RÖPORTAJ: HATİCE ÖZHAN

1-Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?

 Ben Hatice Özhan. Kalemle, kelimelerle ve hikâyelerle kurduğum ilişkiyi hayatın en temel anlama çabalarından biri olarak görüyorum. Yazma eylemi benim için yalnızca kurgusal dünyalar yaratmak değil; insan ruhunun en ücra köşelerine, aidiyet duygusuna, yalnızlığa, hafızaya ve coğrafyanın insanda bıraktığı izlere yakından bakma biçimidir.

Eserlerimde genellikle modern dünyanın hızından ve kalabalığından yorulmuş bireyin iç sesine kulak verir; onu tarihin, kadim mekânların ve köklü kültürel kodların sessizliğiyle buluşturmaya çalışırım. “Eski Zaman Gezgini”nde de Ciwan’ın şahsında aslında hepimizin içinde taşıdığı o “ait olma ve yuvayı arama” hissini, geçmişin süzgecinden geçirerek anlatmak istedim. Çocuk saflığını tarihsel bir bilinçle harmanlamak, yazarken en çok beslendiğim alanlardan biridir.

Kelimenin hakikatine, anıların saklı gücüne ve edebiyatın insanı iyileştiren, yavaşlatan o derin ritmine inanıyorum. Benim için yazar olmak, yalnızca bir hikâye anlatıcısı olmak değil; aynı zamanda zamanın kıyısında durup unuttuklarımızı bize yeniden hatırlatan sessiz bir tanık olmaktır.


2-Yazarlığa adım atmanızda ki asıl kırılma noktası ne oldu?

 Yazarlığa adım atmamdaki asıl kırılma noktası, hayatın koşturmacası ve modern dünyanın o yoran hızı içinde insanın unuttuğu, gözden kaçırdığı derin iç sesleri yeniden duyabilme ihtiyacım oldu.

​Çocukluğumdan beri hafızamda yer eden anıların, mekânların ruhunun ve zamanla kurduğumuz o kırılgan bağın sadece zihnimde kalmaması gerektiğini fark ettim. Özellikle modern hayatın bireyi sürüklediği yalnızlık hissi, aidiyet arayışı ve geçmişin kadim değerleriyle bugünün köprüsünü kurma isteği, beni kelimelerle düşünmeye ve yazmaya yönlendiren en temel kıvılcım oldu. “Eski Zaman Gezgini”ndeki Ciwan’ın kütüphanede o eski kitabı bulup zamanın dışına taşması gibi, benim için de yazmak; sıradan olanın ardındaki gizemi, hafızanın saklı katmanlarını ve insan ruhunun derinliklerini keşfetme arzusuyla başlayan geri dönüşsüz bir yolculuktu.

3-Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?

 Beni ilk kez kalemi elime almaya iten o özel an, aslında hayatın akışı içinde kaybolup gitmesini istemediğim anıların ve seslerin zihnimde birikmeye başladığı bir çocukluk ânıdır.

Bazen çok net hatırladığım küçük bir ayrıntı, örneğin geçmişin sokağında ya da okul bahçesinde rüzgârın savurduğu bir nesne, bazen de modern dünyanın koşuşturmacası arasında insanın içinde duyduğu o derin sessizlik… İşte bu anlar, zihnimde sadece bir hatıra olarak kalmak istemez, adeta kağıda dökülmek için ısrar ederdi. İlk kez kalemi elime aldığımda anladım ki yazmak; kaybolanı tutma, zamanın pasını silme ve içimdeki o sessiz kalabalığa bir ses verme çabasıydı. “Eski Zaman Gezgini”ndeki Ciwan’ın kütüphanede o eski kitabı bulup hiç beklemediği bir zamana ve dünyaya açılması gibi, benim yazmaya başlamam da ilk kelimenin kapağını aralamamla başlayan büyüleyici ve geri dönüşsüz bir yolculuk oldu.

4-Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?

Çocukluğumdaki ve gençliğimdeki okuma alışkanlıklarım, bugünkü yazım dilimin ve üslubumun en temel yapı taşlarını oluşturdu. O yıllarda okuduğum her metin, kelimelerin yalnızca birer araç değil, birer dünya, birer sığınak ve zamanı bükme biçimi olduğunu öğretti bana.

Çocukluk ve gençlik döneminde edebiyatla kurulan o saf ve merak dolu bağ, insanın kelimelerle olan akrabalığını ömür boyu şekillendiriyor. Metinlerimde sıkça yer verdiğim o iç gözlemsel derinlik, mekânların hafızasına duyduğum hassasiyet ve zamanın akışını yavaşlatma arzum, büyük ölçüde o ilk okuma deneyimlerimin mirasıdır. Hızlı tüketime karşı duran, satır aralarındaki sessizliği dinleyen ve modern dünyanın gürültüsünden uzaklaşarak insan ruhunun en ücra köşelerine bakan bir üslup benimsememde, o dönemin sükûnet dolu okuma ikliminin payı çok büyüktür.

5-Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?

 Yazarlığa karar vermem, tek bir ani olaydan ziyade, hayatın ve anıların zihnimde biriktirdiği tortuların zamanla bir araya gelmesiyle şekillendi.

Çocukluğumdan beri hayatın akışı içinde kaçıp giden anları, sesleri ve mekânların ruhunu sadece zihnimde tutmanın yetmediğini hissettiğim anlar, bu kararın en derin tohumlarını attı. Özellikle modern dünyanın yarattığı o yorucu hız ve bireyin içten içe yaşadığı yabancılaşma hissi, beni kelimelerle düşünmeye yönlendirdi. Geçmişin kadim sessizliğiyle bugünün köprüsünü kurma arzusu, yaşadığım her deneyimi, biriken her hatırayı ve insan ruhunun en ücra köşelerinde keşfettiğim incelikleri kağıda dökme ihtiyacını doğurdu.

Yazmak benim için bilinçli bir “karar”dan öte, içimdeki o sessiz kalabalığın dışarı çıkma, kaybolan zamanı ve hafızayı kelimelerle yeniden kurma biçimiydi. Yazarlığa adım atışım da hayatın süzgecinden süzülen o eşsiz anların kalbimde bulduğu karşılıktır.

6-İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?

 İyi bir yazar olmanın tek bir kalıbı veya mucizevi bir formülü yoktur; ancak edebiyat tarihi boyunca değişmeyen bazı temel hakikatler ve sanatsal disiplinler vardır. Bu soruya hem genel bir yazarlık felsefesi çerçevesinde hem de kendi yazarlık serüvenimden süzülen deneyimlerle yanıt vermek isterim.

​Yazmak, okumanın doğal bir sonucudur. İyi bir yazar; yalnızca kendi tarzındaki eserleri değil, felsefeden tarihe, sosyolojiden psikolojiye kadar pek çok alanı ve edebiyat klasiklerini titizlikle okumalıdır. Okumak, dilin imkânlarını ve kurgunun mimarisini kavrama sürecidir. Bununla birlikte yazar, çevresindeki dünyayı, insanların iç dünyasını, bir mekânın ruhunu ve zamanın akışını sıradan bir insandan farklı bir dikkatle izler. Detaylardaki gizli hikâyeleri fark edebilmek, metne derinlik katar. Taklitten uzak durup kendi sesini bulabilmek bu süreçte hayati önem taşır. Sözcükleri seçerken gösterilen özen, cümlenin ritmi ve anlatımın samimiyeti bir yazarın imzasını oluşturur. Ayrıca yazmak bir ilham patlamasından ziyade, sabırla yürütülen bir zanaattır; yazdıklarını defalarca gözden geçirmek, budamak ve yeniden inşa etmek bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır.

​Kendi yazarlık yolculuğumda benimsediğim ve Eski Zaman Gezgini gibi eserlerimi kaleme alırken de sadık kaldığım bazı temel yöntemler bulunmaktadır. Yazarken ilk kuralım, anlattığım coğrafyanın ve mekânın sesine kulak vermektir. Bir tarihsel kesiti ya da mekânı (örneğin Doğubayazıt’ı veya bir medrese avlusunu) kurgularken sadece görsel ayrıntılara değil, o mekânın taşıdığı yüzyıllık hafızaya, kokusuna ve atmosferine odaklanırım. Kurgumdaki her bir karakterin —ister Ciwan gibi arayış içinde bir çocuk, ister Zendo gibi sessiz bir ruh, ister Meko gibi öne çıkmak isteyen bir profil olsun— içsel motivasyonlarını ve kırılganlıklarını anlamaya çalışırım. Karakterleri sadece birer kurgu ögesi olarak değil, yaşayan ve hisseden bireyler olarak ele alırım. Metinlerimde çocuk saflığını veya basit bir zaman yolculuğu kurgusunu işlerken dahi arka planda varoluş, aidiyet, yalnızlık ve insan ilişkileri gibi felsefi temaları işlemeyi önemserim. Yüzeyde akan hikâyenin altında daima okura düşünecek bir alan bırakmayı hedeflerim. Modern dünyanın hızlı tüketim anlayışına karşı, yazma eylemini bir yavaşlama ve derinleşme imkânı olarak görürüm. Metnin ritmini, kelimelerin birbiriyle uyumunu ve anlatının masalsı/atmosferik tonunu korumak için yazım sürecini aceleye getirmeden, sabırla işlerim.

7-Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?

 İlk roman çalışmam olan “Çifte Yalnızlık”, yollara düşen, yazarlık serüvenimde kalemimi ilk kez bu denli uzun soluklu bir kurguyla buluşturan ilk eserimdir.

Bu ilk adımın ardından edebiyat yolculuğum farklı türler ve derinliklerle zenginleşerek devam etti. Sırasıyla kaleme aldığım diğer eserlerim şunlardır:

Loş Oda (Roman)

İran’ın İffetsiz Kadınları (Deneme)

Heybet (Roman)

Ekimin Onu (Roman)

Burada Zaman Öldü (Roman)

Ve son olarak okurla buluşan Eski Zaman Gezgini (Öykü)

8-Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?

Kitaplarımda ele aldığım konuları yazmaya yönlendiren en temel etken, insan ruhunun karmaşık yapısı, modern dünyanın bireyde yarattığı yabancılaşma ve hafızanın coğrafyayla kurduğu derin bağdır.

Çifte Yalnızlık, Loş Oda, Heybet, Ekimin Onu ve Burada Zaman Öldü gibi romanlarımda; insanın kendi iç dünyasıyla, toplumsal yapılarla ve zamanın yorucu akışıyla verdiği mücadeleyi, aidiyet arayışlarını ve unutulmaya yüz tutmuş insani gerçeklikleri merkeze alırım.

Son eserim Eski Zaman Gezgini’nde ise (öykü) olduğu gibi, çocuk saflığını tarihsel bir bilinçle ve kadim mekânların (örneğin Doğubayazıt ve bir medrese avlusunun) ruhuyla harmanlama arzusu ön plandadır. 

Beni yazmaya iten güç; hayatın akışı içinde kaybolup giden anları, sesleri, mekânların hafızasını ve insanın iç sesini yalnızca zihnimde tutmanın yetmediğini fark etmemdir. Geçmişin kadim sessizliğiyle bugünün köprüsünü kurmak, yaşanmışlıkların ve toplumsal meselelerin kelimelerle yeniden hayat bulmasını sağlamak benim için en temel yazarlık motivasyonudur.

9-Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu? 

 Kitaplarımdaki karakterlerin kaderini kurgularken, aslında bu iki yaklaşımın arasında, organik bir dengede ilerlemeyi tercih ediyorum.

​Yazım sürecine oturduğumda romanlarımın veya öykülerimin genel iskeletini, ana duraklarını ve varmak istediği felsefi ya da duygusal hedefi elbette önceden tasarlarım. Özellikle Çifte Yalnızlık, Loş Oda, Heybet, Ekimin Onu veya Burada Zaman Öldü gibi romanlarımda olay örgüsünün ve içsel dönüşümün yapı taşları zihnimde net bir haritaya sahiptir.

​Ancak yazma eylemi derinleşip kelimeler kağıda dökülmeye başladığında, karakterler yaşayan, nefes alan ve kendi sesini bulan varlıklara dönüşürler. Tıpkı son öyküm Eski Zaman Gezgininde Ciwan’ın kütüphanedeki o eski kitabın kapağını aralayıp kendi zamanından koparak Doğubayazıt’ın ve medresenin kadim atmosferine adım atması gibi… Karakterler bazen yazarın öngöremediği sapa yollara sapabilir, sıradan bir sahneyi beklenmedik bir derinliğe taşıyabilir ya da planladığınızdan çok daha farklı bir sessizlikle kendi kaderlerini çizebilirler.

​Benim için yazarın görevi, haritayı tamamen elinde tutmak katı bir diktatör gibi davranmak değil; karakterlerin o samimi ve içsel yürüyüşüne eşlik edebilmektir. Planlanmış bir iskeletin üzerinde, yazım anının o doğaçlama ve sezgisel büyüsüyle karakterlerin kendi yollarını bulmasına izin vermek, yazma sürecinin en büyüleyici ve en besleyici yanıdır.

10-Size ilham veren şeyler nelerdir?

Beni yazmaya ve kelimelerle yeni dünyalar kurmaya yönlendiren ilham kaynakları, hayatın hızlı akışı içinde çoğu insanın gözden kaçırdığı o sessiz ve derin detaylarda saklıdır. Coğrafyaların, eski yapıların, sokakların ve tarihin yeryüzünde bıraktığı izler benim için tükenmez bir kaynak sunar. Bir mekânın duvarına sinmiş olan yaşanmışlıklar zihnimde her zaman yeni bir hikâyenin kapısını aralar; nitekim Eski Zaman Gezgini öykümde Doğubayazıt’ın ve medresenin atmosferini örerken bu ruhu yakalamaya çalışmıştım.

​Bununla birlikte, günümüz insanının koşturmacası içinde yaşadığı yalnızlık, içsel arayışlar ve köklerinden kopma hissi; Çifte Yalnızlık, Loş Oda, Heybet, Ekimin Onu ve Burada Zaman Öldü gibi romanlarımın merkezinde yer alır. İnsanın kendi iç dünyasıyla yaptığı sessiz hesaplaşmalar beni en çok yazmaya motive eden unsurlardır. Çocukların o saf, önyargısız bakış açısını tarihsel ve felsefi bir derinlikle buluşturmak metinlerime taze bir soluk getirirken, masumiyetin ve merakın izini sürmek yazarken bana her zaman rehberlik eder.

​Başka hayatlara, felsefi metinlere ve edebi klasiklere dokunmak; kelimelerin ve cümlelerin o yavaş, sakinlik dolu ritmi en büyük güç kaynağımdır. Hayatın içinde kaybolup gitmesini istemediğim anları, sesleri ve duyguları kelimelerle ölümsüzleştirmek benim için en temel yaratma dürtüsüdür.

11-En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?

En çok üretken olduğum dönemler, genellikle dış dünyanın gürültüsünün azaldığı, zihnimin sükûnete erdiği ve iç sesimle baş başa kalabildiğim sakin zaman dilimleridir. Özellikle gecenin ilerleyen saatleri ya da sonbahar ve kış aylarının o derin, yavaş akan atmosferi, metinlerimin demini alması ve kelimelerin kendi kendine akması için bana en cömert alanları sunar.

Yazma konusunda beni en çok motive eden şey ise, hayatın akışı içinde kaybolup gitmesini istemediğim anları, insan ruhunun o sessiz çığlıklarını ve coğrafyanın hafızasında saklı kalmış izleri kelimelerle ölümsüzleştirme arzusudur. Modern dünyanın o yorucu ve hızlı temposu içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, aidiyet arayışlarını ve geçmişin kadim değerlerini bugüne taşıma ihtiyacı, kalemi elime her alışımda bana en büyük gücü verir.

12-Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?

Okuyucuların kitaplarımı, özellikle de son eserim “Eski Zaman Gezgini”ni okuması için en temel neden, onları modern dünyanın o yorucu ve hızlı temposundan uzaklaştırıp zamanın, hafızanın ve insan ruhunun derinliklerinde sakin bir yolculuğa çıkarmak istememdir. 

Kitaplarımda okuru sadece bir olay örgüsüyle baş başa bırakmıyorum; onları Ciwan’ın kütüphanede bulduğu o eski kitapla birlikte geçmişin kadim coğrafyasına, Doğubayazıt’ın taş sokaklarına ve İshak Paşa Sarayı’nın gölgesindeki medreseye konuk ediyorum. Okurlar, bu sayede hem fantastik bir zaman yolculuğuna tanıklık ediyor hem de tarihin ve mekânın ruhunu soluma fırsatı buluyor. 

Bunun yanı sıra romanlarımda ve öykülerimde işlediğim yalnızlık, aidiyet, köklerimizi arama hissi ve içsel dönüşüm temaları, her insanın kalbinde sessizce taşıdığı duygulardır. Okur, sayfaları çevirirken aslında kendi iç sesine, unuttuğu çocukluk saflığına ve saklı hatıralarına dair bir parça bulur. Hızlı tüketim kültürünün hâkim olduğu günümüzde, kelimelere özenle yaklaşan, okura acele etmeden düşünme, hissetme ve sükûnet bulma alanı tanıyan bir edebi atmosfer sunuyorum.

Eğer okur, sıradan olanın ardındaki gizemi keşfetmek, geçmişin kadim bilgeliğiyle bugün arasında sıcak bir köprü kurmak ve ruhuna iyi gelecek sakin, felsefi bir hikâyeye ortak olmak istiyorsa, kitaplarım bu yolculukta onlara sessiz ama derin bir yoldaşlık edecektir.

13-Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?

Kitaplarımda ele aldığım konuların ve vermek istediğim mesajların merkezinde her zaman insan ruhunun derinlikleri, modern dünyanın bireyde yarattığı yabancılaşma ve hafızanın coğrafyayla kurduğu o kırılmaz bağ yer alır. Çifte Yalnızlık, Loş Oda, Heybet, Ekimin Onu ve Burada Zaman Öldü gibi romanlarımda insanın kendi iç dünyasıyla, toplumsal yapılarla ve zamanın yorucu akışıyla verdiği mücadeleyi, aidiyet arayışlarını ve unutulmaya yüz tutmuş insani gerçeklikleri işlemeye çalışırım. Son eserim olan Eski Zaman Gezgini öykümde ise çocuk saflığını tarihsel bir bilinçle ve Doğubayazıt ile İshak Paşa Sarayı gibi kadim mekânların ruhuyla harmanlayarak okura bambaşka bir pencere açıyorum. 

Temel gayem; okuru modern dünyanın o yorucu ve hızlı temposundan uzaklaştırıp zamanın, hafızanın ve insan ruhunun katmanlarında sakin bir yolculuğa çıkarmaktır. Okurlarımı sadece bir olay örgüsüyle baş başa bırakmıyor; onları Ciwan’ın kütüphanede bulduğu o eski kitapla birlikte geçmişin kadim coğrafyasına, taş sokaklara ve medresenin avlusuna konuk ederek tarihin ruhunu soluma fırsatı sunuyorum. Eserlerimde işlediğim yalnızlık, aidiyet, köklerimizi arama ve içsel dönüşüm temaları, aslında her insanın kalbinde sessizce taşıdığı ortak duygulardır. Okur sayfaları çevirirken kendi iç sesine, unuttuğu çocukluk saflığına ve saklı hatıralarına dair bir parça bulsun isterim. Hızlı tüketim kültürünün hâkim olduğu günümüzde, kelimelere özenle yaklaşan, okura acele etmeden düşünme ve sükûnet bulma alanı tanıyan bir edebi atmosfer kurmak en büyük arzumdur. Sıradan olanın ardındaki gizemi keşfetmek, geçmişin kadim bilgeliğiyle bugün arasında sıcak bir köprü kurmak ve insanın ruhuna iyi gelecek sakin, felsefi bir hikâyeye ortak olmak kitaplarımın okura ulaştırmak istediği en temel mesajdır. 

14-Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?

Yazarlık yolculuğunun ve yazma eyleminin benim için en zor yanlarından biri, zihnimde berrak bir şekilde beliren o derin dünyayı, duyguyu ve atmosferi eksiksiz bir şekilde kelimelere dökebilmenin o hassas ve meşakkatli sürecidir. Bazen kelimelerin o anki yükü taşıyamayacak kadar hafif kalması, aradığınız cümlenin ritmini bulabilmek için saatlerce süren o sessiz bekleyişler yorucu olabilir. Ayrıca modern dünyanın koşturmacası ve gürültüsü içinde, metinlerimin demini almasını sağlayacak o sükûnet alanını korumak, içsel dünyamla dış dünya arasında doğru bir denge kurmayı gerektirir.

Bu zorluklarla başa çıkabilmemin en temel yolu, yazmayı bir zorunluluk değil, sabırla yürütülen sükûnet dolu bir zanaat olarak kabul etmektir. Acele etmeden, kelimelerin ve zamanın kendi akışına güvenerek yazmak en büyük sığınağımdır. Hikâyelerimin, karakterlerimin veya Eski Zaman Gezgini gibi eserlerimin ruhuna sadık kalabilmek için dış dünyanın hızından uzaklaşıp kendi iç sesime odaklanırım. Tıpkı metinlerimde ördüğüm o yavaş ve derin ritim gibi, yazma sürecindeki zorlukları da ancak sabırla, sessizlikle ve kelimelerin iyileştirici gücüne sığınarak aşarım. 

15-Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?

 Yazar tıkanıklığı yaşadığımde, bunu aşmanın en etkili yolunun kelimeleri zorlamak değil, aksine yazma eylemine biraz mesafe koymak ve zihnimi dinlendirmek olduğunu fark ediyorum. Zihnimin sıkıştığını veya cümlelerin akmadığını hissettiğim o anlarda masadan kalkar, uzun bir yürüyüş yapar ya da doğanın içinde sessizce vakit geçiririm. Dış dünyanın gürültüsünden uzaklaşıp yeni bir mekânın soluğunu hissetmek veya sadece okumak, o tıkanıklığı açan en güvenli yoldur. Bazen günlerce kalemi elime almadığım, sadece biriken anıları ve sessizliği demlenmeye bıraktığım olur; çünkü kelimelerin de insanlar gibi dinlenmeye, kendi seslerini yeniden bulmaya ihtiyaç duyduğunu bilir ve bu sürece sabırla eşlik ederim.

16-Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?

 Kitaplarımı okurlarla buluşturmak, edebiyat yolculuğumu ve düşüncelerimi paylaşmak adına imza günleri, söyleşiler ve edebiyat panelleri gibi buluşmalarda yer almaya özen gösteriyorum. Özellikle okurlarla yüz yüze gelmek, onların gözlerinde eserlerimin nasıl bir karşılık bulduğunu görmek ve coğrafyamızın, hafızanın ve insan ruhunun derinlikleri üzerine sohbet etmek benim için çok kıymetli bir deneyim. Bunun yanı sıra bağımsız medya platformlarında ve kültürel mecralarda yayımlanan denemelerimle, düşüncelerimi daha geniş kitlelerle paylaşma imkânı buluyorum. Yazmanın sadece masabaşında bitmeyen, aksine okurla kurulan o sessiz köprüyle tamamlanan bir süreç olduğuna inanıyorum; bu yüzden sesimi ve hikâyelerimi samimi bir dille okura ulaştırabileceğimiz her zemin benim için değerlidir.

17-Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir, bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?

 Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmaları, modern dünyanın her şeyi hızla tüketen ve yüzeyselleştiren gösteri toplumu dinamiklerinden uzak, sahici ve sakinlik barındırdığı ölçüde benim için büyük bir anlam taşıyor. Eğer bu buluşmalar magazinsel birer şovdan ya da gürültülü birer vitrinden ibaret kalmayıp gerçekten kelimelerin ve insan ruhunun derinliklerine sığınan samimi birer köprü kurabiliyorsa, edebiyatın asıl amacına hizmet ettiğine inanıyorum. Bu nitelikli ve gösteri tuzaklarından arınmış zeminlerde okurla yüz yüze gelmek, kitaplarımın sayfaları arasında sakin bir şekilde dolaşan o ruhun karşı tarafta nasıl bir yankı bulduğunu doğrudan gözlemleme imkânı sunuyor. Okuyucu açısından ise bu buluşmalar; dijital çağın ve hızlı tüketimin yarattığı yabancılaşmaya karşı bir duruş, yazarın zihnindeki coğrafyaya, hafızaya ve felsefi arayışlara ilk elden tanıklık etme fırsatı yaratıyor. Karşılıklı göz teması kurabildiğimiz, acele etmeden ve samimiyetle konuşabildiğimiz bu anlar, yazma eyleminin o yalnız ve meşakkatli yolculuğunu tamamlayan, hem bana hem de okura derin bir bağ ve iyileştirici bir sığınak sunan en kıymetli duraklardır.

18-Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?

Evet var. Varoluşçuluk felsefesine dayanan bir roman üzerinde çalışıyorum. Bu yeni çalışmamda, modern insanın içsel yabancılaşmasını, özgürlük yükünü ve anlam arayışını Sartre’ın ve varoluşçu geleneğin o derin, sarsıcı atmosferiyle harmanlayarak ele alıyorum. Masamda demlenen bu metin, karakterlerin kendi seçimleriyle yüzleştiği, hayatın dayattığı kalıplara karşı sessiz ama kararlı bir direniş gösterdiği felsefi bir derinlik taşıyor. Gelecekte ise insanın coğrafyayla, hafızayla ve zamanla olan ilişkisini farklı anlatı teknikleriyle, daha deneysel ve katmanlı bir dille inceleyeceğim yeni projelerin ve öykü taslaklarının zihnimde yavaş yavaş şekillendiğini hissediyorum. Yazmak benim için hiç bitmeyen bir arayış olduğu sürece, yeni coğrafyaları ve insan ruhunun henüz keşfedilmemiş ücra köşelerini kelimelerle aydınlatmaya devam edeceğim.

19-Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?

Okurdan aldığım ve beni en çok duygulandıran geri dönüşler genellikle kitaplarımın satır aralarındaki o sessiz hislerin birilerinin kalbinde birebir yankı bulduğunu fark ettiğim anlardır. Bir keresinde bir okurum, Çifte Yalnızlık ya da Loş Oda sayfalarında dolaşırken, uzun süredir kimseye anlatamadığı, kendi iç dünyasında saklı tuttuğu o derin yalnızlık hissinin romanın karakterleriyle birlikte birden bire görünür olduğunu söylemişti; bu bana yazmanın ne kadar iyileştirici ve ortaklaştırıcı bir bağ olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı.

20-Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına öncelikle tavsiyem, kelimelerin ve hayatın o yavaş, demlenen ritmine sabırla ayak uydurmalarıdır. Yazmak, dış dünyanın o gürültülü ve hızlı temposuna kapılmadan, insanın kendi iç sesine ve coğrafyanın hafızasına kulak vermesini gerektiren uzun soluklu bir zanaattır. Bu yolda en önemli adım, bıkmadan ve severek okumaktır; çünkü iyi bir yazar olmak, ancak yazarların ve düşünürlerin zihin dünyasında derinlemesine gezinebilmekle başlar. Adayların başkalarının sesini taklit etmekten kaçınıp kendi özgün seslerini bulmaları, yazdıkları metinlere o sahici ruhu kazandırır. Hızlı tüketim kültürünün ve popüler olanın baskısına boyun eğmeden, kelimelere özenle yaklaşmak, sabırla silmek, yeniden yazmak ve metnin demini almasına izin vermek gerekir. Edebiyat, aceleye gelen ya da anlık heveslerle yürütülen bir yarış değil, insanın kendi içindeki ve dünyadaki gizemi keşfetme yolculuğudur; bu yüzden yazar adaylarının en büyük rehberi kendi sezgileri, sabırları ve kelimelere duydukları samimi inanç olmalıdır.

YAZAR: HATİCE ÖZHAN

1984 yılında Doğubayazıt’ta doğan Hatice Özhan; Van Yüzüncü Yıl, Anadolu ve İstanbul üniversitelerindeki öğrenimlerinin ardından gazetecilik, muhabirlik ve editörlük yapmış, hâlen özel eğitim alanında uzman öğretici olarak görev almaktadır. Özgür Gündem ve Gazete Duvar gibi mecralardaki yazılarının yanı sıra Çifte Yalnızlık, Loş Oda, İran’ın İffetsiz Kadınları, Heybet ve Ekimin Onu dâhil olmak üzere beş kitaba imza atmıştır. İnsan ruhunu, yalnızlığı, mekânın hafızasını ve toplumsal meseleleri felsefi bir derinlikle ele alan yazar, edebi ve düşünsel yazım çalışmalarına aktif olarak devam etmektedir.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir