ÖYKÜ.. SEVGİ’NİN YOLU.. Ercan Mehmet AKSÜT

SEVGİ’NİN YOLU
Ercan Mehmet AKSÜT

Sercan, otuzlarının sonlarında bir holding patronuydu. Çocukluğundan beri tek hayali dağ tırmanışıydı. Ancak işlerinin yoğunluğu nedeniyle bunu hep ertelemişti. Arkadaşlarının ısrarları sonucu birkaç günlük bir tırmanış eğitimi aldı. Sıcak bir temmuz günü, bisikletiyle profesyonel dağ tırmanıcılarının kamp alanına doğru yola çıktı. Aklı hâlâ işlerindeydi; onsuz işlerin duracağını düşünüyordu. Yolda birkaç kez geri dönmeyi bile aklından geçirdi, ama başladığı işi yarım bırakan biri değildi.

Sıcağın verdiği hararetle ara ara su molası veriyordu. Bir dağcı için gerekli tüm araç gereçler arkasındaki mavi çantadaydı. Şehirden uzaklaşıp yeşilin ve taşların bol olduğu sahil kasabasından geçiyordu. Kulağındaki kulaklıktan en sevdiği klasik batı müziği çalıyordu. Yol, uzadıkça zihni kısalıyor; düşünceler, ritmini bisikletin pedallarına bırakıyordu.

Sercan mola verip vermemeyi düşünürken yol kenarında siyah bir aracın arka bagajının açık olduğunu gördü. Bir anda fren yaptı. Toprak havaya kalktı, rüzgârla savruldu ve toz bulutu oluştu. Şaşkın gözlerle aracı uzaktan izledi. Etrafta yaşama dair hiçbir iz yoktu.

Yavaş hareketlerle bisikletten indi, ayaklığını açtı ve temkinli adımlarla araca doğru yürüdü. Gözleriyle etrafı kontrol ediyordu. Araca yaklaştığında vahim manzara ortaya çıktı. Araç kaza yapmıştı. Ön tamponundan duman çıkıyordu. Kırık şoför camından içeri baktığında hava yastığının yirmilerinin sonlarında bir gencin yüzünde patladığını gördü. Sercan ağır hareketlerle genci koltuğuna yasladı, nabzına baktı ve öldüğünü anladı. Daha da panikledi, hemen geri çekildi.

Arka koltukta başka biri olabileceğini düşünerek zor da olsa arka kapıyı açtı. Gördüğü manzara karşısında nutku tutuldu. Siyah takım elbiseli, ellili yaşlarda bir adam vardı. İş camiasının en saygın ailelerinden Baltutmaz ailesinin lideri Ömer Baltutmaz’dı. Onu iş toplantılarında ve bazı kokteyllerde görmüştü, ama normal bir günde bu adamın yanına yaklaşmak imkânsızdı. Ağzından ve burnundan kan geliyordu. Şoku atlatıp nabzına baktı. Dudaklarını büzdü. Ömer de ölmüştü.

Sağ elinde şeffaf bir dosya tutuyordu. Sercan dosyaya baktığında üzerinde yol projesi yazdığını gördü. O dosya, bir kazanın ortasında anlamsız bir ayrıntı gibi duruyor, ama sanki olup bitenin özünü taşıyordu. Hemen emniyeti aradı ve beklemeye başladı.

Birkaç dakika sonra ortalık ana baba günü oldu. Polis memurları olay yerini şeritlerle çevirdi. Genç, kısa boylu, toparlak başkomiser Hasan, Sercan’la kısa bir görüşme yaptı. Sercan’ın gözü sıra sıra dizilmiş iki siyah ceset torbasına takıldı. Hangisinin şoför, hangisinin zengin iş adamı olduğu ayırt edilemiyordu.

O an Sercan’ın içinden tek bir düşünce geçti: İnsan, bu dünyada yaptıkları kadar vardır. Ölüm geldiğinde amel defteri kapanır; unvanlar, şöhretler de onunla birlikte yok olur.

Olay yerine Ömer’in ailesi de geldi. Eşi Aynur, on beş yaşlarında kızı ve on yaşlarında oğlu ağlıyordu. Akrabaları onları teselli etmeye çalışıyordu. Cenazeler nakil araçlarına konulup götürüldü. Sercan prosedür gereği ifade vermek için karakola gitti.

