MAKALE YAZISI
Sevmek
İnsan dediğin varlık; etten ve kemikten ibaret, dar bir kafese sıkıştırılmış bir muamma değildir sadece. Kalp, biyolojik bir aygıt olarak göğüs kafesinin altında aralıksız kan pompalasa da onun asıl varoluş sebebi ve yaratılış gayesi sevmektir. Kalbi olduğu hâlde sevemeyenin acınası durumu; gözleri sapasağlamken dünyanın o muazzam güzelliklerine, rengârenk ufkuna kör kalması gibidir. Sevginin kuruduğu, teğet geçtiği bir toprakta en taze çiçekler solmaya, hayat o görkemli anlamını yitirmeye mahkûmdur. Aldığımız ve verdiğimiz her solukta gizlenen sevgi; insanın dünyadaki en saf, en masum ve en hakiki hâlidir.
Bedenimdeki o fiziksel eksikliğin, beni yeryüzüne bağlayan o kısıtlılığın acısını hissetmiyordum bile. Çünkü asıl kanayan yerim, asıl fırtınalar kopan yer ruhumdu. Ve o dilsiz ruhun acısını dindirecek, o derin yarayı saracak tek kutsal çare yine sevgiydi. Sevgi; hayatımın en tatlı, en büyülü şarkısı, imkânsız kılınmış her şeyi bir anda mümkün kılan o ilahi rüyası ve doğrudan kalbin derinliklerine doğru coşkuyla akıp duran sönmez bir ışıktı. Ben o ışığa tutundukça göğsümdeki o karanlık enkaz, yerini sonsuz bir gökyüzüne bıraktı.
Nitekim Reşat Nuri Güntekin, o ölümsüz eseri Çalıkuşunda kalbin bu ilahi sarhoşluğunu ne kadar da sarsıcı bir hakikatle dile getirmiştir:
“Sevmek denen şeyin rolü bu kadar insanı sarsıp titretecek bir şey olursa kendisi, kim bilir, neydi?”
İşte sevmek; insanı kendi dar kabuğundan çıkaran, o aşılmaz sanılan duvarları bir bir yıkan ve insanı kendi hakikatiyle yüzleştiren en büyük güçtür.
