ESMAÜL HÜSNANIN 18 BİN ALEMDEKİ TECELLİSİ
Derviş Nûrânî, bir gece dergâhın avlusunda semaya bakarak düşünüyordu. Yıldızlar, karanlığı delip geçen binlerce isim gibi parlıyor; her biri başka bir hikmet, başka bir nefes söylüyordu.
O sırada şeyhi, sessiz adımlarla yanına geldi.
— “Ne ararsın ey oğul?” dedi.
Derviş mahcup bir edayla cevap verdi:
— “Efendim, Allah’ın 99 ismini okuyoruz. Lakin her birinin tecellisi başka başka. Kimi esirger, kimi rızık verir, kimi affeder… Peki neden ‘Allah’ ismi bütününden daha başka bir hâle sahip? Bu isimde nasıl bir sır gizlidir?”
Şeyh tebessüm etti. Bir süre sustu. Ardından elini göğe kaldırdı:
— “Şu yıldızları görüyor musun Nûrânî?”
— “Görüyorum efendim.”
— “Her biri O’nun bir isminin parıltısıdır. Biri Rezzâk gibi nimet dağıtır, biri Rahîm gibi yumuşakça dokunur, biri Kahhâr gibi karanlığı yarar. Lakin gökyüzünün kendisi nedir bilir misin?”
Derviş şaşkınlıkla baktı.
Şeyh, derin bir derinlikle konuştu:
— “Gökyüzü, bütün yıldızları bir arada tutandır. Nasıl ki her yıldızın ışığı orada toplanır; Allah ismi de böyledir. Rahman oradadır, Rahîm oradadır, Rezzâk oradadır… Bütün isimlerin kökü, kaynağı, menbaası O’ndadır.”
Derviş başını önüne eğdi.
— “Demek Rahman’ın rahmeti ayrı, Rahîm’in inceliği ayrı tecelli eder… Ama Allah ismi hepsini kendinde birleştirir.”
Şeyh başını salladı:
— “İşte bu yüzden oğul, ‘Allah safidir’ demeyiz; ‘Safi O’nun ismidir’ deriz. Çünkü safiyet Allah ismine sığınmıştır, O’nda gürleşmiştir.”
Sonra dervişin elini tuttu:
— “Unutma Nûrânî… 18 bin âlemde işleyen nizam da, mizan da, intizam da ‘Allah’ isminin nefesiyle yürür. Sen bir dereden su içersin, o su Rezzâk’tandır; ama deryanın kendisi Allah’tandır.”
Bu söz dervişin gönlünde bir ateş gibi yandı.
Gözleri doldu.
— “Efendim,” dedi titrek bir sesle. “Ben şimdi anladım. Biz her ismin gölgesinde dolaşırız; ama Allah ismi, güneşin ta kendisidir.”
Şeyh gülümsedi:
— “Öyleyse yolculuk başlar oğul… Artık isimlerin kapısında durma. Kapıları açan isme yürü.”
O gece derviş, semaya baktığında yıldızlar daha bir parlaktı.
Ve o artık biliyordu:
Bir ismi okuduğunda bir damla içiyordu,
“Allah” dediğinde ise deryaya düşüyordu.
Ayşegül Kum

