Çöp ve Sapı
Kahvehanede Sami Bey ile otururken camdan çok güzel bir kadının yürüdüğünü gördü. Sami Bey’e dönüp:
- Baksana efendi, ne kadınlar var şu âlemde. Bir şuna bak, bir de beni evde bekleyene. dedi.
Sami Bey:
- -Ee Rıza Bey, evlenme merakı olan sendin; bak bana, hovardalığa devam. Bu hayatta bir çöpe sap olamamak nadir addolunan muvaffakiyetlerdendir. dedi, gülerek.
Sami Bey boş gezenin boş kalfasıydı bu yüzden hayatı uzun zamandır değişmiyordu; günleri kahvehane ile ev arasında, Rıza Bey ve sohbetle oyalanarak geçiyordu.
Rıza Bey:
- Bak Sami Efendi evlenmeden de bir çöpün sapı olabilirsin; olmadı çöp olursun. Bunlar birbirinden ayrı meseleler. Fakat sende ikisi de yok. Senin ahvalin çöple sap mevzundan dahi beter durumda. dedi
Sami Bey:
- Peh bre peh! Sen değil misin muntazam bir hayatı seçip nice güzel nimetlerden yüz çeviren? Ne böbürlenirsin o halde. Tekerrür eden hayatının verdikleriyle yetin. dedi
Rıza Bey:
- Bırak laf ebeliğini de gidelim buradan. Bir iki kadeh devirelim. dedi
Sami Bey:
- Sen hayatta her şeyi ölçülü yaşarsın ama rakı işinde ölçüyü kaçırırsın. Üstelik kendin içmekle yetinmez, beni de ardından sürüklersin. Akşam çökmek üzere bizi meyhaneden kim toplayacak? dedi
Rıza Bey:
- Yahu kalk be adam, sen benden betersin. Nazlanmayı bırak.
Sami Bey:
- Hadi bakalım gece mi devrilecek yoksa biz mi? dedi ve yere tükürdü.
Rıza Bey de tükürerek mührünü üstüne bastı tüm iğrençliğiyle.
Rıza Bey uzun zamandır büyük bir boşluk içerisinde kıvranıyordu. Terk edilmişliğin sancısı giderek katlanıyordu. Tanrı ona meluf bir hayat bahşetmiş sonunda amiyaniliğe terk etmişti. Bir ailesi vardı ama kimsesiz gibiydi. Yasaklardan alınan zevk geçicidir bunu biliyordu fakat yine de aklına Tanrı’nın yasaklarını çiğneyerek ona kendini hatırlatma fikri hasıl olmuştu. Bu yüzden sürekli içiyordu. Hayatın tekerrürüyle basit bir ölüm düşüncesi onu mahvediyordu. Hem öldükten sonra Tanrı onu ya cennetine ya da cehennemine koyup yine terk etmeyecek miydi? Onsuz yaşamak mı, yoksa cehennem mi daha ürkütücüydü? Onsuzluk koskoca bir hiçlik değil de neydi. İbadet etmek bile ona artık Tanrı’yı hissettirmiyordu. Oysa büyük bir vazifeden ziyade Tanrı’yı hissetmek için yapılmıyor muydu tüm bu ibadetler? Tanrı’sız yaşamak… Gerçekten de buna yaşamak denilebilir miydi? Kırk beş yıllık ömür birden böyle bir hiçlikle kaplanmıştı.
Akşam meyhaneden sonra evin yolunu tutarken; çoğunlukla akşamları içtikten sonra gördüğü; içini döktüğü yegâne dostunu fark etti. Yanına sokulup, yere eğilerek konuşmaya başladı. Bir taraftan da yürüyordu. Birkaç hafta önce amansız bir hastalıktan kaybettiği pek dost sayılmasa da yine de dost bildiği Necdet’i anlatmaya başladı. Bu konuyu sadece ona anlatabileceğini iyi biliyordu, zira o sırları saklamak hususunda pek kâmildi. Necdet’in ona karşı sebepsiz bir kini vardı. Kini fiile dönüşünce Rıza Bey de ondan pek hazmetmemeye başlamıştı. Hatta nefret besler olmuştu.
– “Bazı insanlar doğuştan kötüdür. Tanrı iyi insanlara imtihan olsun diye yaratmıştır onları” derdi babam. Ben de hayatıma lanet gibi musallat bu adamı ne vakit görsem babam gibi düşünürdüm. Iki hafta önce; ölüm döşeğinde beni görmek istediğini söyleyip, kardeşini evime göndermişti. Benden af dilemek için çağırdığını zannetmiştim fakat gerçek bambaşkaydı. Evine gittim; bulunduğu odaya girerken beni allak bullak edecek bir hava yüzüme çarptı. Üzerime kaldıramayacağım bir ağırlık çöktü. Geri dönmek istedim. O an hiç düşünmeden arkamı dönüp uzaklaşmak istiyordum. Fakat Necdet’in yatağından doğrulup, ellerini bana doğru uzatması beni durdurdu. Nefret ettiğim adamın ölümle cebeleştiğini görmek içime tarif edilemez bir acı doldurdu. Tüm kalbimle iyileşmesini; oradan kalkıp yine bana sataşmasını istiyordum. Onu kötü düşünemiyordum. Bana yaptıklarını bir çırpıda unutmuş, bana karşı işlediği hayırlı bir fiil de olmadığı için iyiymiş, yıllarca vefalı olan bir dostmuş gibi hayal etmeye çalışıyordum. Bu nasıl bir çaresizlikti anlayamıyordum. Öleceği ve de yok olacağı gerçeği beynimin içinde zonklayıp duruyordu. Bakışlarım tüm bu düşüncelerimi ona hissettirmiş olmalı ki yaşlı gözlerle o da beni pür dikkat izlemeye başlamıştı. Ölümün bakışlarında soğukluk olmalıydı fakat onun bakışlarında sıcak bir hüzün vardı. Ela gözleri kırmızıya bürünmüştü. Alevler bedenini bütünüyle sarmıştı. O gözleri ve bakışları asla unutamayacağım. Yavaşça yatağının kenarına oturdum. Bana uzattığı ellerini tutum. Yastığının altından bir fotoğraf çıkardı bana verdi. “Sana karşı duyduğum nefret ölümden sonra dahi baki kalacak” dedi yükselmek için çaresizce çırpınan bir sesle. Fotoğrafa baktım, epeyce eskiydi. Biraz daha yakından inceleyince eşim Seniha olduğunu anladım. Fotoğrafın kenarında ise bir tarih vardı. Bu bizim evlilik tarihimizdi. Yani Necdet’in yıkım tarihiydi. Seniha’nın bir sevdiği olduğu için benimle evlenmek istemediğini ama babasının babama olan borcuna karşılık zorla kabul ettirdiğini hatırladım. Bu durumun benim nezdimde zere kadar ehemmiyeti olmamıştı. Lakin sevdiği kişinin Necdet olduğunu bilmiyordum. Necdet demek ki bu yüzden hiç evlenmemiş sevdasına sadık kalmıştı. Ben tüm bunları kafamda toparlamaya çalışırken o da son nefeslerini veriyordu… Bu hadise günlerce zihnimi meşgul etti. Ne var ki bir müddet sonra tekrar benim için bir ehemmiyeti kalmadı. Seniha benim nazarımda öteden beri değersizdi. Onu Necdet gibi sevseydim bir zaman sonra şüphesiz yine aynı hale kapılırdım. Ah dostum vakit hayli geç olmuş; haydi sende kendi yoluna git.
Diyerek ona tüm gece tek kelime etmeden refakat etmiş dostuyla yani gölgesiyle vedalaşıp evine girdi.
Sabah Sami Bey evinin önünde, birlikte kahvehaneye gitmek için onu bekliyordu. Rıza Bey onu fazla bekletmeden hemen çıktı. Sami Bey’in yanına gelir gelmez önce lüzumsuz şakalaşmaya başladılar. Ardından iki dost; çöp ve sapı kahvehanenin yoluna koyuldular…
Ayşe Öner

