Torosların Karı
Adana’da yaz, güneşin gökyüzünde durması değildi. Güneş sanki aşağı iner, sokakların arasına yerleşir, duvarlara, kaldırımlara, insanların omuzlarına dokunurdu. Öğle vakti asfaltın üzerinden yükselen sıcaklık uzaktaki evleri titreştirir, portakal ağaçlarının yaprakları bile gölge ararmış gibi birbirine sokulurdu.
On üç yaşındaki Mert, böyle günlerde arkadaşlarının çoğu gibi evde vantilatörün karşısında oturmayı isterdi.
Ama dedesi Hasan Usta’nın başka bir fikri vardı.
“Haydi bakalım,” derdi her sabah. “Dükkân kendi kendine açılmıyor.”
Dükkân dedikleri yer, eski bir apartmanın altında küçücük bir yerdi. Kapısının üzerinde yıllardır güneşte solmuş bir tabela asılıydı:
TOROS BİCİ BİCİ – HASAN USTA
Mert tabelaya her baktığında gülerdi.
“Dede, şu tabelayı değiştirelim artık. Instagram hesabı bile açarız.”
Hasan Usta kaşlarını kaldırırdı.
“Instagram kar getiriyor mu Toroslardan?”
“Hayır.”
“E, o zaman önce bici biciyi yapmayı öğren.”
Mert ortaokul yedinci sınıfı yeni bitirmişti. Karnesi iyiydi. Matematikten doksan iki almış, Türkçeden öğretmeninin beklediğinden daha yüksek not getirmişti. Yaz tatilinde tek isteği arkadaşlarıyla gezmek ve mümkün olduğunca geç uyanmaktı.
Fakat babası başka şehirde çalışıyor, annesi de gündüzleri bir tekstil atölyesine gidiyordu. Hasan Usta ise yetmiş iki yaşına gelmesine rağmen dükkânı bırakmıyordu.
Bu yüzden Mert, istemeye istemeye dedesinin çırağı olmuştu.
Sabahları önce nişastalı muhallebiyi hazırlarlardı. Hasan Usta ölçüyü göz kararı bilirdi. Mert her defasında şaşırırdı.
“Kaç gram koydun?”
“Yetecek kadar.”
“Dede, böyle tarif mi olur?”
“Olur. Kırk senedir oluyor.”
Muhallebi soğuyunca küçük küpler halinde kesilir, kaselere konurdu. Üzerine buz, şerbet ve pudra şekeri eklenirdi. Hasan Usta her kaseyi hazırlarken sanki çok önemli bir iş yapıyormuş gibi dikkat ederdi.
Bir gün Mert dayanamadı.
“Dede, sonuçta bici bici. Bu kadar ciddi olmaya ne gerek var?”
Hasan Usta elindeki kaşığı tezgâha bıraktı.
“Sen onun yalnızca bici bici olduğunu sanıyorsun.”
Sonra dükkânın önündeki tabureye oturdu. Mert de yanına geçti. Sokak öğle sıcağında sessizdi.
Hasan Usta, çocukluğunda bugünkü gibi her yerde buz fabrikaları ve soğutucular olmadığını anlattı. Torosların yükseklerinde kıştan kalan karın saklandığını, sıcak günlerde dağlardan ovaya indirildiğini, insanların o karla serinlediğini söyledi.
“Ben küçücükken,” dedi, “babanın büyük dedesi dağdan gelen karı görünce bayram etmiş gibi olurdu. Adana yanarken önüne bir tas kar gelmesi mucizeydi.”
Mert ilk kez telefonuna bakmadan dinliyordu.
“Gerçekten dağdan mı getiriyorlardı?”
“Gerçekten. Şimdi sen düğmeye basıyorsun, buz çıkıyor. O zaman bir avuç serinlik için insanların emeği vardı.”
O günden sonra Mert’in dükkâna bakışı biraz değişti.
Gelen müşterileri izlemeye başladı. Öğle arasında uğrayan belediye işçisini, torununu gezdiren yaşlı kadını, okuldan yaz kursuna giden çocukları… Herkes aynı küçük masalarda oturuyor, ilk kaşıktan sonra yüzünde aynı ferahlık beliriyordu.
Mert bir gün dükkânın önüne kendi yaptığı küçük bir karton astı:
“BİR KASEDE TOROS SERİNLİĞİ”
Hasan Usta yazıyı okuyup uzun süre sustu.
“Olmuş mu?” diye sordu Mert.
“Fena değil.”
Hasan Usta’nın dilinde “fena değil”, neredeyse “harika” demekti.
Mert bu kez gerçekten bir sosyal medya hesabı açtı. Dedesi önce homurdandı ama Mert eski tabelanın, buzla dolu kaselerin ve dedesinin ellerinin fotoğraflarını çekti. Altına da onun anlattığı Toros karı hikâyesini kısa kısa yazdı.
Birkaç gün içinde dükkâna daha önce hiç gelmemiş gençler uğramaya başladı.
Hasan Usta şaşkındı.
“Bunların hepsi nereden çıktı?”
“Instagram kar getirmiyor dede ama müşteri getiriyor.”
Hasan Usta kahkahayı bastı.
“Ulan çocuk, sonunda bana lafımı yedirdin.”
Yazın ortasında bir sabah Hasan Usta dükkâna gelmedi. Mert annesinden dedesinin gece rahatsızlandığını, doktorun birkaç gün dinlenmesini istediğini öğrendi.
Dükkânın kepengi kapalı kaldı.
Mert ilk gün sevineceğini sanmıştı. Nihayet arkadaşlarıyla çıkabilecekti. Fakat öğleye doğru kendini dükkânın önünde buldu. Solmuş tabelaya baktı. İçerideki sessizlik ona tuhaf geldi.
Anahtar cebindeydi.
Kepengi tek başına kaldırdı.
Muhallebiyi hazırlarken ilk kez dedesinin “yetecek kadar” dediği ölçüyü anlamaya çalıştı. Biraz fazla nişasta koydu, yeniden yaptı. Buzu hazırladı. Şerbeti kontrol etti.
İlk müşteri yaşlı bir adamdı.
“Hasan nerede?”
“Biraz dinleniyor. Bugün ben varım.”
Adam gülümsedi.
“Demek usta yetişmiş.”
Mert’in elleri titredi. İlk kaseyi hazırladı. Adam bir kaşık aldı, başını salladı.
“Dedeninki gibi.”
Mert o gün hayatında ilk kez aldığı bir nottan daha fazla sevindi.
Akşam kasayı kapatıp dedesinin evine gitti. Hasan Usta balkonda oturuyordu.
“Dükkânı açtım,” dedi Mert.
Hasan Usta şaşırdı.
“Tek başına mı?”
“Tek başıma.”
“Bici bici?”
“Bitti.”
Hasan Usta gözlerini kıstı.
“Şerbet?”
“O da bitti.”
“Para?”
Mert cebinden günün kazancını çıkarıp masaya koydu.
Hasan Usta paraya bakmadı. Torununun yüzüne baktı.
“Demek öğrendin.”
Mert başını salladı.
“Bici biciyi öğrendim.”
Hasan Usta gülümsedi.
“Onu demiyorum.”
Mert ne demek istediğini hemen anlamadı.
Yaz bitip okul açıldığında dükkân artık yalnızca Hasan Usta’nın dükkânı değildi. Mert derslerinden arta kalan cumartesi günlerinde dedesine yardım ediyor, gelen çocuklara Torosların kar hikâyesini anlatıyordu.
Bir gün Türkçe öğretmeni sınıfta “Bizi geçmişimize bağlayan bir şey anlatın” diye ödev verdi.
Arkadaşları eski fotoğrafları, aile yadigârlarını, köy evlerini anlattı.
Sıra Mert’e geldiğinde tahtaya çıktı.
Elinde hiçbir şey yoktu.
“Benim anlatacağım şey eriyen bir şey,” dedi.
Sınıf güldü.
Mert devam etti:
“Eskiden Toroslardan Adana’ya kar gelirmiş. İnsanlar o karla serinlermiş. Dedem bana bunu anlattı. Ben önce bunun sadece eski bir hikâye olduğunu sanıyordum. Sonra anladım ki bazı şeyler erise bile kaybolmuyor.”
Öğretmeni dikkatle dinliyordu.
“Peki ne kalıyor?” diye sordu.
Mert bir an düşündü.
“Birinin diğerine öğrettiği şey kalıyor.”
O cumartesi okuldan çıkar çıkmaz dükkâna koştu.
Hasan Usta tezgâhın başındaydı.
“Geç kaldın,” dedi.
“Ödev vardı.”
“Ne ödevi?”
Mert önlüğünü takarken gülümsedi.
“Seni anlattım.”
Hasan Usta cevap vermedi. Önündeki buzu küçük parçalara ayırmaya devam etti. Fakat Mert dedesinin yüzündeki belli belirsiz gülümsemeyi gördü.
Dışarıda Adana’nın sıcağı yine kaldırımları titretiyordu.
Mert iki kase hazırladı. Birini müşteriye uzattı, diğerini dedesinin önüne koydu.
Hasan Usta ilk kaşığı aldı.
“Nasıl?” diye sordu Mert.
Yaşlı adam gözlerini kapatıp serinliği ağzında bir an bekletti.
“Toroslardan yeni inmiş gibi.”
Mert güldü.
Dağların karı çoktan erimişti belki.
Ama dedesinden torununa geçen hikâye hâlâ serindi.
