KUTSAL BALIK DOYURAN BALIK
Urfalı taş ustasıydı. Bir zamanlar elinin emeğiyle, alın teriyle yaşar, taşın ruhunu oyar, duvarlara nakış işlerdi. Ne var ki, bir gün talihsizlik kapısını çaldı. İş başında üzerine düşen bir taş, kolunu kırdı, sanatını da elinden aldı. O günden sonra artık çalışamaz oldu.
Önce yılların birikimiyle geçindiler. Ardından akrabaların verdiği üç beş kuruşla… Ama hayatın pahalılaşması, evin ihtiyaçlarının çokluğu, işsizliğin sessizliği derken evde ekmek kokusu azaldı, açlığın sesi çoğaldı. En büyük oğlu bir çay bahçesinde gündeliğe girdi ama kazandığı, koca bir haneyi doyurmaya yetmezdi. Sofrada tabaklar boş, mideler yanık kalıyordu.
Onurluydu taş ustası. Çocuklarını da öyle yetiştirmişti. Ne dilenmeyi bildiler ne de şikâyet etmeyi. Komşular çoğu kez evdeki açlığı anlamazlardı. Fakat pişirdiklerinden komşu payı çıkarırlardı. Sokakta çocuklar, arkadaşlarını bir şey yerken gördüklerinde başlarını çevirirdi; bazen merhametli eller uzanır, onlara da pay verilirdi. Ama asıl ekmek, her gün biraz daha uzaklaşıyordu.
Bir gece uykusuzluğun ve çaresizliğin en koyu saatinde kalktı. İçinde yanıp duran ateşle, açlığa dayanamayan bir baba yüreğiyle, Balıklı Göl’ün yolunu tuttu. Gece kapkaranlıktı. Öyle ki adeta somutlaşıp deri bir zırh gibi bedenini sımsıkı sarıp sarmalamaktaydı. Her zaman ışıl ışıl yanan dergah, sırlarla dolu bir sessizlik içinde boyun eğmişti siyaha.
Nice dertliyi saklayan bu koyu renksizlik bazılarının işine gelmekteydi belki. Kutsal balıkların bulunduğu havuzun kenarından hızlıca belli belirsiz bir siluet gibi süzülen biri, elindeki naylon poşetin hışırtısını elinden geldiğince azaltmaya çalışarak yere uzandı. Yapacağı işe odaklanmaya çalıştı. Eline ne gelirse gelsin sımsıkı tutmaya ayarladı dikkatini. Gözünü olabildiğince açmış olsa da elle tutulan bir siyah yoğunluk gibi olan karanlıkta hiçbir şey görmüyordu. Eline gelen kaygan canlıyı refleksine güvenerek tutmaya çalıştı. Fakat havuzun kenarına atamadan elinden kaydı gitti. Hızla derine dalarken sıçrattığı su ile adamın yüzünü yıkadı.
Gene bir sessizlik ve odaklanma anına geçti adam. Bu kez sanki simsiyah suların içini görmüşçesine elini sımsıkı kaparken kolunu kaldırıp eline geçen kayganlığı kuyruğuna gelmeden kenara fırlattı.
Gece sıcaktı fakat suyun içine giren ve kasılan kolu soğuktan değil, suçluluktan dolayı üşümeye ve neredeyse hissizleşmeye başlamıştı. Saymamış ama yakalayabildiğini havuzun kenarına fırlatabilmişti. İlk kez çıktığı bu avı bitirmeye karar verdi. Kalktı, toparlandı. Karanlık sürerken orayı terk etmeliydi. Ama daha ilk adımda kalbine saplanan sızıyla durdu. Bu balıklar kutsaldı! Kimsenin el sürmeye cesaret edemediği, gölün ışığı sayılan balıklar… “Ben ne yaptım?” diye düşündü. Çocuklarının açlığıyla Allah’ın hoşnutsuzluğu arasında çakılı kalmıştı. Bir an kıpırdayamadı yerinden.
Az sonra ışıkların bir kısmı dergaha sabah namazına gelenler için tekrar yanacaktı. El yordamıyla kenara attığı ve artık canlılıktan eser kalmamış balıkları buldu. Poşetin içine koydu. Poşetini ağzını sıkı bir düğüm atarak kapattı. Sonra hızla dergahtan evine giden yola seğirtti. Tam o sırada parkın kenarındaki lambalar ışıl ışıl yandı. Suçüstü yakalanmış bir hırsız gibi birden kalakaldı yerinde. Yüreği küt küt atarken etrafına göz attı. Kendisini gören meçhul gözler var mı diye bakındı. Sonra “yakalanmak mı istiyorsun zavallı berduş? Kaçsana!” dedi içinden bir ses. Sese uydu ve tabana kuvvet koşmaya başladı. Parktan çıkıp sokağına girene kadar nefes nefese koştu. Arkasına bakıp bakıp koşarken “Bu iş bana göre değil! Ben hırsız değilim!” diye adeta sayıklıyordu. Ama mecburdu. Çocukları açtı. Ah! Başka çaresi olsaydı… Başka bir yol bulabilseydi…Artık neye ve kime veryansın edeceğini de bilmiyordu. Kader demişti, imtihan demişti. Sonra kör talih deyip küfretmişti. Ama bir şey değişmemişti. Kolu kırılmış ve ekmeğinden olmuştu.
Süzülürcesine evine girdi. Kendisi gibi sadece karısı uyanıktı. Karanlıkta belli belirsiz görünen yüzünün solgunluğunu ve ağlamaklı olduğunu fark etmişti. Ustanın da suratından düşen bin parçaydı. Öyleyken bile derin bir nefes alıp, bir suçlu gibi suçunun kanıtı poşeti uzattı. Sonra parmak uçlarına basarak odasına geçti.
Akşam çocuklara muhallebi gibi bir karışım yedirmişti eşi. Büyük oğlu hiçbir şey yememişti. Bu yüzden karısı, çocuklara balıkları sabah kahvaltısı ile öğlen yemeği arası gibi bir vakitte yedirmek için temizleyip buzdolabına kaldırdı. Kimse görmeden dolaba atmak en iyisiydi.
Adam ise sanki bir şok geçirmiş gibi hareketsiz, dalgın, kapının dibinde, çöktüğü yerde oturup kalmıştı. Karısı mutfakta işini bitirene kadar öylece kalmıştı olduğu yerde. Ruhsuz bir kabuk gibi içi boşalmıştı. Eğer bu yaptığım bağışlanamaz bir günah ise sabaha varmam. Sabaha çıkarsam, Allah bana darılmamıştır” diye mırıldandı. Sabah oldu. Güneş doğdu. Taş ustası hâlâ hayattaydı.
Ertesi gün uzun süredir kurulmamış sofralarını kurdular. Komşudan gelen birkaç lavaş ekmeğiyle pişirdikleri balıkları yediler. Çocuklarının gözlerinde aylardır görmediği bir parıltı vardı. Taş ustasının o an içi sızladı, ama aynı zamanda içi ısındı.
Günler geçti. Açlık yine kapıyı çaldığında, gölün yolunu bir kez daha tuttu. Balıkları avladı, poşete doldurdu. Gölün kıyısına oturup uzun uzun baktı. Kendi kendine fısıldadı:
“Kutsal balık… Doyurmayan balık mıdır? İnsan için faydalı olmayan nasıl kutsal olabilir? Belki de asıl kutsal olan, insanı yaşatana denir. Belki de kutsallık, aç çocuğun gözündeki tebessümdedir…”
Su sessizce akıyor, göldeki su ay ışığında parıldıyordu. Balıklar gözlerinin önünde kıvrılıyor, ışığı yansıtıyordu. O anda taş ustası, kutsalı yeniden tanımladı. Kalbi mutmaindi. Ona göre artık “Kutsal balık, doyuran balıktı.”
Şükran TAŞDELEN
