İLİÇLİ BÖREK
On saat süren otobüs yolcuğu sonunda bitmek üzereydi. Ağrımış boynunu ovuşturdu ve
uykusuz gözlerle camdan dışarıya baktı. Güneş tüm heybeti ile gök yüzündeki tahtına
kurulurken, yol kenarındaki ay çiçek tarlaları başlarını sanki selam verir gibi ona doğru
döndürmüştü. Tarlaların ardından yemyeşil sık çam ağaçları ile dimdik duran dağlar, gölgelerin
içinden güneşin ışığı ile tüm güzelliklerini gururla gözler önüne seriyordu. Çok olmuştu bu
topraklara gelmeyeli. Köyünü özlemiş, çok sıla özlemi çekmiş, bazen yalnızlıktan, bazen
kimsesizlikten bitap hissetmişti kendini. Yıllar önce kapıyı vurup çıktığı baba evine, şimdi
yüreğinde eksik kalmış yıllar için pişmanlık dolu, bomboş ellerle dönüyordu.
Şimdi o boş eller, yıllar önce küstüğü babasının tabutunu taşımaya gidiyordu. İçinde tarifi
mümkün olmayan bir boşluk hissi vardı. Tüm öfkeleri, tüm içindeki hesapları sanki bir anda
sahipsiz kalmıştı. Abisi telefon açmış, “Artık rahat edebilirsin, öldü” demişti sadece. Bunu
duyunca içinde önce bir öfke dağı yükselmişti. Öylece ölüp gidemezdi, bu kadar kolay
olamazdı. Daha içindeki küslük bitmemişti. Tüm hırslarını yüklediği, her görüşünde dizlerinin
titrediği o dev gibi adam bir anda ölüp, gidemezdi. Ama gitmişti işte.
Kendine gelip, kafasını toparlayınca hemen Tokat’a bir bilet aramaya başlamış, ilk otobüse bilet
almıştı. Son dakika aldığı biletle ancak en arkalardan bir yer bulabilmişti. Tüm gece süren
rahatsız edici yolculuk sonunda son bulacaktı. Yola çıkarken abisine “Otobüse biniyorum.
Sabaha oradayım.” yazmıştı sadece. “Cenaze için bekliyoruz.” demişti o da kısaca. Oturmaktan
şişmiş ayaklarına baktı. Spor ayakkabılarının arkasına basarak ayaklarını rahatlatmaya çalışsa
da şişmişlerdi işte. Hafifçe eğilerek, ayakkabıları ayağına giymeye çalışıyordu. Yanındaki amca
hala kütük gibi uyuyordu. Belli ki İstanbul’da çoluğu çocuğunu görmeye gitmiş, evine
dönüyordu ihtiyar adam. Yüzündeki güneş yanıkları, ellerindeki nasırlara bakılırsa bir çiftçiydi.
Neyse ki onu uyandırmadan giyebilmişti ayakkabılarını.
On yıl öncesinde başlamıştı bu küslük. Hasan küçüklüğünden beri Nazife’ye vurgundu. Daha
ilkokul sıralarında başlamıştı bu aşk. Her sabah babasıyla koyunları güdüp koşarak okula gider,
montunu Nazife’nin montunun yanına asardı. Asarken de kimseler görmeden Nazife’nin
kokusunu duyabilmek için burnunu montuna yaklaştırırdı. Onun arka sırasında oturur, bin bir
özenle yapılmış çift örüklerine hayranlıkla dokunurdu. Öğretmen bir keresinde yerlerine
değiştirdiğinde tüm gün yüreği hüzünle olmuştu. Yüreğinden yüzüne vuran hüznü gören
öğretmen onlara kıyamamış, yine art arda oturtmuştu.
Her okul çıkışında tüm köy çocukları koşma yarışması yapar, o sırf Nazife’nin yanından
koşabilmek için arkalarda kalırdı. Nazife de ona arada anasının yaptığı mis gibi iliçli
böreklerden getirir, kırmızı yanaklarıyla nazlanarak verirdi. Her teneffüs birlikte oynar, her okul
çıkışında eve birlikte yürürlerdi. Her sabah onun için Nazife’nin gül yüzünü göreceği, güzel
sesini duyacağı umutlu bir ilk bahar sabahı gibiydi.
Bu umut dolu sabahlar ortaokulu bitirene kadar devam etmişti. Sonra babasıgil Nazife’yi ilçeye
liseye yollamamışlardı. Nazife o kadar çok ağlamıştı ki, Hasan onu teselli etmeye çalışsa da
Nazife’nin kırgınlığı geçmemişti. En sonunda dışarıdan lise okuyabileceğini söylemişti okul
müdürü. Nafize küçük bir teselli bulsa da bu sefer Hasan’dan ilk defa ayrılacakları için
gözyaşlarını akıtmıştı. Hasan liseye gitmişti ama iki saatlik okul dönüşü yolunu Nazife’yi iki
dakika kapının önünde görebilmek için heyecanla koşar olmuştu. Yolunu Nazife’nin evinin
önüne düşürüp, evin etrafında dolanırdı. Nazife de onun geliş saatini bilir, o saatlerde kimselere
belli etmeden evin önüne çıkardı. Eğer ki Nazife kapıda yoksa Hasan onun odasının altında en
sevdikleri türküyü tutturdu. Koşarak cama gelen Nazife heyecanla sessiz olmasını işaret ederdi.
Biri camda biri sokakta birbirleri ile bakışır dururlardı. Nazife’nin anası bir iş için onu çağırana
kadar bu böyle sürerdi. Her buluşmalarında Nazife ona kendi elleri ile yaptığı iliçli börekten
getirirdi.
Gel zaman git zaman artık iş ciddiye binmişti. İkisinin de lise tahsili bitmek üzereydi. Nazife
üniversite okumayı çok istiyordu ama ailesi buna vermezdi. Hasan da üniversiteye gitmek istese
de dört sene içinde Nazife’yi başkasına verebilirler diye korkuyordu. Ne yapmalı ne etmeli
Nazife ile evlenmelilerdi. Nazife’nin babası köyde büyük toprakları olan huysuz bir adamdı.
Hasan’ın babası ile de pek anlaşamazlardı. Köy kahvesinde bir araya her gelişlerinde illa
anlaşamadıkları bir konu olurdu. Ama düşman da sayılmazlardı.
Ta ki Hasan’ın babasının tarlasındaki böceklenmeden dolayı Nazifelerin yakınlarındaki
tarlasının da böceklenmesi konusu gündeme gelince kadar… Köyde kıyametler kopmuştu. İkisi
de böceklerin sorumluluğunu almamış, ikisi de sebebi diğerinden bilmişti. O kadar ki artık aynı
sokaktan bile geçmez olmuşlar, aynı anda kahvehanede oturmaz olmuşlardı. Biri diğeri gelince
hemen kalkar, köylülerin barıştırma taleplerini şiddetle karşı çıkarlardı. Kavga eşlerine de
sıçramış, yıllarca aynı köyün kızları olan kadınlar birbirlerine selam vermez, aynı çeşmeden su
almaz olmuşlardı.
Bu durum herkesi üzse de en çok Hasan ve Nazife’yi üzüyordu. Hasan köyün büyükleriyle
muhtara gitmiş, babalarını barıştırmaları için yalvarmıştı. Adamlar seferber olmuş, iki yaşlı aksi
adamı bir türlü barışmaya ikna edememişti. Köy büyüklerinden biri oğlum sen bu adamın kızını
almak istemiyor muydun belki dünür olmak bu düşmanlığı bitirir demişleri. Hasan’ın gözleri
parlamış, hemen koşarak babasının yanında soluğu almıştı. “Babam kurban olayım ben
Nazife’yi seviyorum. Bir böcek kavgası için bizi yakmayın. Ne olur gel he de gidelim
kapılarına. Hem bu küslük biter hem de benim yuvam kurulur” demişti. Babası bu duydukları
karşısında deliye dönmüş, yerinden kalkıp Hasan’ın üstüne yürümüş, ağza alınmayacak sinkaflı
laflar etmişti. Araya giren büyükler de bu işe çare olmamıştı. İki adam da asla geri adım
atmıyordu.
Hasan çaresizdi. Geriye Nazife’yi kaçırmak kalıyordu. Ama ne askerliğini yapmış ne de eli
ekmek tutuyordu. Nasıl bakacaktı Nazife’ye bilmiyordu ama Allah büyüktü yeter ki bir arada
olsunlardı, gerisi hallolurdu. Bu hayallerle Nazife’yle gizli buluşma yerlerine gitmişti.
Nazife’nin gül yüzü solmuş, incecik bedeni üzüntüden iyice süzülüp kalmıştı. Hasan onu
görünce sımsıkı sarılmıştı. “Nazife’m bak başka çare kalmadı. Her yolu denedik. Mecbur artık
kaçacağız. De bana kaçar mısın?”
Nazife bakışlarını kaldırmamıştı. “Nazife’m he gülüm ne dersin? Kaçarız he buluruz bir yer
kendimize. Ben bir yerde illaki iş bulurum. Sana bakarım. Sonra gelir ana babalarımızın elini
öperiz.”
Nazife hala yere bakıyordu. Hasan sonunda eliyle Nazife’nin çenesini kaldırıp, yüzüne baktı.
Nazife ağlıyordu. “Yapamam” dedi Nazife iki gözü iki çeşme.
“Nasıl yapamazsın Nazife? Beni sevmiyor musun?”
“Seviyorum ama ailemin rızasını almadan, bu kapıdan telli duvaklı çıkmadan evlenmek
istemiyorum” deyivermişti Nazife.
Hasan duydukları karşında iyice yıkılmıştı. “Peki Nazife’m” deyip arkasını dönüp gidivermişti.
Araya yine hısım akraba koymaya çalışmış, aylarca babasına yalvarmıştı. Babası en sonunda
“Sen ne biçim herifsin. Bir eksik etek için aile şerefini ayaklar altına alıyorsun” deyince Hasan
kendini kaybetmiş “Kimse Nazife’ye eksik etek diyemez” diye cevap vermişti. Bu sözler
karşısında babası elindeki eski tahta bastonda Hasan’ın üstüne yürümüş, var gücüyle sopayı
denk gelen her yerine vurmuş, abilerinin araya girmesi ile onu babasının elinden almışlardı.
“Benim bu deyyus gibi evladım yok yıkıl karşımdan” demişti en son babası. O gün yalınayak,
yüzü gözü kan içinde tüm konu komşunun gözü önünde kapının önüne koymuştu onu.
Büyük abisiyle yengesi gelip, güç bela ikna edip, kendi evlerine götürmüşlerdi Hasan’ı. Bu
olayın üzerinden birkaç hafta geçmişti ki Hasan askerlik şubesine başvurmuş, vatani görevi için
askere gitmek istediğini beyan etmişti. O süre boyunca ne Nazife’yi ne anne, babasını görmek
istememişti. Abisi “Askere gitsin boş verin bir kafasını toparlasın, genç delikanlı işte dönünce
yaptığı hatayı anlar, gelip ana babasının elini öper merak etmeyin” diye anne babasını teselli
etmişti.
On iki ay askerliği boyunca ne Nazife’ye ne ailesine tek bir mektup yazmamıştı. Herkes
Çorum’da yaptığı askerliği biter bitmez köyüne döneceğini sansa da o asker arkadaşı Hikmet
ile İstanbul’a gitmeye karar vermişti. Abisi askerliğin son günlerinde bir gün nizamiyeye
gelmiş, çarşı izni için çıkarken onu yakalamıştı. Askerlik biter bitmez köye dönmesi, babasının
elini öpüp, özür dilemesi için onu ikna etmeye çalışmıştı. Hasan bunu kabul etmeyeceğini,
İstanbul’a gideceğini söyleyince abisi çok sinirlenmişti. Kararını bir daha düşünmesini
söylemiş, tam gidecekken de dönüp, zaten Nazife’yi başkasına nişanlamış babası demişti.
Bu sözler karşısında dünyası başına yıkılmıştı Hasan’ın. Elleri ayakları sanki mıh gibi çakılı
kalmıştı. Asker arkadaşı Hikmet koşarak gelmiş, onu kendine getirmeye çalışmıştı. Ne kadar
süre ağladı ne kadar süre bağırdığını hatırlamıyordu Hasan. Alıp revire götürmüşler, bir
yatıştırıcı iğne ile en sonunda uyutmuşlardı. Askerliğin bitmesine kalan bir aylık bu sürede
Hasan kimse ile konuşmamış, ağzına sadece hayatta kalacağı kadar lokma koymuştu. Terhis ile
birlikte de Hikmet ile İstanbul’un yolunu tutmuştu. Cebinde ne parası ne de bir mesleği vardı.
İstanbul büyük şehirdi, Hikmetten başka kimseyi de tanımıyordu. Korkuyordu ama artık
gidecek bir köyü de yoktu. Hikmet ne derse onu yapacaktı.
Hikmet kardeşleri ile inşaat işleri yapıyordu. Ona da inşaatta bir iş verdiler. Mal taşıma, sıva
yapma, boru döşeme her işe koşmaya başlamıştı Hasan. Kısa sürede çalışkanlığı ve becerikliliği
ile inşaatta kendini kabul ettirmişti. Geceleri inşaatta diğer bekar işçilerle birlikte kalıyordu.
Arkadaş da edinmiş, kiminin köydeki sevgilisini kiminin küçük çocuklarına olan özlemini
dinliyordu. Ona ailesini, eşini dostunu sorsalar da kimsem yok deyip geçiyordu. Ama akşamları
incecik şilte yatağında yaktıkları ateşin yansıttığı loş ışıkta işçilerden aşık Mehmet’in içli
sesinden söylediği dertli türkülerle derinlere dalar, sigarasından derin derin nefesler çekerdi.
Herkes derdi olduğunu bilirdi de kimse ne yaşadığını öğrenememişti.
Ama bir gün aşık Mehmet izin dönüşü koşarak geldiği inşaata elinde bir bağlama ile girmişti.
Tüm akşam bağlamasıyla türküler söylemeye başlamıştı. Bir akşam yine efkârlı efkârlı vurdu
tellere. Söylediği türküyü duyunca Hasan olduğu yere çöküverdi. Kendini tutamadı başladı
ağlamaya. Hem türküye eşlik ediyor hem de sigarasından bir nefes çekiyordu.
İçliğimin yakası da
Sıra sıra nakış yar
Gurban olam boyuna da
O ne biçim bakış yar
Yola yolladım seni de
Yollar yormasın seni
Hızır elinden tutsun da
Bana yollasın seni*
*Anonim Tokat türküsü
Türkü bitince Mehmet “Abi sen Tokatlı mısın? Benim anamgil Tokatlıdır. Neresindensin? Diye
soruvermişti.
O anda ne saklayacak bir sırrı ne de gücü kalmadığını anlayan Hasan uzun uzun bakmıştı
Mehmet’e. Güllük köyündeyim Mehmet’im. Hacı Ertuğrul deyince babamı herkes tanır
oralarda.” demişti içli içli.
“Anamın köyü de çok yakında be abi. Hemşeri sayılırız.” demişti Mehmet. O günden sonra
ikisinin bağı daha da güçlenmişti. Gel zaman git zaman Mehmet memlekete gittikçe, anası ile
görüştükçe laf lafı açmış ve Hasan’ın nerede olduğu da ailesinin kulağına gitmişti. Bir gün
inşaatta sıva yaparken usta başı gelmiş “Hasan usta bir misafirin var” demişti.
“Abi şaka mı yaparsın kim gelsin bana” demişti şaşkınca.
Aşağı inince abisini karşısında görmüştü. Sarılmışlar, çay ocağından birer çay alıp
konuşmuşlardı. Abisine düzenini kurduğunu söylemiş, bir daha dönmeyeceğini de kesin dille
söylemişti. Abisi annesinin çok üzüldüğünü ağladığını söyleyince arada sesini duyabilmek için
telefon numaralarını alıp vermişlerdi o kadar. Abisi eli boş geri dönmüştü memlekete. Ama en
azından artık onun nerede olduğunu bilecekleri bir iletişim bilgisine ulaşmışlardı. Hatta arada
anası ve yengesi koliyle ona en sevdiği turşulardan, yufka ekmeklerinden, kuru dolmalarından
ve en sevdiği iliçli börekten yollar olmuşlardı. Her şeyi bir güzel yer bir tek iliçli böreğe
dokunmazdı. İliçli börek ona Nazife’den kalan acı bir anı gibiydi sanki. En son onun elinden
yediydi, öyle kalmalıydı. Gelen börekleri hep işçilere dağıtırdı.
Bu arada işleri büyütmüş, alanında ustalaşmıştı. İyi para kazanmaya başlamıştı. Sonunda
biriktirdiği parayla küçük bir daire alabilecek hale gelmişti. Tanıdığı bir müteahhit sayesinde
uygun fiyata bir dairesi olmuştu. Yıllar geçiyor, Hasan tüm gücüyle çalışmaya devam ediyordu.
Arada abisine yeğenleri için para yolluyor, anasının sesini duymak için arıyordu. Anası da artık
dönmesi için yalvarmayı bırakmıştı. En azından oğlunun sesini duyabildiği için mutluydu.
Hasan da artık daha iyi hissediyordu kendini. Ama bazı geceler Nazife düşüyordu aklına. Çok
özlüyordu onun o güzel gülüşünü, gülerken gözlerinin ta yüreğine kadar işleyen güzelliğini, ah
diyordu ah acaba ne yapıyordur Nazife. Muhtemelen evlenmişti, çoluk çocuğu da olmuştu.
Acaba Hasan’ı merak ediyor, özlüyor muydu? O efkârlı akşamlarda türkülerini tutturuyordu
ıslıkla. Ardından sessizce geceye bırakıp hüzünlerini, uykuya dalıyordu. İşte yıllar Hasan için
böyle geçip gitmişti. Şimdi otobüs dar köy yolunun girişine gelirken, yıllar önce buradan gözü
yaşlı, yüreği kırık giden genç Hasan’ı görüyor gibiydi.
Otobüs toprak yolun girişinde sarsıntıyla durmuştu. Yanındaki adam da artık uyanmış, inmek
için hazırlık yapıyordu. Müsaade isteyip, yerinden kalktı. Küçük çantasını üst raftan alıp araçtan
indi.
“Hoş geldin kardeşim.”
Sesin geldiği yöne döndü. Abisi yanında yeğeniyle gelmişti.
“Hoş buldum abi” deyip abisinin elini öptü.
Sessizce köye inen dar eski yoldan yürümeye başladılar. Eve yaklaşırken abisi konuşmaya
başladı. “Son birkaç aydır çok nefesi tıkanıyordu. Aldık ilçeye hatta il merkezindeki büyük
hastaneye götürdük. Koah dedi doktor. Çok ilerlemiş dönüşü olmaz dediler. Rahatlasın diye
ilaçlar, spreyler verdiler ama nafile. Son haftaları zor geçti. Seni sordu durdu hep. Dedik gelecek
yolda merak etme falan oyaladık öyle. Dün sabah da anam bir bakıyor yatakta hareketsiz. Allah
taksiratını affetsin. Öğle namazına gömeceğiz.”
Hasan başı öne eğik sessizce dinliyordu. “Anam nasıl?”
“Nasıl olsun çok üzüldü işte. Tek tesellisi senin gelişin oldu. Sürekli adını anıp duruyordu. En
azından o kavuşacak oğluna.”
Yıllar sonra geldiği köy sanki bıraktığı gibiydi. Kerpiç evler yenilense de daha modern hale
gelse de kokusu, havasıyla hala bıraktığı o güzel köydü. Evin önüne geldiklerinde tahta kapıyı
açıp avluya geçtiler. Anası koşarak geldi. Hasan ellerine yapıştı anasının. Öptü öptü. Anası
sımsıkı sarıldı. “Bir daha bırakmam oğul bir daha bırakmam” diye feryat ediyordu anası. Ana
oğul küçük bir çocuk gibi hem ağlıyor hem de sımsıkı kenetlenmiş birbirinden ayrılmıyordu.
Diğer kardeşleri, konu komşu hepsi gözyaşları ile onları izliyordu. İyice oğluna sarılıp, öptükten
sonra oğlunun aç olabileceğini düşünen ana koşarak mutfağa gitmiş, yufka ekmeği, köy
yumurtası, çökelek, reçel ne bulduysa oğlunun önüne sermeye başlamıştı.
Hasan doğup büyüdüğü o mütevazi köy evine girince o evin sinmiş kokusunu hissedince yıllar
sonra ilk defa hasretini dindirmişti. Yeğenleri, abileri, yengeleri hep beraber sofraya oturmuş,
yemeklerini yemişlerdi. Ardından cenaze hazırlıklarına yardım etmiş, vedalaşıp
helalleşemediği babasını elleri ile mezara koyarak hakkını helal etmişti. Köy meydanındaki
taziyeleri karşıladıktan sonra, abisi biraz yol yorgunluğunu atsın diye onu kendi evine
götürmüştü. Yeğenleri büyümüş, hatta hiç görmediği sekiz yaşında tatlı mı tatlı bir kız yeğeni
ile de tanışmıştı. Onlara İstanbul’u anlatmıştı. Okuyup büyük adam olmaları için öğütler
vermiş, bir daha ki gelişince hepsine oyuncaklar getireceğini söylemişti.
O arada oturdukları kapı aralanmış, yengesi elinde çaylarla içeri girerken arkasında birinin daha
olduğunu fark etmişti. İşte o anda zaman donmuştu sanki. Rüya mı görüyorum diye gözlerini
kırpıştırsa da içeri giren Nazife’den başkası değildi. O sırada küçük yeğeni “Öğretmenim” diye
Nazife’nin kollarına koşmuştu. Yengesi “Hadi bakayım sizi azıcık çıkın odadan” diyerek
çocukları toplayıp, çayları bırakıp çıkmıştı odadan.
Nazife başı önde ilerlemişti odada. Hasan’a yakın çekyatın köşesine oturup “Başın sağ olsun
Hasan hoş gelmişsin” dedi.
Hasan gözlerini kaçırıyor, kalbi gümbür gümbür atıyordu. Heyecandan sesinin titremesinden
korkuyordu. “Sağ ol” dedi kafasını kaldırmadan.
“Sana ulaşmaya çok çalıştım ama ulaşamadım. Abinlere sormaya çekindim.” dedi Nazife.
“Gelmek istemedim buralara. Artık gelmem için bir neden kalmamıştı” dedi Hasan öfkesini
bastırmaya çalışarak.
“Haklısın” dedi Nazife başını yerden kaldırmayarak. Elinde sarılı bir poşeti önlerindeki sehpaya
bıraktı. “Geldiğini duyunca yaptıydım. Getirmek istedim” dedi.
Hasan poşete baktı. Ama açmadı. Sessizce öylece durdular bir süre. Sonra Nazife kalktı
yerinden. “Ben gideyim artık sen de yol yorgunsundur dinlen.” dedi. Hasan hiç ses etmedi.
Kafasını kaldırıp Nazife’nin gül yüzüne bakmaya cesareti yoktu.
Nazife çıkınca öylece kala kaldı. O sesi duymayalı ne çok zaman olmuştu. Hala güzeldi Nazife
ve hala ulaşılmaz. Getirdiği poşete uzandı açtı. Mis gibi kokusuyla iliçli börekti. Yıllar olmuştu
yememişti. Gözlerinden yaşlar boşandı tutamadı kendini. Başka ellere yar olmuştu da bu böreği
sevdiğini unutmamıştı. Keşke hiç buraya gelmeseydim diye geçirdi içinden. Sonra odanın
kapısı aralandı. “Müsaade var mı?” diye seslendi yengesi.
“Gel yenge gel” dedi Hasan kendini toparlamaya çalışarak.
“Nazife bizim kızın öğretmenidir. Burada anası ile yaşıyor hala. Babaları öldü dört yıl evvel.”
“Nasıl öğretmen oldu o yenge? Hem başkasına nişanladılar diye duyduydum.” dedi Hasan
hayretle.
“Yok be oğlum hiç evlenmedi Nazife. O nişanı babası size inat yaptıydı. Bu kız da bir yandan
üniversite sınavına çalışıyormuş. Öğretmenlik kazandı. Kıyameti koparttılar. Dayısı aldı bunu
merkezde yanına. Orada okudu. Nişanı da attı. Şimdi iki yıldır buradaki okula tayini çıktı. Geri
döndü. Yani anlayacağın o da senin gibi ne evlendi yuva kurdu ne de mutlu oldu.”
Duydukları karşısında gülse mi ağlasa mı bilemiyordu Hasan. Heyecanla “Ya nasıl olur yenge?
Ben niye hiç duymadım bunları” dedi.
“Sen ağzımızı açtırmadın ki oğlum. Köyle ilgili ne demeye çalışsak ağzımıza tıktın koydun deli
oğlan.”
Hasan için sanki güneş yeniden doğmuş, her şey yeniden can bulmuştu. Hemen böreğe uzandı.
Kokladığı her lokmayı ağzında uzun uzun çiğneyip, damağındaki tadın içine işlemesini
hissediyordu. Hem gülüyor hem de bomboş geçmiş onca yıl için ağlıyordu. Koşsa şimdi şu
kapıdan Nazife’nin kapısına dayansa kapansa ayaklarına, yalvarsa… Yüreği yangın yeri
olmuştu Hasan’ın. Ama artık o deli gençlik yaşları geçmişti ya her şeyin bir yolu yordamı vardı.
Gidip de kapılara dayanmanın yakışı kalır mıydı hiç? diye kendi kendini dizginleyip durdu tüm
akşam. Yeğenlerinin yanına serilmiş yer yatağına uzandı. Sabah köyün horozları ötene kadar da
gözlerini kapatamadı aklı fikri Nazife’deydi.
Sabah erkenden yeğenleri okul için kalkmıştı. Onlarla kalktı. Küçük olanın Nazife’ye
öğretmenim dediğini hatırlamıştı. “Seni ben alayım mı okuldan Ela” dedi yer sofrasında taze
yufka ekmeklerini yerken. “Amca sen al evet herkes görsün şehirli amcamı” dedi gözleri
parlayarak küçük kız.” Gülüp saçlarına bir öpücük kondurdu kızın.
Tüm sabah anasına yardım etti, misafir ağırladı, abileri ile sohbet etti ama gözü hep saatteydi.
Sonunda öğle saatini vurunca koşarak çıktı evden. Okul yolunun üstünde yol kenarında açmış
papatyalar ilişti gözüne. Eğilip güzel açmış olanlardan toplayıp, bir buket yapmaya çalıştı. Ah
be İstanbul’da olacaktı ki güller, nergislerle ne buketler alırdım Nazife’ye diye söyleniyordu bir
yandan da. Çok içine sinmese de sonunda bir buket yapabilmişti. Koşarak okul kapısına gitti.
Heyecandan yerinde duramıyor, bir ileri bir geri yürüyüp duruyordu.
Birkaç dakika sonra okulun pencerelerinden biri açıldı. “Amcaaa öğretmen amcan gelebilir içeri
dışarıda beklemesin” dedi. Küçük yeğeni Ela ve arkadaşları çığlık çığlığa neşe ile sesleniyordu.
Hasan utançtan kıpkırmızı olmuştu. Koşarak okul kapısında içeri girdi. Sınıfa girdiğinde Nazife
o güzel gülen yüzüyle ona bakıyordu. Elindeki çiçekleri beceriksizce uzattı Hasan. Nazife
yanakları kıpkırmızı çiçekleri alıp, kürsüye koydu. Çocukların hepsi gülüyordu.
“Evet çocuklar sessizlik, herkes yerine otursun” dedi Nazife. “Bugün Hasan Bey bize
büyükşehrin ne olduğundan biraz söz edecek. Kendisi İstanbul’dan geldi” dedi sevgiyle
Hasan’a bakarak. Ardından Hasan çocuklara boğaz köprüsünü, büyük alışveriş merkezlerini,
kocaman hastaneleri anlatmaya başladı.
İki aşık sanki yıllar öncesindeki o öğrencilik yıllarındaki gibi, göz göze gülerek dersi işlediler.
Onca kaybolmuş yıl sanki hiç yaşanmamış, içlerindeki sevgi okul çıkışlarındaki yan yana
yürüyebilme hevesi ile dolmuştu yeniden…
SON

Tuğba Kadakoğlu
19 Ocak 2026
Tuğba Kadakoğlu, 1983 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş olup, lisans eğitimini felsefe,
yüksek lisans eğitimini iktisat alanında tamamlamıştır. Kadakoğlu, amatör olarak çeşitli web
sitelerine kitap eleştirileri yazarak başladığı yazma yolculuğunda ilk kitabı Geçmişin
Yolcusu’nun 2026 yılında basımı için çalışmalara başlamıştır.
Profesyonel iş hayatına da devam eden Kadakoğlu halen özel bir şirkette İş Geliştirme
Direktörü olarak çalışmaktadır
