ÖYKÜ.. SEVGİYİ SANA SEVMEYİ ÖĞRETENE VER.. AYŞEGÜL KUM

SEVGİYİ SANA SEVMEYİ ÖĞRETENE VER

Çalan saatini susturdu. Mesaj kutusu dolmuştu; kaç tane arama vardı sanki. Hayat Mithat’ın üzerine doğru koşan bir gölge gibi durmadan hızlanıyordu. Sanki koşu bandında yürüyor, dursa yere yapışacaktı. Ya da bir şelalenin gürültülü akışına kapılıp gidecekti.

Kahvaltı yapsa geç kalacaktı. Sallama bir çay yapıp aceleyle arabasına bindi. Toplantıya yetişecekti. Tam arabasını çalıştıracakken telefonunu unuttuğunu fark etti. Söylene söylene geri döndü, telefonunu aldı ve şirkete geçti.

Toplantıda şirketin müdürü,

“Huzurevini ziyaret edeceğiz, hazırlıklı olun.” dedi.

Mithat şaşırmıştı. “Allah Allah… Bizim patronla huzurevi ne alaka?” diye düşündü. Patron o anda söz aldı:

“Son zamanlarda hakkımızda çıkan haberlerden sonra şirketimizin itibarını kurtarmak için bu ziyaret şart. Bu iş için de Mithat Bey’i seçtim.”

Toplantı bitti. Mithat eve gidip ertesi gün ziyaret edeceği huzurevi için konuşma ve hediyeler hazırladı. Patron kesenin ağzını açmıştı; yaptığı her hareket buram buram reklam kokuyordu. Mithat gece yarısına kadar hazırlık yaptı.

Tam yatacakken telefonu çalmaya başladı. Arayan patrondan başkası değildi:

“Ammannn Mithat Bey, bir eksiklik olmasın! Şirketimizin vizyonunu kurtarmak için hiçbir fedakârlıktan kaçmayın!”

Ertesi sabah Mithat huzurevine gidip yaşlı ziyaretini gerçekleştirdi. Fotoğraflar, tebessümler, formalite şakalar derken program tamamlandı. Günün kalanını izinli olduğu için huzurevinin karşısındaki parkta kuşlara yem atarak geçirmek istedi. Hem bedeni hem ruhu dinlesin…

Bir ihtiyar, parkın bahçesine çiçek ekiyor; insanların attığı çikolata, kraker ambalajlarını, izmaritleri topluyordu. Mithat’ın kuşlara yem attığını görünce yaklaştı:

“Kuşları seviyorsun galiba?”

“Evet,” dedi Mithat. “Evde papağanım, muhabbet kuşum, kanaryam var… Yani kafeste.”

İhtiyar durdu.

“Yazık evladım… Çok yazık. Kuşların özgürlüğünü elinden alıp kafese kapatmak onu sevmek midir?”

Mithat ne diyeceğini bilemedi.

“Koskoca gökyüzü varken bir kafesin içinde hapis olmak nasıl bir duygudur sence?”

Mithat savunmaya geçti:

“Ben onlara en iyi yemleri veriyorum. Hem arkadaşımın balıkları var, diğerinin kedisi, öbürünün köpeği…”

İhtiyar başını salladı:

“Arkadaşın balığa sordu mu? ‘Denizde mi yaşamak istersin yoksa akvaryumda mı?’ diye.

Kediyi, köpeği kısırlaştırmışlar öyle mi? Hangi hakla Allah’ın onlara verdiği üreme hakkını ellerinden alırlar? Yapamayacakları yükü niye sırtlarına yüklerler?”

Sonra daha derin konuştu:

“Biz onlarla oynuyoruz, vakit geçiriyoruz diyorsun. Sorun işte burada. Siz mutlu olmak için onları mutsuz ediyorsunuz. Bu, bencillikten başka bir şey değil.”

Adımlarını yavaşlattı ve huzurevini işaret etti:

“Her şey yerinde güzel evladım… Çiçek saksıda, ağaç bahçede, çocuk anne-babasının yanında. Kaç yaşındasın?”

