Sarmaşıkların Son Mahkûmu
Neredeyse yüz yıllık bu paslı duvarların üstüne sinekler bile konmazdı ama yeşil sarmaşıklar sımsıkı sarıp kucaklamıştı. İhtiyarın tek dostu bu sarmaşıklardı. Her gün ona kıvrımlı umutlar aşılıyor ve istediği düşleri veriyorlardı. İhtiyar onlara dokunup ruhunu dinlendiriyordu. Sadece akşamları sessizleşiyorlardı. Ancak ihtiyar akşamları da bu karanlık zindan da yalnız değildi çünkü duvarları kaldıramayan sineklere yuva olmuştu. Çıkardıkları sesler her akşam bir ayin oluşturuyordu sanki. Her vızıldayış bir günah çıkarma bir arınmaydı onun için. Ayini yapanlar da en az onun kadar kirli ve kimsenin sevmediği yaratıklardı. Bu akşam sinekler yok olmuşçasına sessizdi. İhtiyar ilk defa huzurlu bir uyku çekmişti. Böylece tüm yorgunluklarından bir geceyle kurtulmuştu. Sabah vücudu bir sinek kanadı kadar hafifti. Bu köhne yerde bugün her şey biraz daha farklı ve yakışmayacağı halde güzel görünüyordu. Mahkûmların pencere niyetine kullandıkları deliklerden sızan ışıklar; sarmaşıkları dantel misali süslüyordu. Bir kadının zarifliği vardı üzerlerinde. O da bu değişime ayak uydurmalıydı. Önce hiç temizlenmeyeceğini bildiği halde üstündeki tozu silmeye çalıştı. Sonra da yerden bir taş aldı uzun zamandır kesemediği tırnaklarını tek tek kırmaya başladı. Canı yanmıyordu. Tanrı ona bugün tüm merhametiyle yaklaşıyordu. Sarmaşıklara dokundu. Gözlerini kapattı bir ritim tutturdu sanki sarmaşığın nabzı oydu. Dokunduğu yerler kuruyup bir bir dökülmeye başladı. Bir gemi hayal etti. Dalgalara hükmeden kocaman bir gemi. Kaptan oydu; dümeni istediği yöne çeviriyordu. Deniz korkudan geri çekiliyor sakinleşiyordu. Sonra ahşap bir kayık hayal etti. Yanında iki kişi vardı yine onun istediği yere kürek çekiyorlardı. Deniz de yine çok sakindi. Ve bir sal hayal etti. Bu sefer sadece o vardı. Elindeki tek kürekle istediği yöne gidiyordu. Deniz daha da çok korkmuştu neredeyse tüm suyunu çekecekti. Hiçbirinde karaya varış yoktu. Gözlerini açtı tüm sarmaşıklar sararmış ve yere dökülmüştü. Boğuştuğu kader örgüleri çözülmüştü. Yere çöküp dökülen sarmaşıkların içinde oturdu. Artık sadece kuru ot parçalarıydı. Bir avuç aldı ve yine bir ritim tutturdu ama bu sefer tüm zindanda yankılanan bir ritim… Gözlerini kapattı. Karanlık bir ormandaydı; hiç kimse yoktu. Yürümeye başladı. Fısıltılar duyuyordu. Ağaçların yapraklarından geliyordu bu fısıltılar. Onun günahlarını birbirine fısıldıyorlardı. Yürümeye devam etti. Yürüdükçe hava aydınlanıyor; her adımla güneş biraz daha gösteriyordu kendini. Aydınlık… Sonsuz aydınlık istiyordu…
Dertten, kederden ve pişmanlıktan kuruyan kabuk tutmuş gözlerini yine açtı. Kenara atılan bir un çuvalı gibi duvara yasladı kendini. Soğuk, korkunç bir sessizlik her yeri kaplamıştı. Avucundaki otlara baktı. Bu sefer gözlerini kapatmadı. Eşi Anna’yı gördü; elinde bir fincan çayla ona doğru yürüyordu. En son gördüğü gibi genç, güzel ve alımlıydı. Ruhunun ihtiyarladığını hissediyordu ama dıştan da dökülüp harabeye dönüştüğünü farkında değildi. Anna’ya sarılırcasına avucunu göğsüne sıkıca bastırdı. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Yere uzandı otların arasında ağlayarak yuvarlanıp durdu. Bir süre sonra tekrar duvara yaslandı. Başını birkaç defa duvara vurdu. Duvar taşlarının ıslamış gibi iğrenç bir kayganlığı vardı. Etrafa bir çürümüşlük kokusu yayıldı. Bir karga sesi duydu. Duvardaki deliklerin birinden başını çıkarmış ona bakıyordu. Siyah cübbesi duvarın arkasında kalmış olmalı ki sadece tüysüz kafası görünüyordu. Cübbesi geride kalmış bir papazın omzundan sıyrılmış gölgesi gibiydi. Durmadan gaklıyordu. Ama sesi huzur veriyordu. Sanki son okunan dualardandı onun için. Kutsal bir yalvarış ebedi bir teslimiyet için son bir hazırlık gibiydi. Hiçbir şey düşünmeden sadece kargayı dinledi. Uzunca ve sonsuz bir şekilde dinledi.
Artık hareket etmiyordu. Sadece huzuru gökte bulmuş gibi tavana bakıyordu. Sinekler bu sefer akşamı beklememiş etrafında uçuşmaya başlamışlardı. Zindan güneşle dolmuştu ama kuru bir soğukluk vardı. Ölüm hiç bu kadar soğukluk yaratmamıştı…
AYŞE ÖNER
