SEVGİNİN AĞIRLIĞI
Sevgi bazen bir insanın omuzlarına konan en ağır yüktür.
Herkes onun hafifliğinden söz eder ama kimse taşıyanın dizlerinin titrediğini anlatmaz.
O sabah pencerenin önünde durup sokağı izlerken bunu düşündü. İnsanlar aceleyle yürüyordu; kimi işe, kimi hayata, kimi kendinden kaçmaya. Kimse durup sevginin neye benzediğini merak etmiyordu. Çünkü sevgi artık merak edilecek bir şey değil, ya sahip olunacak ya da terk edilecek bir nesne gibi görülüyordu.
O, sahip olmayı da terk etmeyi de beceremeyenlerdendi.
Sevgiyle ilk karşılaşması büyük bir an değildi. Ne yıldırım gibi bir çarpışma vardı ne de hayatı ikiye bölen bir cümle. Sevgi onun hayatına sessizce girmişti. Bir sabah uyanmış ve fark etmişti: Birinin varlığı, yokluğundan daha çok canını acıtıyordu.
İşte sevgi buydu.
Onu sevmeye başladığında kendinden bir şeyler eksileceğini bilmiyordu. İnsanlar sevginin çoğalttığını söylerdi ama kimse eksilttiklerinden bahsetmezdi. Oysa sevgi, önce alırdı. Uykudan alırdı. Sessizlikten alırdı. Gururdan alırdı. Ve insan fark etmeden kendinden vazgeçmeye başlardı.
Geceleri yatağa uzandığında kendi nefesini dinlemek zorlaşmıştı. Kalbi artık kendisi için atmıyordu. Bir mesaj sesiyle hızlanan, bir sessizlikle yavaşlayan bir kalbi vardı. Sevgi, ritmi bozardı.
Onunla konuşurken kelimelerini seçmeye başlamıştı. Eskiden böyle değildi. Düşündüğünü söyler, sonucunu umursamazdı. Şimdi her kelime bir ihtimale dönüşüyordu: Kırılır mı, uzaklaşır mı, gider mi?
Gitmek…
Sevgiyle tanışan herkesin zihninde yankılanan o kelime.
Sevgi cesaret ister derler. Oysa sevgi, korkuyla yaşamayı kabul etmektir. Kaybetme korkusu, yetememe korkusu, değersizleşme korkusu… Ve bütün bunlara rağmen kalabilmek.
O kaldı.
Ama kalmak her zaman görünür bir eylem değildir. Bazen kalmak susmaktır. Bazen bir adım atmamak, en büyük fedakârlıktır. O, çoğu zaman sustu. Sevgisini anlatmaktan çok taşımayı öğrendi.
Sevgi taşınır mıydı?
Taşınırdı. Hem de en ağır çuvallar gibi.
Bıraktığında rahatlamazdın, çünkü sevgi bırakıldığın yerde kalmazdı. Peşinden gelirdi. Zamanla, düşüncelere sinerdi. İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın, sevgi sessizce arkadan gelirdi.
Bir gün sevginin karşılık bekleyen bir şey olmadığını fark etti. Karşılık beklediğinde sevgi olmaktan çıkıyor, pazarlığa dönüşüyordu. “Ben verdim, sen de ver.” Oysa sevgi, hesabı olmayan bir şeydi. Bu yüzden insanı fakirleştirirdi.
Ama o fakirleşmeyi göze almıştı.
Çevresindekiler anlamıyordu. “Bu kadar sevmeye değer mi?” diye soruyorlardı. Kimse sevginin değerle ölçülmeyeceğini bilmiyordu. Sevgi bazen en yanlış yerde filizlenir, bazen en doğru yerde kururdu.
O, yanlış yerde yeşeren bir sevgiyi doğruymuş gibi büyütmeye çalışmıştı.
Zamanla şunu öğrendi: Sevgi insanı daha iyi yapmaz. Daha çıplak yapar. Kaçtığın yönlerini önüne koyar. Sevdiğin kişinin gözlerinde kendini görürsün; bazen hoşuna gitmeyen bir yansıma olur bu.
İnsan en çok sevdiği yerde sınanır.
Gitmeyi düşündüğü günler oldu. Bunu inkâr etmedi. Ama gitmek kolaydı. Kalmak, insanın kendisiyle yüzleşmesi demekti. O yüzleşmeyi seçti.
Bir sabah yine pencerenin önünde durduğunda fark etti: Sevgi artık canını yakmıyordu. Acı bitmiş değildi ama anlam değiştirmişti. Sevgi her zaman mutlu etmezdi; bazen sadece derinleştirirdi.
Derinleşmek…
İnsanı korkutan ama büyüten tek şey.
Sevgi onu büyütmüştü. Daha sessiz, daha dikkatli, daha gerçek yapmıştı. Artık “seni seviyorum” demek zorunda değildi. Sevgi cümleyle değil, duruşla anlaşılırdı.
Pencereyi kapattı. Sokağın sesi kesildi. İçindeki sesler de sustu bir anlığına. Sevgi hâlâ oradaydı. Ama artık bir yük gibi değil; taşımasını öğrendiği bir ağırlık gibiydi.
İnsan bazı ağırlıkları bırakmaz.
Onlarla güçlenir.
Gözde Görmez