“Otuz beş.”

“Evli misin?”

“Hayır.”

“E o zaman hayvanları hapsedip yalnızlığını onlarla paylaşmak yerine evlenip yuva kursan daha doğru olmaz mı? Şuraya bak…”

Huzurevinin tabelasını gösterdi.

“İnsan, evladının yanında mı huzurludur, yoksa tabelasında huzur yazan böyle bir yerde mi?”

Bir süre sustu, sonra:

“Peygamber Efendimiz buyurmadı mı? ‘Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.’

Üç beş paket yem alıp kuşların yalnızlığınızı paylaşmasını istemek, onlara maaşlı eleman muamelesi değil midir?

Evet, onları yaratan Rab rızkını verir. Ama evde olması gereken anne baba huzurevindeyse, bu sevgi midir?”

Mithat’ın tüyleri diken diken olmuştu. O sırada ezan okundu. İhtiyar camiye yöneldi, Mithat’a bakarak:

“Gelmiyor musun?” dedi gözleriyle.

“Ben namaz kılmıyorum,” dedi Mithat utangaç bir sesle.

İhtiyarın gözleri doldu:

“Yazık evladım… Keşke sevginden en büyük payı seni yaratan Rabbine verseydin. Allah sevgisi olan huzurevine anne baba bırakmaz… Balığı denizden alıp akvaryuma hapsedemez… Kuşu gökyüzünden alıp kafese koyamaz… Kedinin köpeğin fıtratına karışamaz.

Tabi ya… Bütün eksiklik Yaradan’ı sevmemekten geliyor.”

Böyle deyip gözden kayboldu

İhtiyar uzaklaşınca park bir anda sessizleşti. Kuşlar bile o nasihatin ağırlığını hissedip kanat çırpmayı unuttu sanki. Mithat, elindeki yem torbasını sıktı; taneler parmaklarının ucunda ufalanırken içindeki yılların ihmali de dağılır gibi oldu.

Gökyüzüne baktı.

Sanki ilk kez gökyüzü bu kadar geniş, bu kadar derin, bu kadar çağırıcıydı.

Kendi kendine fısıldadı:

“Ben ne zamandır kendi gökyüzümü kaybettim?”

Huzurevinin tabelası gözlerinde bir sızıyla büyüdü. Yaşlıların yüzleri, yalnız bekleyişleri, dua eden elleri zihninde bir bir belirdi.

İhtiyarın sözü yeniden yankılandı:

“Bütün eksiklik Yaradan’ı sevmemekten ileri geliyor.”

Kuşlar havalandı. Rüzgâr geçti. Ezanın yankısı hâlâ gökte asılıydı; sanki Mithat’ı bekliyordu.

Mithat adımlarını camiye doğru çevirdi.

Gönlünün bir yerinde ilk kez bir kapı aralandı.

Caminin avlusuna girdiğinde ihtiyar onu görünce tebessüm etti.

“Gönül sevince bulur Rabbini evladım. Muhabbetle yürüyen, muhabbetten başka bir şey bulmaz.”

Mithat’ın dudaklarından içli bir cümle döküldü:

“Galiba ben de sevmeyi yeni hatırlıyorum…”

İhtiyar başını eğdi:

“Sevgi hatırlamaktır evladım. Allah’a dönen, her şeyi yerli yerinde sever. Çünkü insan Hak’ka yaklaşınca yaratılanların tamamını yerli yerine koyar.”

Mithat’ın gözleri doldu ama bu ağlamak değildi;

bu, kalbinin yumuşamasıydı.

Kuşlar göğe yükseldi.

Mithat da sanki o kuşlarla birlikte yükseliyormuş gibi hissetti.

Caminin kapısından içeri adım attığında kalbinde tek bir cümle vardı:

“Alemlerin Rabbi ne güzel Sevendir; O’na dönen hiçbir zaman kaybolmaz.”

İşte o an anladı:

Gerçek huzur bir ziyarette değil, bir dönüşte saklıydı.

Ve o dönüş bugün başlamıştı.

Ayşegül Kum

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir