İçimde Başlayan Kış
Kış bazen sadece mevsim değildir; insanın içinin donduğu, ilişkilerin buz kestiği, sözcüklerin havada üşüyüp yere düşemediği o uzun, ıssız iç durumdur.. Bir kadının iç dünyasında kış başladığında, dışarıda kar yağsın ya da yağmasın, dokunduğu her şey soğur. Eskiden içine ışık veren şeyler anlamsızlaşır, eskiden sarındığı sıcaklıklar elini çekmiş gibi olur. Soğukluk, en çok da bir şeyi öldürmenin en sessiz, en kibar, en acımasız yoludur. Birini doğrudan yaralamak gerekmez. Görmezden gelmek, çağırmamak, sesine kulak tıkamak, oradayken yokmuş gibi davranmak çoğu zaman en ağır darbedir. İnsan, kendi içinden bir parçayı öldürmek istediğinde de aynı yöntemi kullanır. Onu duymamaya, hissetmemeye, hatırlamamaya çalışır. Böylece içindeki bir şey, bir çocuk, bir kadın, bir ses, bir sezgi, yavaş yavaş soğukta bırakılır.
Kibritçi Kız tam da bu donmuş dünyanın içinde dolaşan, içindeki ışığı kuruşlara satan o yaralı tarafımızdır. Kapı kapı dolaşır, avuçlarında küçücük çubuklar taşır. Görünürde basit, sıradan, ucuz şeylerdir bunlar. Lakin hepsinin ucunda ateş olasılığı, aydınlanma ihtimali, bir an olsun ısınma ve görme imkânı vardır. Ne var ki o bu ışığı, neredeyse hiçbir değeri olmayan kırıntılara, onaylara, kırık sevme biçimlerine, başını okşar gibi yapıp ruhunu sömüren ilişkilere verir. Kadının içgüdüsü zedelendiğinde, kendi ışığının değerini unutmaya başlar. Bir bakmışsın, içindeki bilgeliği, sezgiyi, aklı, yaratıcı gücü üç beş kelime, bir mesaj, bir yarım sevgi uğruna harcıyor. Halbuki elindeki her bir kibrit, Vasalisa’nın kafatası gibi yanıp etrafı aydınlatabilecek, karanlığı parçalayıp gerçeği gösterebilecek güçtedir.Bu ateşi kendi yolunu aydınlatmak için değil, başkalarının gölgesinde titreyen hayallerine sıcaklık katmak için kullanır.
Kendi ihtiyaçlarına cevap veremeyen bir kadın, aslında ruhunun en derin yerinde diz çökmüş bir hâlde, beni gör diye fısıldayan o iç sesi susturmak için sürekli bir şeyler sunar dışarıya. Daha az değere, daha çok değer verir. Bir kuruşluk ilgi için koca bir ışık, geçici bir onay için yıllarca biriktirilmiş cesaret, yarım yamalak bir sevgi için bütünüyle teslim edilmiş bir kalp. Hikâyenin en can acıtan tarafı da budur bence. İçimizde ateşi taşıyan bir Sophia, bir bilgelik, bir derin akıl vardır ve denizin dibinden ateşi çıkarabilecek, bizi yeniden diriltecek bir kudrettir. Lakin bu güç, yönünü kaybettiğinde, faydasız fantezilerin, çürük ilişkilerin, yalan vaatlerin pazarladığı ucuz bir malzeme hâline gelir. Ateşi alır, ısıtması, dönüştürmesi, uyandırması gereken yerlerde kullanmak yerine, geçici rüyalara, kısa süreli kaçışlara, kendi kendini oyalayan imgelere harcarız.
Kibritçi Kız, kibritleri yakmaya başladığında, aslında bir karar vermiştir. Gerçek dünyayla baş edemezken, hayal âlemini geçici bir sığınak olarak seçmiştir. Bu, ruhun trajik ama çok tanıdık bir davranışıdır. Üniversiteye gitmeye niyet edip, son anda vazgeçip saatlerce hayal kurmak, yeni bir hayata başlamak için eşiğe gelip korkup geri dönmek, ilişkisini bitirmesi gerektiğini bilip, bitirmek yerine kafasında sonsuz senaryolar döndürmek hep aynı yerden beslenir. Hareket etmek yerine hayal kurar, sınır koymak yerine iç çekip durur, yola çıkmak yerine pencereden bakarız. Böylece enerji, eyleme değil, fantezilere akar. Kısa bir süre içimizi ısıtan, ama sonunda daha da üşümemize yol açan o anlık görüntüler… Sanki ateşi sobaya değil de karın üstüne tutup neden ısınmıyorum diye hayıflanmak gibi.
İnsan, kendi içindeki soğuğa karşı çıkmadığında, dışarıdaki kışa teslim olur. Kendimizi soğukta bırakanlar kadar, kendimizi soğukta bıraktığımız anlar da vardır. İçimizden bir parça yalvarırken bir değişim, bir adım, bir yüzleşme talep ederken biz ondan kaçmak için bahaneler üretiriz. Zamanı değil, şartlar uygun değil, belki sonra… Oysa belki sonra çoğu zaman hiç gelmeyen bir masal vaktidir. Bu arada, içimizdeki kız, sokak sokak dolaşır, elindeki kibritleri tüketir, her yaktığı kibritte bir anlığına bir ev, bir masa, bir sıcak yüz görür ve sonra tekrar karanlığa düşer. Bu döngü tanıdık geliyorsa, belki de uzun süredir kendi içindeki ışığı, başkalarının onayına, sevgisine, ilgisine takas ediyorsundur.
Bütün bu hikâyede asıl soru şudur: Neden ışığımızı bu kadar ucuza veriyoruz? Neden sezgimizi, bilgeliğimizi, emeğimizi, zamanımızı, bedenimizi, aklımızı ruhumuza iyi gelmeyen insanlara, yerlere, rollere bu kadar kolay sunuyoruz? Neden hep bir kuruşluk karşılıklara razı oluyoruz? Cevap, çoğu zaman öğretmensiz kalmış bir erginlenmede saklı. İçsel süreçlerimize rehberlik edecek, “dur, buna değmez”, “bak, bu ateş kıymetli”, “bu fantezi, seni gerçeğe değil, tekrar aynı karanlığa götürecek” diyebilecek bir iç ya da dış bilge figürü olmadığında, kadın kendi içgüdüsel haritasını kaybediyor. Yol tabelaları siliniyor, yön duygusu bulanıyor, neyin gerçekten besleyici, neyin sadece oyalayıcı olduğunu ayırt edemez hâle geliyor.
Belki de asıl erginlenme, bir gün titreyen ellerimizle tuttuğumuz o kibriti, başkasına satmak yerine kendi önümüzde yakmaya karar verdiğimiz an başlar. Bir kuruş değil, bir ömür boyunca görmezden gelinmiş bir değeri fark ettiğimiz an. Kendi ihtiyacımıza kulak verdiğimiz, ben de varım dediğimiz an. O zaman sorular değişir: “Beni kim sevecek?” yerini “Ben kendimi nasıl koruyacağım?”a bırakır; “Biri beni kurtaracak mı?” sorusu “Ben kendi ateşimi nereye taşıyacağım?”a dönüşür. Bu, çoğu zaman acılı, çoğu zaman yalnız, ama derin bir yeniden doğuştur.
Kış, her zaman ölüm demek değildir; bazen sadece toprağın içten içe hazırlandığı, tohumların karanlıkta güç topladığı dönemdir. İçimizdeki kış da böyle olabilir. Eğer soğukla dürüstçe yüzleşirsek, görmezden geldiğimiz, dışarıda bıraktığımız, kibrit gibi satmaya kalktığımız tüm parçalarımıza gel diyebilirsek, belki de buzların altından bir su akmaya başlar. Bir kadın kendi içgüdüsünü, sezgisini, aklını yeniden sahiplenmeye başladığında, artık kibritlerini kuruşlara satmaz. Ateşini kimlerin hak ettiğini, kimlerin sadece ısınmak isteyip sonra gideceğini, kimlerin de onunla birlikte ateşi besleyeceğini ayırt eder.
Sonunda dönüp kendimize şunu sormamız gerekmez mi? İçimdeki Kibritçi Kız hâlâ sokak sokak dolaşıyor mu? Ben onu hâlâ başkalarının kapısına mı gönderiyorum, yoksa sonunda kapıyı içeriye, kendi evimin eşiğine mi çevirdim? Belki de sormanın zamanı geldi. Elimdeki ışığın gerçek değeri ne ve ben onu kime, neye, hangi hayale veriyorum? Elbette en yakıcı soru. Bu kış gerçekten dışarısı mı soğuk, yoksa ben kendimi kendi kapımın önünde mi bırakıyorum?
Züleyha Ekici

