Bir Çayın Hatırına
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, eski hamam için de bir yağız oğlan varmış. Hayattan bezmiş, bıkkınlık içinde günlerini yaşarmış. Kendini eğlendirecek birkaç tane zevki dışında yaptığı başka bir şey yokmuş. Günleri su gibi akıp giderken yağız oğlanın içi sıkıntılarla alt üst olurmuş; derdini paylaşıp dermanı olacak birisini arar dururmuş.
Günlerden bir gün, hava sıcak, güneş tepede; bizim oğlan darlanmış, bunalmış. Samimi olduğu bir arkadaşını da yanına alıp şöyle bir denize, kuma ayak basmak için yola çıkmışlar. Nereye gideceklerini bir türlü bilemedikleri için İstanbul’un sokaklarında dolanıp durmuşlar. Gel zaman git zaman, saatler ilerledikçe oğlanın içi daralmaya, sıkılmaya başlamış. Derken köhne bir mekânda kahvaltılarını yaptıktan sonra ufak ufak yola koyulmaya başlamışlar. Yol boyu oğlanın içi içsel bir darlığa karışmış, kendini yalnız hissetmeye başlamış. Arabanın içinden dışarıya başını şöyle bir uzatıp derin bir nefes aldıktan sonra sadece koca bir tebessüm gelmiş ardı sıra…
Derken bir kıyıya kendilerini atmışlar. Hava sıcak, oğlan iyice bunalmış; kendini soğuk denizin dalgasına bırakmak üzere adım adım yürümüş uçsuz bucaksız denize doğru…
Biraz ferahladıktan sonra kenara çekilip şöyle bir etrafı incelerken karşısında oturan bir kadın dikkatini çekmiş. Kum tanelerinin üzerine kendini bırakan oğlan, göz ucuyla hafiften hafiften kadını incelemeye başlamış bile…
Kadın ise gergin, sert mizaçlı bir yapıya sahipmiş. Oğlanın ona baktığını fark edince siniri ve öfkesiyle ters ters bakış atmış. Bizim oğlan kadının yanındaki iki çocuğu görünce ve kadının onlarla ilgilendiğini fark edince bir an yüzü düşmüş, nefesi kitlenmiş, üzüntüsünden ne yapacağını bilememiş ve kendini uçsuz denizin dalgasına bırakma kararı almış. Bu düşünceler içinde saat ilerlemiş. Oğlan, kadının yanındaki çocuklara bir şeyler ikram etmiş ve aralarındaki muhabbet orada başlamış. Muhabbetin başlamasıyla beraber oğlan, çocukların kadına ait olmadığını öğrenince içten içe büyük bir sevinç yaşamış; adeta gözlerinin içi gülmüş, kalbi her zamankinden daha hızlı atmaya başlamış…
Saatler ilerlerken kadın adama bir çay uzatmış ve birkaç ceviz. Adam hazır çay sevmemesine rağmen kadını kırmamak için elini uzatıp çayı alırken bir an göz göze gelmişler ve kadın oracıkta adamdan etkilendiğini fark etmiş. O an dünyada sadece ikisi varmışçasına birbirlerine dalmışlar; ilk kez bir çay bu kadar anlamlı ve güzel kılınmış. Kumlarda uzanıp kalan can sıkıntısı ile gününü geçiren oğlan, kadınla tanışınca bir anda denizin ortasında boğuşurken kendini bulmuş; sanki denizde kimse yok gibi sadece ikisi eğleniyor gibi… Oğlanın mutluluğu gözlerinden okunurken, kadının ruhundan fışkırıyormuş…
Güneş batmaya başlarken havadaki rüzgârın şiddeti artık gitme vaktinin geldiğini belirtmiş. Kadın ise oğlanı bir kez daha görmek umuduyla çıkışta bir yerde oturmaya davet etmiş ve oğlan “tamam” cevabını kadının cümlesi bitmeden vermiş.
İkisinin de yanında arkadaşları varmış. Deniz çıkışı bir yerde oturmaya gitmişler fakat kadının başı kalabalıktan o kadar ağrımış ki; gürültüden, sesten canı sıkılmış, her an patlayacak gibi bir hâli varmış ve masanın diğer ucunda oturan yakışıklı bir beyefendi ona gülüşüyle eşlik ediyormuş. Kadın ise sadece laf sokuyormuş… İşte tam olarak aşkın kırıntıları burada baş göstermeye başlamış. Kadın hem nazlı hem de cilveli bir şekilde oğlana kur yapmaya başlamış ama diğer yandan da o sert mizacını bozmamak için ciddiyetini bozmamaya çalışıyormuş.
Masanın öbür ucunda onu görmenin mutluluğu kadını fazlasıyla heyecanlandırıyorken kadın kalkmak zorunda kaldığı için müsaade istemiş. Aslında günlerce oturup manzaranın tadını çıkarmak geçerken içinden, etrafındakilerden o kadar çok rahatsız olmuş ki bir an önce kalkmak istemiş. Durumu fark eden oğlan ise bu sefer baş başa bir yerde oturma teklifi etmiş. Kadın önce düşünüp sonra tebessümlü bir şekilde başını sallayarak kabul etmiş. Oradan ayrıldıktan sonra oğlana kavuşma arzusuyla o yollar bir türlü bitmek bilmemiş ve arkadaşlarını bıraktıktan sonra kadın koşar adımlarla oğlana gitmiş. İçinde hafif bir heyecan, ellerinin içi terlemeye başlamış ve farkında olmadan kalp ritmi değişiyormuş. Oğlana her adım atmasında daha da hızlanan kalp ritminin nefesini keseceğinden tedirginleşmiş; derken buluşma anı gerçekleşmiş.
Tatlı bir buluşmanın ardından bir yerde oturmaya gitmeye karar vermişler ve saat buna uygun olmadığı için ikili birer kahve alıp kendilerini yüksek bir dağın eteklerinde otururken bulmuşlar. Konu konuyu açıp muhabbet muhabbeti sarmaya başlamış ve birden şöyle bir derin nefes almış oğlan; sanki “oldu” der gibi, “işte bu beklediğim an” gibi, hayaline kavuşmuş gibi bir iç çekmiş. Oğlan kadına bakmış, dolu gözler ve tebessümlü bir ifade ile…
Sonra bir an sarılmak isteyip de sarılmanın doğru olmayacağını düşünür gibi ufaktan kadına yaslanmış; “ben buradayım, hisset beni” der gibi…
Kadın adama yaslamış sırtını; “hoş geldin, iyi ki geldin” der gibi…
Gökyüzü masmavi, hava sıcak ve biraz da nemliydi. Kadın başını oğlanın omzuna yaslayıp derin bir nefes almış; sanki o zamana kadar hiç nefes almamış gibiydi. Oksijen bütün hücrelerine kadar işlemişti. Bulunduğu yerde ilk defa bu kadar huzurlu ve mutluydu ve işte o zaman anladı kadın, bir daha gelmeyecek bir aşka yelken açacağını… Belli bir süre sessizliğin içinde kalıp kayboldular, daha sonra kendilerini buldular. O an başladı hikâye; ne dur diyebildiler ne de kaçabildiler.
İki zıt insandılar. Çoğu zaman tartışmalara şahit oldular, kimi zaman ayrılıklara maruz kaldılar ama her ne yaşandıysa aralarında ayrılmadılar. Zaman su gibi akıp gidiyordu farkında olmadan; fark ettiklerinde ise birbirlerine sarıldılar. Evet, işte geldik bir hikâyenin daha sonuna. Ara ara düşünceler alıp götürse de oğlan hâlinden mutlu, bazen zorluklar aşılmayacak derecede üst üste gelse de kadın oğlana vurgun…
Gerçek aşkın sadece bedende değil, ruh ve beden ile birlikte yaşandığını bu iki genç geç olmadan anlamışlardı ve aralarından rüzgârın bile geçemeyeceği kadar boşluk bırakmadan birbirlerine sıkıca sarıldılar. Hiçbir dış etken zarar veremedi onlara. Oğlan tıpkı bir kartal gibi kanatlarının arasında korudu sevdiği kadınını; kadın ise bir liman gibi sığındı adama. Yaslandığı bir insandan ziyade kocaman bir çınardı…
Sevginin gücü zamanla ele almıştı bu iki genci. Dünya sadece ikisi için var olmuş gibiydi; biri olmadan diğeri sanki nefes almak dahi istemiyor gibiydi. Ve bu ikilinin aşkı görenleri şaşırtıyor, dillere destan bir aşk hikâyesi ile akıllara kazınmıştı.
İki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş.
Şimdi onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…
Gözde Görmez