Ertesi gün cenazeye katıldı. Ardından taziyeye, ailenin yaşadığı villaya gitti. Villada birçok iş adamı ve bürokrat vardı, ama kimse gerçekten taziye için gelmemişti. Küçük küçük kulisler kuruluyor, işler çözülüyor, yeni anlaşmalar yapılıyordu. Yeni alınan araçların modelleri konuşuluyor, iş adamlarının özel hayatları çekiştiriliyordu. Matemi her zaman eşler ve çocuklar yaşardı.

Sercan insanların ikiyüzlülüğünün arasından geçip Ömer’in eşi Aynur’un yanına gitti. Aynur çok bitkin görünüyordu. Sağında oğlu, solunda kızı ağlıyordu. Sercan’ı görünce umut dolu gözlerle eşinin son anlarına tanıklık eden bu adama baktı.

Sercan, yeni doğmuş bir bebeğin doğumunu ya da iki sevgilinin kavuşmasını anlatır gibi Ömer’in son anlarını anlattı. Kelimeleri özenle seçiyor, her cümlede Aynur’un kalbini biraz daha incitmemeye çalışıyordu.

O sırada kısa boylu, esmer hizmetli kızlardan biri elinde büyükçe bir poşetle geldi. “Hanımım, bu poşeti emniyetten gönderdiler. Ömer Bey’in eşyalarıymış.”

Aynur ağlamasına bir kat daha ekledi. Poşeti bir hazineyi tutar gibi aldı. İçini açtı, çıkanları masaya bıraktı. Poşetin içinden üzeri yer yer kanlı şeffaf dosya çıkınca hıçkırarak ağlamaya başladı.

Sercan nazik bir hamleyle dosyayı aldı. Ömer’in kazada elinde tuttuğu dosyaydı. Üzerinde yol projesi yazıyordu. Sercan dosyayı rulo yaptı, Aynur’a göstermemeye çalıştı. Bu kâğıt parçasının, bir insanın son niyeti olduğunu ikisi de hissediyordu.

Aynur birkaç saniye sonra kendine geldi. Sercan’ın elindeki dosyaya baktı. “Ah Sercan Bey, Ömer dışarıdan çok sert ve otoriter görünürdü. Oysa çok merhametliydi. Geçen gün gazetede bir köyde yaşayan engelli bir kız çocuğunu okudu. Yol bozuk olduğu için okula annesinin sırtında gidiyormuş. ‘Hanım,’ dedi, ‘gidip o yolu yaptırayım.’ Köy muhtarıyla konuştu, yolun projesini yaptı. İşte iyilik yapmaya giderken…”

Cümlesini tamamlayamadan tekrar ağlamaya başladı. O yarım kalan cümle, odanın ortasında asılı kaldı.

Sercan’ın gözü yerdeki bir kâğıt parçasına takıldı. Yerden alıp Aynur’a uzattı. “Sanırım az önce düştü.”

Aynur kâğıdı açtı ve acı bir tebessüm etti. “Gençlik yıllarında yapmak istediklerinin listesini yapmıştı. Hiçbirini yapmaya vakti olmadı. Özellikle dağ tırmanmayı çok isterdi.”

Kâğıdı Sercan’a uzattı. Listede birinci sırada dağ tırmanışı, ikinci sırada paraşütle atlama, üçüncü sırada mangal yakma vardı. On maddelik listenin hiçbirine işaret konmamıştı. Hayat, listenin kenarına tek bir çizik bile atmasına izin vermemişti.

Sercan kâğıdı dörde katlayıp masaya bıraktı. Ömer’in yakın arkadaşları gelmişti. Daha fazla kalabalık etmemek için villadan ayrıldı.

O gece kuş tüyü yatağında yatarken toprağa verdikleri Ömer aklına geldi. Oysa önceki gece o da kuş tüyü yatakta yatıyordu. Şimdi dokuz tahtanın altındaydı. Tavana bakakaldı. Beyaz tavanın yavaş yavaş alçaldığını hayal etti. Bir anda yatağından doğruldu. Balkona çıktı, bir dal sigara yaktı.

Gece boyunca düşündü. Köyde yol bekleyen engelli kız aklına geldi. Küçük kızın hayali yarım mı kalacaktı. Ömer’in gerçekleştiremediği yolu kendisi yapmaya karar verdi. Bu karar, onun için bir borç değil, bir emanet gibiydi.

Birkaç gün sonra Ömer’in villasına gidip yol projesi dosyasını ve kızın bilgilerini aldı. Aracıyla yola çıktı. Her türlü bağlantıyı kurmuştu vekızı görmek istemişti. Yol boyunca, direksiyon başında kendi hayatını da tartıyordu.

Köye girince yolların gerçekten kötü olduğunu gördü. Sora sora Sevgi’nin evini buldu. Harabe sayılacak, tek katlı bir evdi. Duvarları taş, çatısı derme çatmaydı.

Kapıyı yaşlı bir kadın açtı. “Buyur evladım,” dedi.

Sercan içeri girdi. Yerde dizlerinin üzerine oturmuş deftere bir şeyler yazan küçük bir kız vardı. Sevgi’ydi.

Sercan kanepeye oturdu. “Merhaba, sen Sevgi olmalısın. Ben şehirden geldim. Adım Sercan.”

“Abi yolu yapmaya mı geldin?” dedi kız.

Sercan gülümsedi. “Evet. Bundan sonra rahat rahat okuluna gideceksin.”

Birkaç gün içinde yol yapıldı. Sercan tekrar geldi. Sevgi’ye tekerlekli sandalye getirdi. Evi tamir ettirdi. Köy yolu Sevgi’nin vesilesiyle yapıldığı için ‘Sevgi’nin Yolu’ adını aldı.

Sercan, Ömer’in başlattığı iyiliği tamamladığı için kendini çok huzurlu hissediyordu. Daha önce gönülsüz gittiği dağ tırmanışına bu defa, ileride “keşke yapsaydım” dememek için bisikletinin pedallarını daha istekli çeviriyordu.

Birkaç dakika sonra dağcıların bulunduğu kampa ulaştı. Teçhizatlı profesyonel dağcılarla birlikte tırmanmaya başladı. Attığı her adım Sercan’ı daha özgür hissettiriyordu. Usul usul ve dikkatle dağı tırmanırken kendi halatına yakın başka bir halat daha fark etti ama konsantrasyonu bozulmasın diye yoluna devam etti.

Temkinli adımlarla taşların üzerine basarak birkaç dakika sonra zirveye ulaştı. Zirveye varır varmaz özgüven patlaması yaşadı. “Başardım, başardım!” diye bağırdı.

Aynı anda, biraz ötede kendi halatından çıkan genç bir kadın da zirveye ulaştı. O da Sercan gibi sevinçle bağırıyordu. Birbirlerini ilk kez görüyorlardı, ama hissettikleri duygu aynıydı. Göz göze gelip gülümsediler.

Kadın uzun uzun soluk alıyordu. Sercan tebessüm ederek sordu: “İyi misiniz?”

Kadın içtenlikle gülümsedi. “İyiyim, iyiyim… Hiç bu kadar iyi olmamıştım.”

Yerinde duramıyor, anlamsızca birkaç adım ileri geri atıyordu. Bir anda telefonunu çıkardı, birini aradı ve sesi hoparlöre verdi. “Anne, çıktım! Zirveye çıktım! Kızım yapamazsın demiştin, ama ben zirveye kadar çıktım. Bak, başardım!”

Karşı taraftan endişeli bir kadın sesi geliyordu. Genç kadın cevap vermeden bir hamleyle bağırdı ve telefonu boşluğa fırlattı.

Uçurumun kenarına oturdu, bacaklarını boşluğa sarkıttı ve manzarayı izlemeye başladı. Sercan da ona ne çok yakın ne de çok uzak bir yerde, uçurumun kenarına oturdu. İkisi de hâlâ heyecanlıydı.

Genç kadın sakin bir hareketle, denize taş atar gibi aşağıya doğru küçük taşlar atmaya başladı. Rüzgârda savrulan sarı saçlarını eliyle geriye itti ve Sercan’a baktı.

“Birkaç yıl önce lenf kanseri olduğumu öğrendim,” dedi. “O zaman nişanlıydım. Nişanlımı çok seviyordum. Evet, tahmin ettiğin gibi… Kanser olduğumu duyunca beni terk etti. Doktorlar kıyafet biçer gibi ömür biçtiler. Hastane odasında kendime söz verdim: Eğer kanseri yenersem dağ tırmanacağım.”

Sözlerinin sonunda yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. “Kanseri yendim. Şimdi buradayım.”

Sercan, birkaç gündür yaşadıkları karşısında, ismini bile bilmediği bu kadının söylediklerinin değerini çok iyi anlıyordu. O da başından geçenleri anlattı. Zirvede uzun süre dertleştiler.

Sonra aşağı inme vakti geldi. Sercan’la adının Meltem olduğunu öğrendiği genç kadın, yan yana iplerine tutunarak aşağı indiler.

Kader onları hayallerini gerçekleştirirken birleştirmişti. Birkaç ay sonra nişanlandılar, ardından evlendiler.

Sevgi’nin yolu artık gerçek manada sevginin yolu olmuştu.

SON

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir