Hiçlik.. Ramazan Dağaloğlu

  1. Eser sahibi kimdir? Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

Adım Ramazan Dağaloğlu. 1976 yılında Çorum/Sungurlu’da doğdum. İlk öğrenimimi burada tamamladıktan sonra orta öğrenim yıllarımı Kastamonu’da, yatılı bir okul olan Göl Öğretmen Lisesi’nde geçirdim. Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun olduktan sonra 2001 yılında meslek hayatıma başladım. 25 yılı aşkın süredir Türkiye’nin farklı bölgelerinde eğitmenlik yapıyorum, şu an Antalya’nın Alanya ilçesinde yaşıyorum ve bir çocuk babasıyım.

  1. Hayatınızın dönüm noktaları, yazarlığa yönelmenizde etkili olan olaylar nelerdi?

En önemli dönüm noktam, yedi yıl süren yatılı okul deneyimimdir. Bu süreç, insanı derinlemesine gözlemleme imkânı bulduğum; yalnızlık, direnç ve kabulleniş kavramlarıyla çok erken yaşta tanıştığım bir dönem oldu. Bu erken büyüme zorunluluğu ve şahit olduğum hayatlar ve bu hikayelerin herkes tarafından bilinmesi gereğine duyduğum inanç beni yazmaya itti.

  1. Yazarlık serüveninizde kaleme aldığınız ilk eser mi? İlk eseriniz neydi?

İlk eserim “Hiçlik”, okuyucuyla buluşan ve bu derin varoluşsal süreci işlediğim önemli bir eserimdir. Birkaç yazı karaladığım oldu; ancak Hiçlik yayımlanan ilk eserimdir.

  1. Bu ilk adım size ne hissettirdi?

Bu kitap, karanlık bir yolda tek başına kalan küçük yolcuların kendini bulma çabalarını ve herkesi esir alacak olan o “hiçliğe” genç yaşta yakalanışlarını anlatıyor. İşte bu ilk adım, hikayelerini anlatamayan o görünmez kahramanların sesi olarak bana haklı bir gurur hissettirdi.

  1. Eserlerinizde tekrar eden temalar ya da sizi yansıtan karakterler var mı?

Evet, eserlerimde özellikle yalnızlık, erken yaşta olgunlaşma, toplumsal adaletsizlikler, içine düşülen hiçlik ve akabindeki kaçınılmaz “kabulleniş” temaları tekrar eder. Karakterlerim genellikle toplumun görünmez kıldığı, masumiyetini korumaya çalışırken hayatın gerçekleriyle hırpalanan insanlardan oluşur.

  1. Kendinizi yazdığınız karakterlerde bulduğunuz olur mu?

Bu kitabı yazarken kendimi Mustafa’nın o mahzun sessizliğinde, her “Neden bu kadar sessizsin?” sorusuna verdiği o kaçamak “Benim mizacım böyle.” cevabında kendimi bulduğum oldu. Ancak kitabı yazarken Mustafa kendi yolunu yürüyen, kendi hikâyesini yazan bağımsız bir ruh haline gelmişti.

  1. Bugüne kadar yayımlanmış kitaplarınızdan kısaca bahseder misiniz?

Bu yayımlanan ilk kitabım. İkincisini halen yazmaktayım. Bu ilk kitabım “Hiçlik”, sadece bir çocuğun büyüme hikayesi değil, aynı zamanda toplumun en alt katmanlarında yaşayan, görünmez binlerce çocuğun ortak haykırışı olma niteliğindedir. Hem ilkokulda okuyup hem de ayakkabı boyacılığı yaparak çocukluğunu geçirmekte olan bir kahramana ayakkabılarını boyarken ilk okul öğretmeni tarafından uzatılan bir zarf ile açılan belirsiz bir pencerenin hikayesidir. Çalışmak zorunda kalarak hayatın yükünü az da olsa hisseden bir çocuğun o zarfla değişen yolunun, küçük yaşta ailesinden kopmasının, çocukluk masumiyetinin kayboluşunun, varoluşsal sıkıntılarının ve çaresiz kabullenişinin acı resmidir. En sonunda da derin bir mezar kazıp zaten ölü doğmuş çocukluğunu toprağa veren yedi perdelik bir oyunun anlatısıdır.

Eserde, aile olma, çocuk emeği, hayvan sevgisi, yalnızlık, var olma çabası gibi bir takım evrensel olgular da işlenmektedir. Bu olgulardan birisi de aidiyet kavramıdır. Karakter ne tam anlamıyla geldiği kasabaya ne de içine itildiği o yatılı okul kurumsallığına aittir. Kışlarını yatılı okulda geçiren yaz tatillerini ise farklı yerlerde çalışarak geçiren karakter bu iki dünya arasında sıkışıp kalır ve zamanla bir boşluğa düşer. Bu farklı dünyalarda insan kalabilme çabası her zaman ön plandadır. Yaşadıkları ve gördükleri karşısında ruhunu korumak için elinden geleni yapar ve derin bir sessizliğe gömülür. Bu sessizlik, o derin hiçliğin dışa vuran belirtileridir.

  1. Bu kitapların sizin için anlamı nedir?

Benim için bu kitap, kendi iradesi dışında şekillenen şartlar içinde insanın verdiği ve bedeli ağır olan mücadelenin gerçekçi bir sahnesidir. Bir “başarı destanı” değil, bir ruhun kaçınılmaz dönüşümünün anlatısıdır. Bu, çok zorlu bir olgunlaşma sürecidir. İnsanın kendi sınırlarını, çaresizliğini ve dünyanın kayıtsızlığını kabul ettiği o an, “hiçlik” makamına erdiği andır. Bu noktadan sonra kişi, “insan kalabilmenin” zorluğunu bilerek, kendi iç dünyasında sessiz ama onurlu bir hayat kurmaya çalışır. Bu kitap benim için bir manifestodur. Anlamı buradan gelir.

  1. Yazarken size ilham veren şey nedir?

Benim için en büyük ilham kaynağı, toplumun kıyısında kalmış, sesini duyuramayan ve sistemin içinde adeta birer “sayı” haline getirilmiş insanların sessiz çığlığıdır. Özellikle yatılı okul gibi kapalı kutu ortamlarda, küçücük yaşta devasa sorumluluklar ve yalnızlıklarla baş başa kalan çocukların o vakur ama kırgın duruşu ve yaz tatillerini çalışarak geçiren çocukların dramlarını gözlemlemem kalemi elime alma nedenidir.

  1. Bir fikri yazıya dönüştürmeye iten duygu ya da an nedir?

Beni yazmaya iten en temel duygu, içimde biriktirdiğim sessizliğin artık taşınamaz hale gelmesidir. Yıllardır kafamda kurguladığım, görünmez çocukların ve gençlerin hikayelerini herkesin öğrenmesini istememdir. Beni bu kitabı yazmaya iten nedenlerden en belirgin olanı ise kitaptaki o dokuz günlük, bir festival filmi senaryosu gibi olan acı ama gerçek süreci okurlarıma anlatmak istememdi.

  1. Bir yazar olarak üretim rutininiz nasıldır?

Benim için yazma aslında fiziksel olarak kâğıda dökme eyleminden çok önce başlar. Deniz kenarında yürürken, bir kafede otururken ya da bir kalabalığın içinde sırada beklerken zihnim sürekli kurgu yapar. Bir insanın hikayesi, sokakta gördüğüm bir çocuğun mücadelesi ya da duyduğum güzel bir cümle zihnime hemen bir tohum gibi düşer. Rutinim ise artık bu tohumlar olgunlaştıktan ve kurgu hazır olduktan sonra klavye başına oturmakla başlar ve disiplinli bir şekilde devam eder.

 

  1. Belirli bir yazma saatiniz ya da ritüeliniz var mı?

Belirli bir yazma saatim ve ritüelim yok. Kafamda kurguyu oturttuğum anda hemen kâğıda dökmeye başlarım. Yürüyüşe çıktığım zamanlarda aklıma bir şey geldiğinde hemen acele acele eve gelip yazmaya başladığım zamanlar olmuştur. Dışarıda yağmur yağarken daha iyi ürettiğimi gözlemledim; ancak bu ritüel sayılır mı buna siz karar verin.

  1. Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi?

Kendi geçmişimdeki veya karakterlerin ruhundaki o derin yaraları deşmek, kaybedilenlerin ardından bakmanın sancılarını tekrar yaşamak en zorlayıcı kısımdı. Bir de kendi zaaflarımla, korkularımla ve o en derindeki “hiçlik” duygusuyla yüzleşip, bunları süslemeden, en çıplak haliyle kâğıda dökmek ruhen çok yorucu oldu. Hikayeleri kötü biten karakterleri yansıtırken dürüstlüğü ve objektifliği korumak oldukça güç oldu. Hele de Şükrü karakterini anlatırken defalarca masadan kalkıp, kendime gömüldüğüm anlar oldu. O karakterin hikayesi beni en derinden sarsan kısımdı.

  1. Hiç vazgeçme noktasına geldiğiniz oldu mu?

Romanın isminden de anlaşılacağı üzere karakterlerin içine düştüğü hiçliği anlatmak istediğim için vazgeçmek gibi bir niyetim olmadı. Bazı acıtıcı kısımlarda masadan kalktığım olmasına rağmen yazmaktan vazgeçme gibi bir düşüncem hiç olmadı. O karakterlerin hikayeleri söylenmeliydi. Özellikle hayatta olmayan karakterlerin sesi olma isteğim tutunduğum bir dal olarak beni sürekli kamçıladı.

  1. Eserlerinizin ana fikirleri ya da vermek istediğiniz temel mesajlar nelerdir?

Hayat, herkes için ışıltılı masallardan ibaret değildir; bazıları derin uçurumların kenarında doğarlar ve düşmemek için sürekli mücadele etmek zorundadırlar. Ancak ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar tüm gayretlerinin bir hiçliğe dönüşmesine engel olamazlar. Bu, varoluşun en yalın ve sert gerçeğidir. Ancak bu bir yenilgi değildir. Aksine insanın kendi acizliğiyle tanıştığı o kaçınılmaz “kabulleniş” basamağıdır. İşte asıl mucize de bunun içinde gizlidir: Her şeyin anlamını yitirdiği bu mutlak hiçlik içinde boğulurken, vicdanını korumak, kalp sızısını kaybetmemek ve her şeye rağmen insan kalabilmek kişinin en büyük zaferi olacaktır. Dünya bizi bir hiç olmaya zorlarken, biz de bu hiçliğin ortasında onurlu bir sessizlikle insanlığımızı koruyamaya çalışacağız. Nihayetinde son perdede elimizde kalacak olan şey, hayatta kazandıklarımız değil; bu yolu yürürken kirletilmesine izin vermeyeceğimiz ruhumuz olacaktır.

  1. Okuyucunun metnin sonunda zihninde neyle kalmasını istersiniz?

Okuyucunun kendi hiçliğini sorgulamasını ve bir noktada mutlaka yakalanacağı o varoluşsal bunalımın ardından gelen kabulleniş sürecine ortak olmasını isterim. Bu hikayenin sarsıcılığıyla kendini muhakeme etmesini ve hayatın toz pembe olmadığını, her gün yanından geçen bir çocuğun, bir kafede kendisine çay getiren bir garsonun veya bir gece yolculuğu esnasında otobüslerinin mola verdiği bir tesiste sabaha kadar çalışan bir kominin hikayelerini fark etsin isterim.

 

  1. Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?

Çünkü okuyucular; bir insanın çocukluğu, gençliği, hayalleri ve masumiyeti elinden alındığında geriye kalan o derin boşlukla nasıl başa çıktığını ve bu durumun nasıl onurlu bir duruşa dönüştüğünü bu kitapta görecekler. Herkesin birileri olmaya çalıştığı bu gürültülü dünyada bir hiç olduğunu bilmenin ve akabinde sessizleşmenin, ancak her şeye rağmen insan kalabilmenin mücadelesini vermenin asıl kahramanlık olduğunu hissedecekler. Bazıları için ufacık bir adımın bile bedellerinin ne kadar ağır olduğunu görecekler ve kendilerini sorgulamaktan kaçamayacaklar. Görünmez insanların sarsıcı hikayelerine tanık olacaklar.

  1. Sizi diğer yazarlardan ayıran şey ne olabilir?

Beni diğer yazarlardan ayıran temel fark, acılardan bir kahramanlık destanı yaratmak yerine, o acıların ruhun derinliklerinde bıraktığı hiçliği gösterme eğilimimdir. Karakterlerimi başlarına gelen zorluklardan galip çıkan kahramanlar olarak değil, yenilgiyi onuruyla kabullenen ve bu süreçte insan kalabilmeyi başarabilen karakterler olarak kurguluyorum. Benim kalemim, çok konuşan, ufacık başarılarıyla övünen karakterlerin aksine bunların bir kazanç olmadığını bilen, her şeyin ardından gelecek olan hiçliği sezen, sessizliğin içindeki erdemi görmüş olan ve kabullenişin asıl huzuru getireceğini bilen karakterleri anlatmaktadır. Ben, hayatın en yalın ve sarsıcı hakikatini, yani insan kalabilmenin o sessiz ama devasa mücadelesini edebi süslemelerden ari olarak, sade ama içten bir dil ile anlatıyorum. Edebi süslemeleri reddedip okuyucunun direk kalbine girmeyi amaçlıyorum. Okuyucunun kitabımı eline alıp okumaya başladığında farklı bir dünyaya gireceğini, bir sinema filmi gibi her sahneyi ve karakteri derinden hissedeceğini ve mutlaka kendinden bir şeyler bulacağını biliyorum.

  1. Son olarak, edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara veya yazar adaylarına ne söylemek istersiniz?

Edebiyat, sadece kelimeleri yan yana getirmek değildir; görme ve hissetme meselesidir. En büyük hazineleri, herkesin baktığı ama göremediği o ince detayları, sessiz çığlıkları ve hayatın içindeki o çıplak hakikati yakalayabilme yetenekleri olduğunu bilsinler. Modern dünyanın yüzeyselliği içinde kendi hislerine sahip çıksınlar. Okuyucuya sadece bir hikâye anlatmakla yetinmeyip onları sarsacak kurgular oluştursunlar. Asla bir başka yazarın sesini taklit etmesinler ve kendilerine has bir tarz oluştursunlar. Eleştirilerden korkup yazdıkları cümleleri silmesinler. Bir yazarı yazar yapan içtenliği ve cesaretidir. İşte bunlar taklit edilemez. Beğenilme kaygısının üstesinden gelsinler. Aksi takdirde kendileri olamazlar; okuyucuya ve eleştirmenlere şirin görünme düşüncesiyle yazılan eserlerin arasına bir tane de kendileri eklemekten öteye geçemezler.

  1. Yazmaya yeni başlayanlara bir tavsiye mektubu yazacak olsanız, ilk cümlesi ne olurdu?

Kitabımın ön sözünde de yazdığı üzere hayata gözlerimizi nerede açacağımız, hangi hikâyenin içine doğacağımız irademiz dışındadır; ancak bu karanlık ve sisli yolda, kendi ışığını bulup onu bir meşaleye çevirmek senin elindedir. Yazmak, işte bu meşaleyi besleyen en güzel yakıttır.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir