Mucize
Bu dünyada ceplerde metal ve kâğıt paralar taşınmazdı. Burada en büyük zenginlik insanın hafızasıydı. Kafede içtiğin sıcak çikolata için kasiyere çocuklukta yağan ilk karın sevincini vermek zorundaydın. Rahat bir yatakta uyumak için annenin sana gülümsediği o beş saniyelik anıyı “Hatıra Bankası”na yüklemeliydin.
En zenginler, hiç çalışmayan ama mutlu bir çocukluğu olanlardı. En yoksullar ise şehrin köşelerinde ruh gibi dolaşan, gözlerinde hiçbir parıltı kalmayan, kendi isimlerini bile unutan hafızasızlardı. İnsanlığın en korkunç anı metal paraların yok olması değildi; en dehşetlisi, insanın kendi hatıralarını parça parça satmaya başladığı gündü. Şehrin merkezinde göğe yükselen siyah camlı dev bina – Hatıra Bankası duruyordu. Bu sadece bir banka değil, insan duygularının kesimhanesiydi. Binanın önünde her gün kilometrelerce uzanan, sessiz, diri ölülerden oluşan bir sıra beklerdi. Hiç kimse konuşmazdı. Çünkü konuşmak için hatırlamak gerekirdi, onların ise artık hissi kalmamıştı. Hatıra Bankası’nın kendi kuralları vardı. Hatıralarını satmak isteyenler önce mutlu anlarını, güzel hatıralarını satmalıydılar. Pozitif hatıralar bitince, hüzünlü ve acılı hatıralar satın alınırdı.
Damla sırada bekleyen bir kadını izliyordu. Kadının kucağında küçük bir çocuk vardı. Soğuktan titriyordu, dudakları morarmıştı. Bebeğini sıcak bir barınağa yerleştirmek ve bir kase çorba almak için sıradaydı. Nihayet kadının sırası geldi ve banka memurunun karşısına geçti. Memur buz gibi bir sesle sordu:
— Ödeme için hangi hatırayı teklif ediyorsunuz?
Kadın boğuk bir sesle fısıldadı:
— Oğlumun ilk kez “anne” dediği anı… ve onun bebeklik kokusunu.
Sensörler kadının şakaklarına yerleştirildi. Makine uğultuyla çalışmaya başladı. Bir an kadının gözleri büyüdü, gözbebekleri titredi. Hatıra mor bir ışık dalgası gibi ekranda dalgalandı ve cam kaba hapsedildi. Sensörler çıkarıldığında kadının gözlerindeki annelik şefkati artık eskisi gibi değildi. Çocuğa bakıyordu ama hissizdi. Makbuzu alıp robot adımlarıyla uzaklaştı. Bebek ise ağlıyordu, ama kadın artık annelik duygularını unutmuş – nefes alan bir et parçasıydı. Şehir böyle hafızasızlarla doluydu. Sokaklarda diz çöküp ağlayan ama neden ağladığını bilmeyen insanlar vardı. Çünkü sistem onların hüznünün sebebini satın almıştı, fakat gözyaşlarını silememişti. Bir yanda bir lokma ekmek için gençliğinin ilk aşkının hatırasını satan yaşlılar dolaşıyordu. Onlar birbirinin yanından yabancı gibi geçiyorlardı, hâlbuki vaktiyle birbirleri için canlarını verecek kadar yakın idiler. Hatıra Bankası insanları ruhsuz kabuklara çeviriyordu. Hatıralarını satmış, hafızası talan edilmiş, sadece verilen emirleri yerine getiren köleler… Böylece hafızasızlar ordusu doğmuştu. Damla bu dehşeti her gün görüyordu. O biliyordu ki, eğer bir gün korkunç hatırasını teslim ederse, bu ordunun bir üyesine dönüşecekti. Onu insan tutan tek şey hâlâ canını yakan o acılı geçmişti. Damla’nın yalnızca bir parlak hatırası kalmıştı. Son mutlu anını sattıktan sonra o korkunç ve mutsuz hatırasını satıp geçmişinden ve çektiği acıdan kurtulmak istiyordu. On iki yaşında ailesini korkunç bir yangında kaybetmişti; anne-babası, kardeşleri o yangında ölmüş, Damla ise kurtulmuş ve hayatta kalmıştı.
Sıra Damla’ya geldi, o son mutlu hatırasını – yedi yaşında babasının ona hediye ettiği tahta bebeğin kokusunu sattı. Makine hatırayı çektiğinde Damla’nın zihni buz kesildi. Babasının yüzünü puslu hatırladı, oyuncağın kokusunu ise tamamen unuttu. Kalbinde biraz daha soğukluk oluştu. Sonra kendi kendine düşündü: “Nihayet yarın gelip korkunç hatıramı satıp kurtulacağım, duygusuzlaşacağım ve acı çekmeyeceğim.” Damla hatıralarını sattığı makbuzları biriktiriyor, karşılığında bilet satın alıp bu diyardan ayrılmak istiyordu. Sabah oldu ve Damla facia gününün hatırasını satmak için Hatıra Bankası’na gitti. Nihayet o günü sattı, makbuzu alıp hızlı adımlarla bilet almaya gitti. Damla sanki robotlaşmıştı, hiçbir duygu hissetmiyordu, ne sevinci ne hüznü duyabiliyordu. Makbuzları teslim edip bilet aldı ve vagona binip yola çıktı. Damla sanki programlanmıştı; bildiği tek şey bilet alıp yola çıkmaktı, ama amacı neydi, nereye gidiyordu, neden gidiyordu – anlamsızdı. Vagonda Damla’ya yol arkadaşlığı eden nur yüzlü bir ihtiyar ona bakıyordu ve bir süre izledikten sonra yumuşak bir sesle seslendi:
— Sen Mucize’yi bulmalısın. Sonsuzluk Kapısı’nın ardında öyle bir mutluluk var ki, onu bulursan sattığın bütün hatıraların geri dönecek.
— Ben hiçbir şeyi hatırlamak istemiyorum – dedi Damla umursamazca.
— Mucize’yi bulursan emin ol ki her şey düzelecek. Bana güven kızım, eğer Mucize’yi bulmayı başarırsan ebedi mutluluğu bulacaksın – diye ihtiyar onu ikna etmeye çalıştı.
— Ben geçmişten kaçmak için bütün hatıralarımı sattım, şimdi hiçbir şey hatırlamıyorum ve böyle daha rahatım. Neden hatıralarımı geri almalıyım ki?
— Bu sorunun cevabını sen Mucize’yi bulduğunda öğreneceksin – dedi ihtiyar güvenle.
Damla bu cevaptan etkilendi ve şaşkınlıkla sordu:
— Nedir peki, nerede o dediğin Mucize?
Tren onları dağların zirvesine, bulutların dokunduğu gizemli bir mekâna getirdi. Gökyüzü altın rengindeydi, karşıda ise gümüş işlemeli Sonsuzluk Kapısı duruyordu. Kapının önünde yüzü görünmeyen, uzun kaftanlı bir Bekçi oturuyordu. Damla yaklaştı, nefesi titriyordu:
— Ben Mucize’yi arıyorum.
Bekçi başını kaldırdı. Onun gözleri yoktu, sanki iki boş yıldız boşluğu vardı:
— Kapıdan geçmek için ödeme yapmalısın, yolcu.
Damla sarsıldı. Birden zihninin derinliklerindeki o kara, dikenli hatıra titredi.
— Benim bir hatıram kaldı. Onu sana verebilirim.
Bekçi kayıtsızca:
— Eğer hatıranı satarsan geçebilirsin.
Damla ellerini gümüş kaba dokunduğu an, o kara ve dikenli hatıra yeniden ruhuna süzüldü. Yangının alevleri, kaybın acısı, o korkunç feryatlar zihninde canlandı. Damla acıdan haykırmak istedi, gözlerini kapadı. Ama bu kez kaçmadı; acıyı tüm varlığıyla kabul etti, onu kucakladı. Ve işte o anda mucizevi bir dönüşüm gerçekleşti. Ruhundaki karanlık alevler kristal gibi parlak mavi ışığa dönüştü. Acının altında gizlenen hakikat ortaya çıktı. Damla anladı ki, insan acılarından, geçmişinden yoğrulur ve bu hatıralardan kaçmak değil, onları kabul ederek yola devam etmek gerekir.
Tam o sırada annesinin sesi kulaklarında yankılandı:
— Yaşa, kızım… Bizim sevgimiz seni koruyacak.
Damla fark etti ki, yıllardır kaçtığı korku aslında sonsuz sevginin kanıtıydı. Bu duyguların gücü o kadar büyüktü ki, Bekçi’nin kabı bu yoğun duyguya dayanamayarak parçalandı. Kabın kırılmasıyla Sonsuzluk Kapısı sarsıldı. Damla’dan yayılan ışık tüm sistemi dağıttı. Gökyüzünü beyaz bulutlar kapladı, ülkeye parıltılı bir “Hafıza Yağmuru” yağdı. Her damla insanların sattıkları hatıraları geri getiriyordu. Şehirde dolaşan hafızasızların gözlerine yeniden yaşam ışığı doldu. Onlar birbirlerini tanıyor, annelerini, babalarını, çocukluklarını, ilk sevgilerini hatırlıyorlardı. İnsanlar yeniden gerçek “insan” olmuşlardı.
Bekçi yok oldu, yerinde nur yüzlü ihtiyar belirdi. O, gülümseyerek dedi:
— Gerçek mucize bu kapının ardında değildi, Damla. Mucize – kederinden kaçmayacak kadar cesur olmanda ve o kederin içindeki sevgiyi koruyabilmendedir. Sen cesaretinle ve aklınla ülkendeki insanları kurtardın.
Nur yüzlü ihtiyar gülümseyerek Damla’ya baktı:
— Sen başardın, Mucize’yi buldun kızım – diyerek gözden kayboldu.
Damla gözyaşlarıyla gülümsedi. Artık Mucize’yi bulmuştu. Mucize kapının ardında değil, ömrü boyunca kaçtığı o kederin içindeydi. Gözlerinde ışık vardı, artık hafızasız değildi. O, kendi hatıralarını geri kazanmıştı ve anladı ki, Mucize uzaklarda değil – insanın kendi içindedir.
Yağmur damlaları Damla’ya da dokundu. O, harcadığı bütün hatıraları geri aldı; babasının tahta oyuncağının kokusu, çocuklukta yağan karın tadı… Kalbindeki kara kutu şimdi rengârenk çiçeklerle dolu bir bahçeye dönüşmüştü. Şehir artık gri değildi, hatıraların renkleriyle ışıldıyordu.
Kalabalığın içinde o, sevdiği insan Ayaz’la karşılaştı. Yıllar önce hafızasını kaybettiği için onu tanımayan bu gencin gözleri şimdi parlıyordu.
— Ben seni hatırlıyorum… Damla – dedi Ayaz, titrek bir sesle.
Damla donup kaldı. Kalbi göğsüne sığmıyordu.
— Ayaz… – diye fısıldadı.
Yağmur onların en güzel hatırasını geri getirdi – eski meşe ağacının altında birbirlerine sarıldıkları o saf günü. O zaman Ayaz ona demişti:
— Eğer bir gün her şeyi unutsam bile, ruhum seni tanıyacak. Çünkü seni hafızamla değil, kalbimle sevdim.
Şimdi ise o kalp yeniden atıyordu. Ayaz Damla’nın gözyaşını sildi, onu bağrına bastı. Çevrede insanlar sevinçle dans ediyorlardı.
Ayaz şefkatle:
— Şimdi birlikte yeni hatıralar yaratacağız, Damlam.
Onlar el ele tutuşarak hafıza yağmurunun yıkadığı, sevgi dolu yeni dünyaya doğru ilk adımlarını attılar. Bu bir son değildi; onların gerçek hikâyesi işte şimdi başlıyordu. Damla ve Ayaz el ele tutuşarak hafıza yağmurunun aydınlattığı yeni dünyaya doğru yürüdüler. İnsanlar geçmişlerini geri alıyor, sevinçle birbirlerine sarılıyorlardı. Damla gökyüzüne baktı, bulutların arasından süzülen ışık sanki onlara bir sır fısıldıyordu:
“Mucize, belki de kaçtığın hatıraların içindedir, kim bilir…”
Məryəm BAĞIROVA
