Zübeyde Bayık

I. Duvarı Ören Eller: Bir İtirafın Anatomisi

“En büyük engel, engellenmektir.”

Eskiden, kaldırımlardaki o sarı izli yollara bakıp “Neden sadece bir grup için özel yol yapılıyor?” diye sorardım. Oysa o yollar bir imtiyaz değil, bir haktı. Şimdi önümde aşılmaz birer sur gibi yükselen o duvarları meğer zamanında kendi ellerimle örmüşüm: Düşünmeden, görmeden, anlamadan..

Bugün anlıyorum ki; engellilik bir etiket ya da bir kimlik değil, sadece bir ihtimaldir. Bugün yürüyorsun, yarın durabilirsin. Ama insan kalmak, her gün yeniden verilmesi gereken zorlu bir karardır.

II. Vicdanın Takvimi: Üç Gün Kırmızı, Üç Yüz Altmış İki Gün Karanlık

Takvimde 365 gün var ama bazı sorular sadece bir güne sığmıyor.

Senenin kaç günü bir engelliyle, elinden tutmak için değil de sadece insan olduğu için yan yana duruyoruz? Empati dediğimiz şey takvime işaretlenmez, ancak yokluğu her gün hissedilir.

Bir gün asansör bozulur, bir gün bir kapı dar gelir, bir gün birisi “bir basamaktan ne olacak” der… İşte o an anlarsın: Sorun bedenlerde değil, betonlaşmış düşüncelerde. Biz onları hayatın kenarına itiyoruz; sabırsızlığımızla, “sonra yaparız” dediğimiz düzenlemelerle ve o zehirli acıma duygumuzla.

III. Çantada Diploma, Cepte Umut: Görünmez Sınav

Engelli bir birey için sabah alarmı herkesten erken çalar. Çünkü onun için dışarı çıkmak sadece hazırlanmak değildir; bir strateji geliştirmektir. Asansör çalışıyor mu? Kaldırımda araba var mı? Otobüs şoförü rampayı açacak mı?

Diploması çantasında, umudu cebindedir ama ilk engel apartman kapısında başlar. İş başvurularında CV’ler değil, engeller okunur. “Biz sizi ararız” cümlesi, nezaketle paketlenmiş bir dışlanmışlıktır. Kimse açıkça söylemez ama o sessizlik bağırır: “Biz seni değil, engelini gördük.”

IV. Koridorun Sessizliği: Tavanda Büyüyen Sabır

Hastanelerin o bitmek bilmeyen koridorları, engelli bir kızın çocukluğunu saklar. Arkadaşları bahçede kahkaha atarken, o pencere kenarında kırılmamayı öğrenir. İnsan her kırıldığında ağlayamaz; bazen sadece susar ve büyür.

Zamanla şunu fark eder: Asıl yük tekerlekli sandalye değil, insanların ona biçtiği dar sınırlardır. O mucize istemez; sadece okuyabilmek, çalışabilmek ve kimsenin eline ihtiyaç duymadan yaşayabileceği bir sistem ister. Çünkü her beden yürüyebilir ama her ruh direnemez.

V. Kimliksizleşme: Engelli Bireyi Öldüren Kelimeler

10 Mayıs akşamı televizyonda “Hepimiz birer engelli adayıyız” nakaratı dönerken, sosyal medya sahte bir şefkatle dolup taşar. #Farkındayız etiketleri havada uçuşur. Ama 11 Mayıs sabahı o etiketi paylaşan elin sahibi, arabasını rampanın önüne park eder.

Markette yere bir bardak düşürdüğünde ismin silinir. Artık bir ismin yoktur. Çevredeki fısıltılar seni bir etikete hapseder: “Sakat kız.” Sanki hayallerin, acıların ve bir adın yokmuş gibi… Oysa senin bir adın var. Onların “zavallı” dediği şey, senin her gün yeniden inşa ettiğin onurundur.

VI. Büyük Çözüm: Masada Yoksak, Çözümde Yokuz

Uluslararası hak hareketinin o sarsıcı sloganı her şeyi özetler: “Bizimle ilgili olan hiçbir şey, bizsiz değildir!” Bir şehir planlanırken, bir kanun yazılırken masada engelli bireyin kendisi yoksa, o çözüm sadece yeni bir engeldir.

Mesele birinin elinden tutmak değil, kimsenin eline ihtiyaç duymayan bir dünya kurmaktır. Çünkü engelliler her gün var; ama bazıları sadece “özel günlerde” insan. Ben her gün buradayım. İsmimle, dirençle. Etiketlerin ötesinde, sizin ördüğünüz duvarlardan çok daha dimdik.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir