Tuğçe Biryol: İçimde Çoktan Başlayan Bir Yaz Var

“Biraz yaz olsa geçer…” dediğimiz şey bazen hava değil, hayatın ağırlığıdır… Sıcakların beni zorlayacağını biliyorum. Bedenim bazen yazla aynı fikirde değil; çabuk yoruluyor, gölge arıyor, sessizlik istiyor. Ama zihnim… zihnim çoktan yazın içine yürümüş durumda. Çünkü insan sadece yaşadığı mevsimde bulunmaz; özlediği yerde de yaşayabilir. Ben şu an biraz orada hissediyorum kendimi. Henüz tam gelmemiş bir yazın eşiğinde, içimde çoktan başlamış bir mevsimi hissediyorum.

Yaz dediğiniz şey, sadece hava sıcaklığı veya deniz, kum, güneş değildir. Güneşle çalışanlardan olduğumu kabul ediyorum. Denize âşık olduğumu da kabul ediyorum. Yaz, insanın üzerindeki fazlalıkları attığı bir zamandır. Kışın kat kat giyindiğimiz gibi, duygularımızı da kat kat taşıyoruz sanki. Susuyoruz, erteliyoruz, içimize atıyoruz, hatta bazen kasvetli havalarla beraber depresyona giriyoruz. Ama yaz gelince bir şey çözülüyor bedenimizde. Sanki içimizdeki düğümler gevşiyor düzelen havalarla birlikte. Daha az düşünüyor, daha çok hissedebiliyoruz. İşte ben o hâli özledim. Fazla düşünmeden gülmeyi, plan yapmadan yürümeyi, hiçbir yere yetişmeye çalışmadan bir günü tamamlamayı…

Bir sahil hayal ediyorum. Abartılı bir tatil değil; kalabalık plajlar, yüksek sesli müzikler değil mesela. Daha sade bir an. Ayakkabılarımı çıkarıp kumlara bastığım o ilk temas… Ayağımın altındaki sıcaklık, bana hâlâ yaşıyor olduğumu hatırlatıyor. Denizin dalga sesi kulağıma geldiğinde, zihnimdeki kalabalık yavaş yavaş dağılıyor. Sanki biri “dur” diyor içimde. “Her şeyi çözmek zorunda değilsin.” “Biraz yavaşlamaya ne dersin?” İşte yaz, biraz da bu cümleleri duyabilmektir.

Yazın güzel havalarda “Böyle havalar yaşayasımı getiriyor.” diyoruz ya… Bu cümle boşuna kurulmuyor. Çünkü insan bazen sadece yaşamak ister. Büyük hedefler olmadan, büyük anlamlar yüklemeden, dinlenmeyi seçerek… Sadece nefes almanın bile yettiği anlar vardır. Yaz, işte bu anların mevsimidir.

Sıcaklar beni zorlayacak, evet. Belki dışarı çıkmak istemeyeceğim günler olacak. Belki güneş, herkes için neşe taşırken bana biraz yorgunluk getirecek. Ama burada bir seçim var. Hayatı sadece rahat olduğum zamanlarda mı yaşayacağım, yoksa zorlandığım anların içinden de bir güzellik çıkarabilecek güce sahip miyim?

İnsan çoğu zaman fark etmez ama mutluluk büyük anlarda değil, küçük detaylarda saklıdır. Bir pencereyi aralamak, içeri giren rüzgârı hissetmek… Soğuk bir suyun boğazından geçerken bıraktığı ferahlık… Akşamüstü güneşinin duvara vurup odayı turuncuya boyaması… Bunlar küçüktür, evet. Ama günbatımı gibi doğa olaylarını küçümseyen, bu güzellikleri kaçırır. Hayat zaten çoğu zaman böyle küçük anların toplamıdır.

Yaz akşamlarının ayrı bir dili vardır. Gündüzün yorgunluğu inerken, gece henüz başlamamışken… O arada bir yerde, insan kendine daha yakın hissedebilir. O saatlerde alınan kararlar daha sade olabilir, kurulan cümleler daha gerçek olabilir. Belki de bu yüzden yaz akşamlarını özlüyorum.

Sezen Aksu’nun Denge şarkısında dediği gibi “Ben tam kendime göre, ben tam dünyaya göre…” Hepimizin denize nazır kendine yakın olmaya, güzel bir günbatımında Sezen eşliğinde biraz sakinleşmeye ihtiyacı var bence.

Ama buradaki asıl meseleden bahsedeyim: Yazı beklemek mi, yoksa yazı başlatmak mı? Çoğu insan hayatını erteleyerek geçiriyor. “Şartlar uygun olunca…” diye başlayan cümleler kuruyor. Oysa şartlar nadiren kusursuz olur. Ve hayat, bekleyenleri değil, başlatanları hatırlar daima.

Ben artık beklemiyorum. Sıcaklar tam istediğim gibi olmasa da bedenim her gün aynı enerjide uyanmasa da… içimde küçük bir yaz başlatıyorum. Daha çok hissetmeye, daha az kontrol etmeye karar veriyorum. Her şeyi çözmeye çalışmadan, bazı anları olduğu gibi kabul etmeyi deniyorum. Çünkü gerçek özgürlük, dış koşullardan değil, gönlünüzdeki derin bir kabullenişten doğar.

Yaza özlem duymak, aslında hayata özlem duymaktır. Daha hafif olmaya, daha gerçek olmaya, daha sade yaşamaya… Ve bu özlem, görmezden gelinecek bir şey değildir aslında. Bu, bir çağrıdır. İçinizden gelen o sesi ciddiye almazsanız, zamanla susturursunuz. Ama sessizliği dinlemeyi bilirseniz… işte o zaman, hayat yavaş yavaş değişmeye başlar.

Belki siz de benim gibi bir pencerenin kenarında oturuyorsunuz. Belki dışarı bakıyor ama tam olarak bariyerleri aşamıyorsunuz. Sorun değil. Herkesin yazı aynı yerden başlamaz. Kimi denizde başlar, kimi bir cümlede…

Benimki satırlarda başladı.

Sorun kendinize; sizinki nerede başlayacak?

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir