Bir ömrün iki yarısı
Rojda Aydın
Şehrin en sakin köşesi sayılan eski çınarın altındaki karşılıklı iki banka, günün belirli saatlerinde iki yabancının kalbini taşıyan sessiz bir sahneye dönüşmüştü. Her akşamüstü saat beşte, hafifçe esen rüzgâr çınarın yapraklarını hışırdatırken, Hicran aynı adımlarla köşeden görünürdü. Elinde ince kapaklı eski bir kitap olurdu ama o kitabın sayfaları dokunulmadıkça sararırdı; çünkü Hicran okumaya değil, görmeye gelirdi. Görmek istediği tek şey ise karşı bankta oturan adamdı: Hazar.
Hazar’ın elinde çoğu zaman boş bir defter bulunurdu. Defterin sayfaları, kaleminin ucuyla tanışmak için sabırsızlansa da, Hazar kelimeleri yazmaktan çok saklıyordu. Hicran’ı her görüşünde kalbinin içindeki kelimeler bir anda çoğalıyor ama hiçbiri uygun bir cümle oluşturamıyordu. Bu yüzden yazmamayı tercih ediyor, defterini ona bakarken bir kalkan gibi dizlerine yaslıyordu. Çünkü bazı duygular, kâğıtla değil, gözle ifade edilirdi.
İlk karşılaşmalarında ikisi de birbirini görmezden gelmiş, gözlerini yere indirmişti; fakat ertesi gün aynı saatte yine oradalardı. Tesadüfün bu kadar ısrarcı olması, kaderin parmak izi gibiydi. Üçüncü gün Hicran kitabını açmış gibi yapmış, sayfa çevirme sesinin arasında Hazar’ın bakışını hissedip istemsizce gülümsemişti. Hazar ise o gülümsemeyi saklayabilmek için başını eğmiş ama içten içe ilk kez bir hikâyenin içine çekildiğini anlamıştı.
Artık bakışları daha uzun sürüyor, kim daha önce gözünü kaçırırsa kaybetmiş oluyordu. Bir akşam, çınarın gölgesi gözlerinin üzerine düşerken bir yaprak süzülüp Hicran’ın omzuna kondu. Hazar, tereddütle uzanıp yaprağı aldı. Parmaklarının hafifçe birbirine değdiği o an, iki yüreğin arasındaki mesafenin ne kadar küçük kaldığını gösteren kısacık bir kıvılcım oldu. Hicran geri çekilmedi; Hazar da elini hızlıca toplamadı. Çınarın uğultusu bile susmuştu. O temas bir itiraf değildi ama itirafın nefesiydi.
Bir gün yağmur erken bastırdı. Hicran her zamanki saatte geldi ama karşı bank boştu. O boşluk, yıllardır yaşadığı bütün yalnızlık hatıralarını yüzeye çıkaracak kadar büyüktü. Yağmur bankın demirlerini sırılsıklam yaparken Hicran sıkıca sarıldığı hırkanın içinde üşüdü. “Demek geldim sanmıştım,” diye düşündü, “meğer alışmışım.” Ertesi gün Hazar, saçlarında kurumuş yağmur izleriyle geldiğinde bakışlarında özür değil, açıklama bile gerektirmeyecek bir mahcubiyet vardı. Hicran gözlerini hafifçe kısmış, sonra gülümseyerek tüm sitemini rüzgâra bırakmıştı.
Zaman ilerledikçe iki banka değil, tek bir sessizlik alanı oluştu. Hazar bazen defterini açar ama yine hiçbir şey yazmazdı. Çünkü Hicran’ın varlığı bütün cümleleri bozuyor, tüm duyguları tek bir sessizde topluyordu. Hicran ise kitabını açtığında, sayfalara düşen gölgesinin yanında Hazar’ın siluetini fark eder, okuduğunu sanırken aslında onun nefesini dinlerdi.
Günlerden bir gün, Hazar defterinden kopardığı küçük bir kâğıda iki kelime yazdı:
“Yarın burada mısın?”
Kâğıdı iki bankın arasına bıraktı. Hicran kâğıdı almadı. Sadece başını kaldırıp gözlerinin içiyle “Evet,” dedi. Gözlerin kelimesiz konuşabildiğini ilk kez o gün anladılar.
Akşam olduğunda Hicran, o kâğıdı çantasına koydu. Açık bir teklif değildi bu, bir itiraf da değildi; ama sessiz aşklar bazen en büyük sözleri birkaç harfle verir.
O günden sonra aynı saatte, aynı yerde hep buluştular. Artık konuşmadan yan yana oturuyor, aynı martıya aynı anda gülüyor, çınarın dökülen yapraklarını paylaşır gibi birbirlerinin sessizliğini paylaşıyorlardı.
Hicran’ın her gün beşte geldiği çınar altındaki o eski meydan, aslında bir adamın yıllardır taşıdığı bir sırrın sessiz tanığıydı. Hazar, karşı bankta oturup onu izlerken yalnızca o güne ait duygularını taşımıyordu; çocukluğundan beri kalbine saplanmış bir hikâyeyi de saklıyordu. Hicran bunu bilmiyordu. O bankın gölgesine oturan adam, onu ilk kez orada görmemişti. Çok daha önce, çok daha kırılgan bir günde tanımıştı onu.
Hazar 10 yaşındayken babasını kaybetmişti. Mezar taşlarının gri sessizliğinin içinde, yağmurun toprağa karıştığı o ağır gün, küçük bir kız elinde beyaz bir mendille yanına yaklaşmıştı. Gözleri korkuyla parlıyor ama bir çocuk için şaşırtıcı bir olgunluk taşıyordu. “Ağlama,” demişti ince ve titrek bir sesle. “Toprak kötü bir yer değil. Çiçekler ordan çıkıyor ya… Belki babanın gülüşü de çiçek olur.”
Hazar o gün ilk kez gülümsemişti.
O küçük kızın adı Hicran’dı.
Ama hayat, iki çocuğu aynı sokakta buluşturacak kadar cömert davranmamıştı. Hazar ailesiyle şehir değiştirmiş, yıllar boyunca o mezarlıktaki küçük kızın yüzünü, sesini, elindeki beyaz mendili hafızasına kazıyıp büyümüştü. Aşık olmak için bazen aynı yaşta olmak gerekmezdi; bazen çocuk kalbinin attığı tek an, bir ömrün yönünü belirlerdi.
Yıllar sonra şehre geri döndüğünde, ilk yaptığı şey mezarlığa gitmek oldu. Mendilli kızı bulmak için… Ama çocukluk yüzleri büyüyünce değişirdi; birini hatırlamak kolaydı, bulmak ise neredeyse imkânsız. Hazar da yıllarca aradı, soramadı, utanıp çekildi. Ta ki bir gün çınarın altından geçerken Hicran’ı fark edene kadar… Yüzünün hatları büyümüş, gözleri değişmiş ama o bakışta, o mendil uzatan sıcaklıkta bir şey vardı: Hazar, onu tanıdı.
Fakat nasıl gidip “Sen benim 10 yaşımdaki mucizemsin,” diyebilirdi?
Bu yüzden karşı bankta sessizce oturdu.
Günlerce, aylarca…
Korkusundan değil, kalbinde yıllar önce başlayıp büyümüş o duygunun saygısından.
Hicran artık yetişkin bir kadındı; ona yaklaşmak için acele etmenin yanlış olduğunu düşünüyordu.
Bazen bir insan, sevdiğine yaklaşmayı erdem zanneder; uzak durmayı ise sadakat.
Hicran, Hazar’ın bu derinliğini bilmiyor, onu o bankta yeni tanıdığını sanıyordu.
Her gün aynı saatte gelişine anlam veremiyor ama hoşlanıyordu.
Hazar’ın bakışları onda bir güven ve tanıdıklık hissi uyandırıyordu, adını açıklayamadığı bir yakınlık…
Bir gün rüzgâr bir yaprağı Hicran’ın dizine bıraktığında Hazar uzanıp yaprağı aldığında, parmakları birbirine değmişti. Hicran o temasta bir sıcaklık hissetmiş; fakat Hazar o anda yıllardır aradığı çocuğa gerçekten dokunduğunu anlamıştı.
Fakat sırrını söylemedi.
Hicran’ın gözlerinde bilinçsizce büyüyen bu bağın “acı bir hatıraya” dönüşmesini istemiyordu.
Aşkın en sessiz hâli buydu:
Hem bulmak, hem saklamak.
Günler sonra, Hicran ilk defa ona dönüp fısıldadığında:
“Biz ne zaman olduk, Hazar?”
Hazar’ın içine 10 yaşındaki çocuk doldu.
Titreyen bir nefes aldı ve gerçeğin sadece izin verdiği kadarını söyledi:
“Sen ilk kez başını kaldırıp bana baktığında… belki de çok daha önce.”
Hicran bunun ne demek olduğunu anlayamadı ama Hazar’ın gözlerinin içindeki çocukluk kırığını sezdi.
Gerisini zaman gösterecekti.
Ve Hazar biliyordu:
Bir gün Hicran gerçeği öğrendiğinde, aşkları yalnız iki bankın değil, iki ömrün hikâyesi olacaktı.
Akşamüstü güneşi çınarın gövdesinden süzülürken, Hicran her zamanki saatinde bankına oturdu.
Ama bugün Hazar gelmemişti…
Saat beşi çoktan geçmişti.
Gölge uzuyor, rüzgâr sertleşiyor, Hicran’ın içindeki sabırsızlık büyüyordu.
Tam kalkacakken, Hazar köşeden göründü.
Yavaş yürüyordu, sanki içi dolu, sanki konuşmak zor ama şart…
Hicran gülümsedi,
Ama Hazar’ın yüzünde alıştığı o yumuşak huzur yoktu.
Geldi, bankın ucuna oturdu, derin bir nefes aldı.
Hicran’ın kalbi hızlandı.
“Hazar… iyi misin?” diye fısıldadı.
Hazar gözlerini kapadı. Birkaç saniye, sanki yıllardır sakladığı her şey boğazına düğümlendi.
Sonra cebinden çok eski, sararmış bir beyaz mendil çıkardı.
Hicran, o mendilin eskiliğine, köşesindeki ufacık işleme desenine baktığında kalbinin içinde bir kapı aralandı ama anlam veremedi.
“Mendil mi bu?” dedi şaşkınlıkla.
Hazar başını salladı.
“Seni tanıdığımdan çok daha önce tanıdım ben seni Hicran.”
Hicran’ın nefesi kesildi.
“Ne demek istiyorsun?”
Hazar’ın sesi titriyordu…
“Hicran… ben seni 10 yaşından beri seviyorum.”
Hicran’ın gözleri büyüdü.
“Hazar, biz… o zaman nerede tanıştık ki?”
Hazar mendili avuçlarının arasında açtı.
O günkü gibi tertemiz değildi ama üzerinde hâlâ çocuğa ait bir iyilik kokusu vardı.
“Babam öldüğünde… mezarlıkta. Ben ağlarken yanıma gelen küçük bir kız vardı. Elinde böyle bir mendil vardı. Bana ‘Babanın gülüşü çiçek olur belki’ diyen…”
Gözleri doldu.
“O sensin, Hicran. Senin sesin, senin gözlerin… ben seni o gün gördüm ve hiçbir zaman unutmadım.”
Hicran’ın boğazı düğümlendi.
Eli titredi.
“Ben… ben bir çocuğum sadece… hatırlamıyorum bile…”
Hazar devam etti, nefes nefese:
“Yıllarca aradım seni. Yüzünü hafızamda tutmak için her gece aynı cümleyi tekrar ettim. O mendili sakladım çünkü seni bulduğumda diyecektim ki: ‘Ben seni hiç kaybetmedim.’ Ama bulduğumda… büyümüşsün. Hayatın değişmiş. Kimliğin değişmiş. Ben nasıl gelip ‘Ben seni çocukken sevdim’ diyebilirdim? Bu yüzden karşı bankta oturdum. Sana yaklaşmayı hak edene kadar bekledim.”
Hicran’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Titreyen bir nefesle fısıldadı:
“Bunca zaman… beni bulmak için mi…?”
“Evet,” dedi Hazar.
“Seni sevebilmek için önce büyümemi bekledim.”
Hicran’ın kalbi, göğsünde yerini unuttu sanki.
Tüm yalnızlığı, tüm kırıkları, tüm geçmişi bu sözlerle eridi.
Mendili elinden aldı.
Yavaşça…
Tıpkı çocukluğunda ona yaptığı gibi… Hazar’ın gözlerini sildi.
“Ben bir çocuğu değil…” dedi fısıltıyla,
“Senin şu anki hâlini sevdim. Ama bir insanın bir kalpte bu kadar uzun süre tutulması… bu, ömrümde duyduğum en büyük aşk.”
Hazar’ın yüzü bu cümlede çözüldü.
“Affedebildin mi beni? Söylemediğim için…”
Hicran başını iki yana salladı.
“Seni affetmeyi geçtim Hazar… seni yeniden severim ben.”
Ve ilk kez sarıldılar.
Sessizce.
Yılların açığını kapar gibi, iki omzu tek bir kalbe sığdırır gibi…
O günden sonra banklar artık iki yabancının değil, iki ruhun evi oldu.
Her akşam aynı saatte gelmeye devam ettiler ama bu kez yan yana oturarak…
Ellerini gizlemeyerek, gülüşlerini saklamayarak, kalplerini susturmadan…
Bir gün Hazar, Hicran’ın avucunu tuttu ve çocukluğunda söyleyemediği cümleyi nihayet söyledi:
“Ben o gün mezarlıkta babamı kaybettim… ama seni buldum. Şimdi ise seni kaybetmemek için buradayım.”
Hicran gülümsedi.
“Seni kaybetmek yok Hazar… ben artık senin yanındayım.”
Çınarın gövdesine birlikte yaslandılar.
Rüzgâr saçlarını birbirine karıştırdı.
Güneş batarken Hicran başını Hazar’ın omzuna bıraktı.
Hazar da yıllardır sakladığı o çocuk kalbi ilk kez huzura kavuştu.
Ve o gün, iki bankın hikâyesi değişti:
Artık karşılıklı iki bank değildi.
Bir ömrün iki yarısı yan yana oturuyordu.
