüzüme bak!” Kararlı bir ses tonuyla gözlerini ondan ayırmadan konuşuyorsun. Köpeklerin kafası aniden duruyor. Kayınvaliden bu sefer gözlerini senden kaçıramıyor. “Bıktım sizin iki yüzlülüğünüzden, örtbas etmelerinizden, yalanlarınızdan. Sekreterinden olan çocuğunu oğlunuza yakıştıramadınız mı?” Artık bas bas bağırıyorsun. Çıkıyorsun. Bir daha dönmüyorsun.
Düşüncelerinden sıyrılıyorsun. Kendini hastanede yeniden Meryem Ana’yla bebek İsa’nın resmini izlerken buluyorsun. Kocanın yurt dışındaki toplantı yüzünden yanında olamaması beklemediğin bir şekilde seni rahatlatıyor. Zaten sen ısrar etmiştin toplantıya gitmesini de. “İşte benim karım. Her zaman güçlü,” diyerek sarılmıştı sana.
Koridorda seni kürtaj için almaya gelen hemşireyle karşılaşıyorsun. Seni giyinik halde elinde çantayla görünce hafifçe gülümsediğini sadece ikiniz biliyorsunuz. Elin karnına gidiyor. Şefkatle okşuyorsun bütün ihtimalleri.
