NECMİYE HANIM
Necmiye Hanım her akşam aynı saatte balkona çıkardı. Günün gürültüsü yavaş yavaş çekilip gökyüzü solgun bir turuncuya döndüğünde, sandalyeyi balkonun köşesine sürüklerdi. Demir korkuluklara yaslanır, sokağı izlerdi. O saatlerde mahalle sanki nefesini tutardı. Ayak sesleri azalır, pencereler susar, gün kendini ağır ağır kapatırdı. Gürültünün ardından kalan o ince boşlukta, insan kendi düşüncelerini daha net duyardı.
İşte o sessizlikte, karşı balkonda Songül görünürdü.
Songül balkona temkinli adımlarla çıkar, kenara yaklaşırdı. Her adımı ölçülüydü; sanki fazla yer kaplamamaya çalışır gibi. Avucunda küçük, buruşmuş bir poşet olurdu; içi yem dolu. Güvercinler onu çoktan tanımış olurdu. Camın önüne dizilir, demirlere konar, sabırla beklerlerdi. Kaçmazlardı. Songül’ün varlığına alışkındılar.
Songül eğilip yemleri serperken omuzlarındaki ağırlık bir anlığına gevşerdi. Yüzündeki donukluk yumuşar, bakışları değişirdi. Evde taşımak zorunda kaldığı görünmez yük, balkonda biraz olsun hafiflerdi. Sanki birkaç dakikalığına kimseye yetmek, kimseye dikkat etmek zorunda kalmazdı. Balkonda durdukça hâlâ kendisiymiş gibi hissederdi.
Necmiye Hanım bunu defalarca izlemişti. Songül’ün güvercinlerle konuştuğunu da… Dudakları kıpırdar, sesi duyulmazdı. Ama duyulmasına gerek yoktu. Songül zaten kimseyle yüksek sesle konuşmazdı. İçini açmazdı. Kelimeler evin içinde ağırlaşır, cümle olmaktan çıkardı. Sanki sözler yalnızca güvercinlere emanet edilebilirdi. Onlar soru sormazdı. Yargılamazdı. Sessizce dinlerdi.
Hasan eve geldiğinde evin havası değişirdi. Kapı kapanırdı ama asıl kapanan Songül’ün içiydi. Hasan bağırmazdı. Zaten buna ihtiyacı yoktu. Bakışı yeterdi. Evin içinde yürüyüşü, duruşu, oturduğu yer bile bir ağırlık taşırdı. Sessizliğiyle alan kaplardı. Songül ise fark edilmemesi gereken bir boşluk gibi dururdu. Ne kadar az görünürse, o kadar doğru yerdeymiş gibi…
Evdeki her ihtiyaç sessiz bir hesaba dönüşürdü. Bir ekmek, bir deterjan, biten bir tüp… Hiçbiri açıkça söylenmezdi ama hepsi hatırlatılırdı. Songül sormazdı. Sormamayı öğrenmişti. İstememeyi… Muhtaç görünmeden yaşamayı… Çünkü bazı evlerde hayatta kalmanın yolu, kendini yavaş yavaş silmekten geçerdi.
Hasan’ın ilgisizliği sessizdi ama keskin. Bakışlar arini yeterdi Songül’ü için yok sayarak var olurdu. Gününün nasıl geçtiğini sormazdı. Zaten cevabı da duymak istemezdi. Songül’ün varlığı, evin içinde dikkat çekmemesi gereken bir ayrıntıydı. Eşyalar kadar sessiz, duvarlar kadar görünmezdi. Ev onunla dolu değildi; ev onun üzerinden geçip gidiyordu.
Necmiye Hanım bazen Songül’ün balkona çıktığında omuzlarının hafifçe yükseldiğini fark ederdi. Güvercinlere yem verirken fısıldadığını…
“Bugün de böyle geçti,” der gibi…
“Yine sustum,” der gibi…
Güvercinler camın önünde sıralanırdı. Kaçmazlardı. Songül konuşurken dinlerlerdi. Ne neden sorarlardı ne de çözüm sunarlardı. Songül her iç sıkıntısını, her eksilmeyi onlara bırakırdı. Çünkü evin içinde anlatacak kimse yoktu. Kelimeler orada boğaza düğümlenir, yarım kalırdı.
Hasan balkona yaklaştığında Songül susardı. Güvercinler kanatlanır, camın önünden çekilirdi. Herkes yerini bilirdi bu evde. Ne zaman konuşulacağını, ne zaman susulacağını…
Sessizlik bile kurallara tabiydi. Arka sokak sessizdi. Yan sokak sessizdi.
Kimse o evin içinde olan biteni duymazdı.
Çünkü psikolojik baskı gürültü çıkarmazdı. Kapı çarpmazdı. İz bırakmazdı. Ama insanı her gün biraz daha eksiltirdi. İçinden. Yavaş yavaş. Fark ettirmeden.
Necmiye Hanım bir akşam balkonda otururken içinden şunu geçirdi:
“Bazı insanlar yalnız bırakılarak kırılır.”
Songül güvercinlere son yemleri serpti. Camın önünde duranlara baktı. İçinde birikenleri yine yuttu. Zaten yıllardır yaptığı buydu. Yutmak. Susmak. Dayanmak.
Güvercinler uçtu. Balkon sessizleşti. Ev yine aynı kaldı. Ve bir evin içinde, bir kadın her gün biraz daha yalnızlaştı. Kimseyle değil…
Sadece güvercinlerle konuşarak. 

1 Comment