İnsan Kendine Ne Zaman Resmî Davranmaya Başlar?
İnsan kendine ne zaman resmî davranmaya başlar, bilmiyorum.
Ama bir gün fark ediyorsun. Kendinle konuşurken bile kelimelerini seçtiğini. İçinden geleni değil, uygun olanı düşündüğünü. Sanki bunu yapmazsan okla gösterilecekmişsin hissi esir alıyor seni. Bazı kalıplara uyman gerekiyormuş gibi… Kalıplar, hayatında nerede duracağını kısıtlasa bile.
Eskiden kendimize karşı bu kadar dikkatli değildik. Kendimiz olmanın bedellerini hesaplamazdık. İçimizden geçen cümleler filtresizdi. Canımız acıyorsa acıyordu, sevinçliysek taşkındık. Kendimize açıklama borcumuz yoktu. Bir şeyi istemek için gerekçe üretmez, vazgeçmek için savunma yapmazdık. Sebepler diyarının kapısında almazdık soluğu. İçimizden geldiği için yaptıklarımızın altında ezilmezdik.
Sonra büyüdük. Ya da öyle denildi.
Bir noktadan sonra insan, kendine karşı da “ciddi” olmaya başlıyor. Hayata ayak uydurmanın tek yolu buymuş gibi geliyor. Ciddiyeti kendine de yönelttiğinde, alışmanın daha kolay olacağına inanıyorsun.
Sanki içimizde bir masa kuruluyor; dosyalar, ajandalar, sorumluluklar…
Kendinle konuşurken bile “şimdi sırası mı?”, “bunu istemek mantıklı mı?” gibi cümleler kuruyorsun. Kendi hislerine bile mesafeli davranıyorsun. Belki de bu resmiyet, hayatta kalmanın bir yolu. Ayak uydurursan canın acımaz, değil mi? Ya da en azından daha az acır.
İnsan, her hisle baş edemeyeceğini anladığında içini düzene sokuyor. Bu düzen, nefes almak için alan açıyor gibi geliyor. Acıyı klasörlüyor, sevinci ölçülüyor, hayalleri mümkünlük skalasına yerleştiriyorsun. Kendini dağıtmamak için kendinden uzak durmayı seçiyorsun.
Ama resmiyetin garip bir bedeli var.
İnsan, kendini korurken kendine yabancılaşabiliyor.
Bu yabancılaşma bütün hayatına sızıyor. Algıların ve doğruların yer değiştiriyor. Sen ise sadece bu düzene ayak uydurmayı düşünür hâle geliyorsun.
Bir süre sonra fark ediyorsun:
Artık kendinle pazarlık yapıyorsun.
“Biraz daha dayan.”
“Bunu şimdi düşünme.”
“Sonra üzülürsün.”
Kendine verilen bu talimatlar, dışarıdan bakıldığında olgunluk gibi duruyor. Oysa bazen sadece yorgunluk. Çünkü insan en çok kendine resmî davrandığında yalnız kalıyor. Kimseyle paylaşamadığı bir iç düzen kuruyor. Her şey yerli yerinde ama kimseye açılmıyor. Duygular bile randevulu.
Belki de bu yüzden bazı insanlar sessiz. Konuşacakları bir şey olmadığı için değil; kendileriyle bile fazla resmî oldukları için. İçlerinde olan biteni anlatmak, kuralları bozmak gibi geliyor.
Oysa insanın kendine biraz gayriresmî davranmaya ihtiyacı var.
Arada dağılmaya, saçma hissetmeye, açıklamasız üzülmeye. Kendine hesap vermeden sevinmeye.
Resmiyet hayatı ayakta tutar.
Ama insanı yaşatan şey, bazen ciddiyetin dışına çıkabilmektir.
O ciddiyete hapsolduğunda dünya başka bir yerden dönmeye başlar. Kimsesiz, sadece kendi varlığını hissettiğin bir düzen… Yaşamaktan vazgeçmenin anlamı belki de tam olarak budur. Resmiyet, hayatını durdurmanın öncüsü olur. Nefes alan ama hissetmeyen bir canlıya dönüşmenin yolu…
Belki de mesele, kendimize ne zaman resmî davrandığımız değil; ne zaman yeniden kendimize yaklaşabileceğimizi hatırlamaktır. Çünkü insan kendine ne kadar yaklaşabilirse, hayattan da o denli zevk alır. Monoton bir hayatı değil, hissedilen bir hayatı istemek belki de en kıymetli şeydir.
Kendini görmek, hayatını bu denli ciddiye almak hayatın gidişatını belirler. Sana iyi gelmeyen hiçbir yol benimsenmemeli. Seni hapseden, kendine yabancılaştıran, kendine ait bir alan bırakmayan bir düzende kalmak; yavaş yavaş yok olmaktır.
Kendini sulamayı reddettiğin bir dünyada açman mümkün değil.
Ve insan kendini sulamadıkça, o karanlıkta hapsolup kalıyor.

Şeymanur Gündüz
seymanrgunduz@gmail.com
instagram: seymanurunkaleminden
Ben Şeymanur Gündüz. Ordu’da yaşıyorum. İçimize Yolculuk kitabı yazarıyım. Blog sayfamda yazı yazmaya devam ediyorum. Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Çocuk Gelişimi mezunuyum. Yazmak beni kendim gibi hissettiriyor.
