Yalınayak Bir Bilgelik
“Ayakkabısı Olmayan Çocukla, Ayağı Olmayan Adamın Ortak Coğrafyası.”
Zihnimde bir anı canlanıyor, çocukluğumun o nasır tutmuş sabrından bir kesit… Sokaklarda yalınayak yürürdüm. Taşlar ayaklarımın altına birer iğne gibi batardı. Diğer çocuklar rugan pabuçlarıyla top peşinde koştururken, ben her adımda Tanrı’ya sorardım: “Neden ben?” Kendime acımak, dünyanın en tatlı zehriydi ve ben o zehri her gün yudum yudum içiyordum. Ta ki o köşedeki adamı görene kadar.
Bir battaniyenin altında, dizlerinin altı olmayan, toprağa basacak bir zerresi bile kalmamış o adam…
Ve yüzünde, bütün dünyayı kıskandıracak kadar sahici bir gülümseme. Yanına yaklaştığımda, benim saklamaya çalıştığım çıplak ayaklarıma bakıp “Üşüyor mu?”
diye sordu. Oysa onun üşüyecek bir ayağı bile yoktu. O gün bana hayatımın en büyük tokatını attı: “Sahip olmadıklarım için ağladığım her an, sahip olduklarımı harcıyorum.”
O an zihnimde bir deprem oldu. Fay hatlarım kırıldı. Ben ayakkabım yok diye dünyaya küserken, o adam dünyayı bacakları olmadan kucaklıyordu. Eksik olan ne bacaklardı ne de ayakkabılar; eksik olan, bakış açımızdı.
