MEŞGULİYET SARMALINDA GÖREMEDİKLERİMİZ.. Meliha Kaplan

MEŞGULİYET SARMALINDA GÖREMEDİKLERİMİZ

İnsanoğlu varlığının başlangıcından bugününe kadar hayatın ona sunduğu mücadeleler içerisinde bulmuştur kendini. Bazen farkında olduğumuz bazense farkında olmadan kendimizi kaptırdığımız bir mücadeledir bu. Yaşama isteği, yemek yemek, su içmek, aile kurmak, huzur ve mutluluk gibi birçok ihtiyaç beklentisi ile doğar ve beraberinde bu ihtiyaçlarını geliştirir, artırır insan. İşte bireyi doğduğu aile ile çevre koşullarının imkan ve sınırlarının belirlediği bu ihtiyaçlara ulaşabilme düşüncesindeki çabası sarar. Ve insan yaşamak, yemek, giyinmek vb. ihtiyaçları ile hareket ederken bireyin ihtiyaçlarının yanı sıra istekleri de oluşmaya başlayacaktır. Tatil yapmak, enstrüman çalmak, spor yapmak, gezilere katılmak gibi daha birçok şey sayılabilir. En nihayetinde aslında tüm bu ihtiyaç ve isteklerinde insanlar kendilerinin ve ailelerinin mutluluğunu, huzurunu gözetirler. Yaşama sevinçlerini, mutluluk ve huzurlarını sağlamak, korumak, devam ettirmek adına hareket ederler.  Hayatın her anında insanların hem sevincini hem üzüntüsünü tattıkları olayların yaşamın bir öğrenme rehberi, tecrübe boyutunu bize sunarken bazen bitmesini istemediğimiz mutluluklarımız bazen uzak kaldığımız özlemlerimiz, hasretlerimiz bazen paylaştıkça azalan acılarımız yani bunların kaynağı olan duygular ile düşünceler hayatımızdaki diğer meşguliyetlerden bizleri sıyıran ve hayatın güzel yanlarını hissettiren durum ve olayları barındırır içerisinde. Sevmek ve sevilmek isteriz doya doya, özlemek ve özlenmek olur bazı zamanlar da istenen, mutluluğun ve huzurun hayatımızdaki her yanı doldurmasını bekleriz çoğu zaman. Bir üzüntü, zorluk ya da acı da güçlü durabilmeyi, bir olabilmeyi öğreniriz aile, arkadaş ya da dostlarımızla.  Bu tür süreçlerde yanımızda görmek isteriz onları daima. Çünkü; bu özel durumlar ve bu güzel duygular insanı insan yapan en özel değerlerdir bizim için.

Bazen düşünüyorum da çocukluğumuzda zaman mı yavaştı yoksa bizler mi? Neden o günlerin mutluluğunu hatta acısını paylaşmanın rahatlatan yanını doya doya yaşar hissederdik de şimdilerde başkalarını bırakın kendi üzüntülerimizi, streslerimizi bile fark edemez, kendi mutluluklarımıza vakit ayıramaz, hatta kendi ruh ve beden sağlığımızın sesine kulaklarımızı tıkar olduk. Söyler misiniz bana, bir insan kendi duygu ve düşünce dünyasının çığlıklarını duyamazken başkalarına nasıl kulak verebilir veya başkalarına nasıl destek olabilir? Kendisi mutsuzken başkasını nasıl mutlu edebilir? Karşıdan karşıya geçen yaşlı bir teyzeyi ya da amcayı göremez, otobüste ayakta kalan hamile bir bayanın zor durumunu fark edemez, komşumuzun sofrasındaki yokluğu, savaşın gölgesinde rüyalarındaki oyuncakları bile ellerinden alınan çocukları anlayamaz, yanı başında acılarıyla can çekişen yakınlarını veya arkadaşlarımızı göremez olduk. Söyler misiniz biz ne zaman böyle olduk? Bize ne oldu?

Şunu söylemeliyim, sanırım her birimiz kendi dünyamızın yoğunluğundaki gereksiz koşturmalara o kadar çok kendimizi kaptırıyoruz ki bitmek bilmeyen bir şekilde hep meşgulüz, hep kendimizle ve hayatla savaş halindeyiz, hep koşturuyoruz ama maalesef bir yere varamıyoruz. Hep uğraşıyoruz ama uğraştığımız ölçüde üretemiyoruz.  İçerisine gömüldüğümüz yoğunluğun, kendimizi kaptırdığımız bitmek bilmeyen verimsiz koşturmaların selinde boğuluyoruz. Biraz durup nefes almayı bile çoğu zaman unutuyoruz. Ne kendimize ne de ailemize vakit ayırma fırsatını kendimize sunabiliyoruz.  İşte bu dur durak bilmeyen anlamsız yoğunlukta her dakikası çok değerli olan ve birçok fırsatı kendi bünyesinde barındıran bir daha geri gelmeyecek olan bazen sakin bazen dalgalı akıntıların yer aldığı ömür deryasında huzurla, kontrollü, güvende yüzmek varken adeta sürekli çırpınıyoruz içerisinde. Ailemize ve arkadaşlarımıza ayırmamız gereken zamanları kendi meşguliyet harmanımızda öğütüyoruz. Hiç geri gelmeyecek zamanların en güzel anıların, en tatlı hallerini göremeden  yaşamımızı sürdürüyoruz.  Bayram ziyaretlerindeki küçüklerin harçlık ve şeker alma sevinçleri, büyüklerin milli ve dini bayramlarımızdaki hazırlık heyecanları, çocukların okul yolundaki tatlı heyecan halleri, komşuların ve akrabaların misafirperverliğinin güler yüzlü ikramlarındaki sohbetleri, yardımseverliğin huzur veren yanı,  işbirliğinin birlikte başarmadaki tadı, okul yıllarındaki oyunların ahenkli, renkli koşturmaları, eski günlerimizdeki hayatın her anını doya doya duyumsayan büyükleri ve çocukları. Nerdeler söyler misiniz her biri? Hayatın hızında mı kaybolduk ya da hepimiz bu hızın baş döndüren fırtınasına mı yakalandık? Niye sevinçlerimizden mutluluk duyamaz, mutluluklarımızı paylaşarak çoğaltamaz ve üzüntülerimizi  birlikte aşamaz olduk acaba? Ben söyleyeyim isterseniz. Biz meşguliyet adı altında kendimizi kaptırdığımız dünyada; sevemez, üzülemez, mutlu olamaz, huzur bulamaz, hatta ağlayamaz olduk. Ne sevincimize ne üzüntümüze vaktimiz var artık. Gereksiz ve bize faydası olmayan o kadar çok öncelikler belirlemişiz ki kendimize, artık asıl ihtiyaçlarımızı fark edemez olmuşuz adeta. Sakın hayatımızda olması gereken temel önceliklerimiz ve bizi mutlu eden, bizi biz yapan beğeni, uğraş ile verimli bir çalışma hayatıyla bu söylediklerimi karıştırmayınız. Çünkü doğru belirlenmiş ve planlanmış bir çalışma hayatı ile beraberinde de doğru tercihlerle bezenmiş kontrollü bir duygu, düşünce dünyasına yer vermeniz düzenli bir hayatınız olmasını sağlayıp desteklerken ruhsal ihtiyaçlarınızın da olduğunu unutmamanız açısından hem beden hem de ruh sağlığımız için oldukça önemlidir.  Şunu iyi bilmeliyiz ki içerisine düştüğümüz bu girdaptan çıkma cesaretini ve gücünü gösterebildiğimizde işte o zaman huzurun ve mutluluğun bize düşen payına dokunabilecek duygularımız, düşüncelerimizi doya doya hissedebildiğimiz yaşamımızı kendimiz inşa etmiş olacağız. Huzurlu bir yaz güneşindeki tatlı bir rüzgarın eşlik ettiği yeşil yapraklı dalları şarkı söyleyen bir ağaç altında kitap okumanın keyfi, kırlarda doyasıya özgürce koşabilmenin mutlu ruh hali, ailemizle bir hafta sonunda birlikte çay içmenin piknik keyfi, arkadaşlarımızla top oynarken havaya zıpladığımızda duyduğumuz eğlencenin neşesi,  karlı bir havada sıcak evimizin penceresinden dışarıda lapa lapa yağan karı izlerken duyduğumuz tatlı anların yer eden izleri, yemyeşil bahçede salıncakta sallanırken geleceğe her adımda yaklaştığımızı bildiğimiz uzaklara dalan gözlerimizdeki derin hayalleri bir düşünün. Özlem duyduğunuz anlar değil mi bunlar ne dersiniz? Biraz durup nefes almaya, bir bardak sıcak çayın ya da kahvenin eşliğindeki huzuru yudumlamaya hazır mısınız? Sizce birkaç dakikalığına kendinizi dinlemeye ihtiyacınız yok mu? Sessiz bir köşede elinize kitabınızı alarak uzandığınız anların dinginliğine, çalışmanın güzel ruhunda çalışırken bile arta kalan zamanları kendinize ve ailenize, dostlarınıza, sevdiklerinize ayırmaya ne dersiniz ? Gelin hep birlikte bu hafta sonu ve bundan sonra kendimize biraz kulak verelim. Tüm sevdiklerinizle mutluluğun, huzurun kucakladığı şirin bir samimiyetin eşliğinde hayatımıza bir değil birçok anlam verip çokça değer katalım.

Meliha kaplan

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir