- Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Sibel İper. Yazmayı, hayatın içinden geçen duygulara kelimelerle bir yer açmak olarak görüyorum.
Hayatın bana öğrettiklerini, yaşadığım kırılmaları, korkuları, yeniden başlamaları ve insanın kendine tutunma gücünü uzun yıllar içimde taşıdım. Bir gün bütün bunların yalnızca benim hikâyem olmadığını fark ettim. Her insanın içinde, anlatılmayı bekleyen bir hikâye olduğuna inandım ve kalemimle o hikâyenin kapısını araladım.
“Uykunun Eşiğinde Başlar Hayat” benim ilk kitabım. Bu kitapta yaşamın insanı en savunmasız yerinden yakaladığı anları, korkuyu, umudu, kayıpları ve yeniden hayata tutunmayı kendi penceremden anlattım.
Benim için yazarlık, kendimi anlatmaktan çok daha fazlası. Bazen bir okurun kendi duygusunu
benim cümlelerimde bulması, bazen de “Ben de bunu hissettim.” diyebilmesi… İşte kalemin gerçek karşılığının burada olduğuna inanıyorum.
Yazmaya devam ediyorum. Çünkü bazı hikâyeler yalnızca anlatılmak için değil, başka bir kalbe dokunup ona “Yalnız değilsin.” diyebilmek için yazılır.
- Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?
Sanırım benim yazarlığa adım atmam, bir gün kalemi elime alıp “Ben yazar olacağım.” dememle başlamadı. Hayatın beni durdurduğu bir yerde başladı.
İnsanın bazı yaşanmışlıkları vardır; üzerinden zaman geçse de içinde susmaz. Ben de yaşadıklarımı uzun süre içimde taşıdım. Korkularımı, kırılmalarımı, yeniden hayata tutunma çabamı… Zamanla fark ettim ki bazı duyguların iyileşmek için anlatılmaya ihtiyacı var.
Beni yazmaya asıl iten şey, yaşadığım zorlu süreçlerin ardından hayata başka bir gözle bakmaya başlamam oldu. Ölümün kıyısından dönmek, insana hayatın ne kadar kıymetli olduğunu başka türlü öğretiyor. O günden sonra içimde birikenleri yalnızca kendime saklamak istemedim.
“Acaba bunları yazsam birinin kalbine dokunur mu?” diye düşündüm.
Sonra yazmaya başladım.
İlk cümleler belki bir yazar olma iddiasıyla kurulmadı; sadece içimde kalanları kelimelere bırakmak içindi. Fakat zamanla o kelimeler bir kitaba dönüştü. Ben de fark ettim ki aslında yazarken yalnızca kendi hikâyemi anlatmıyor, kendi sessizliğime de bir ses veriyordum.
Benim için yazarlığa atılan ilk adım tam olarak buydu: Yaşadıklarımı bir yük olarak taşımak yerine, kelimelere dönüştürmek.
- Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Evet, vardı. Ama benim için o an, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen; benim içimde ise çok şeyin değiştiği bir zamandı.
Hayatın bana “dur” dediği, kendi içime dönmek zorunda kaldığım bir dönemden geçiyordum. İnsan bazen konuşacak kimse bulamadığından değil, içinde birikenleri kelimelerle daha doğru anlatabildiğinden yazmak istiyor.
Ben de önce kendim için yazdım.
Bir duyguyu, bir korkuyu, bir anıyı kâğıda bıraktığımda içimdeki ağırlığın biraz hafiflediğini fark ettim. Sonra bir cümle başka bir cümleyi çağırdı. Yazdıkça geçmişime, kendime ve hayata başka bir yerden bakmaya başladım.
O gün elimde yalnızca bir kalem vardı; ama aslında farkında olmadan kendime açılan bir kapının anahtarını tutuyordum.
Belki de benim için yazarlığın ilk gerçek anı
buydu. Kalemi elime aldığımda bir kitap yazacağımı bilmiyordum. Sadece içimde susmayan bir ses vardı.
Ben o sesi dinledim.
Ve yazmaya başladım.
- Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Benim çocukluğumda kitaba ulaşmak bugünkü kadar kolay değildi. Her an istediğimiz kitaba ulaşamaz, kitapçıya gidip canımızın istediği kitabı seçemezdik. Öğretmen bir ailenin kızıydım. Belki de bu yüzden kitap, bizim evimizde her zaman ayrı bir yere sahipti.
Babamın bana aldığı, Fransız, Rus ve İngiliz edebiyatından oluşan 24 kitaplık bir serim vardı. O kitaplar benim için yalnızca okunacak kitaplar değildi; dünyaya açılan pencerelerimdi. Aradan yıllar geçti, hayat değişti ama o kitaplar
değişmedi. Hâlâ evimde, kütüphanemde duruyorlar. Onlara her baktığımda çocukluğumun kitap kokusunu hatırlıyorum.
Bir de o yıllarda gazetelerin dağıttığı ansiklopediler vardı. Bazen can sıkıntısından onları bile okurdum. Bugün düşündüğümde, aslında o “can sıkıntısı” dediğim şeyin bana büyük bir merak bıraktığını fark ediyorum.
Sanırım bugünkü yazı dilimin temelinde de o yıllardan kalan bir şeyler var. Farklı edebiyatları okumak bana kelimelerin yalnızca bilgi vermek için değil, duygu taşımak için de var olduğunu öğretti. Ben yazarken olaydan çok insanın iç dünyasına, duygusuna ve kelimelerin bıraktığı izlere önem veriyorum.
Belki de bu yüzden benim için yazmak, sadece bir hikâye anlatmak değil; bir duyguyu okurun kalbine bırakabilmek.
Çocukluğumda ulaşabildiğim sınırlı sayıdaki kitap, bugün kurduğum cümlelerin sessiz
başlangıcı olmuş olabilir.
- Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Aslında ben yazmaya “yazar olmak” için başlamadım.
İlk yazdığım zamanlarda kalem benim için bir tedavi, bir iç dökme biçimiydi. Yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve içimde birikenleri kâğıda dökmek bana iyi geliyordu. Yazdıkça kendimi anlamaya, yaşadıklarımın içinden bir yol bulmaya başladım.
Sonra bir gün yazdıklarımın yalnızca bana ait olmadığını fark ettim. İnsanların bana anlattığı hikâyelerde, yaşadığı korkularda, hayata tutunma çabalarında kendi duygularımdan izler görmeye başladım.
İşte o noktada yazmanın başka bir sorumluluğu olduğunu düşündüm.
Eğer benim yaşadıklarım, benim düştüğüm yerden yeniden ayağa kalkma çabam bir başka insana “Ben de yapabilirim.” dedirtecekse, yaşadıklarımı yalnızca kendime saklamamalıydım.
Böylece yazmak benim için kişisel bir iyileşme yolundan, başkalarına da bir yol gösterebilme arzusuna dönüştü.
Benim yazar olmaya karar verdiğim yer tam olarak burasıydı: Kendi yaralarımdan öğrendiklerimi, başka yaralı yüreklere bir yol haritası olabilecek cümlelere dönüştürmek.
- İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir, siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
Ben henüz, tabiri caizse, çiçeği burnunda bir yazarım. Bu nedenle “İyi bir yazar olmanın şartları şunlardır.” diyebilecek kadar kendimi bu yolun başında yetkin görmüyorum.
Bence bunu zaman, okur ve yazdıklarımızın bize öğrettikleri gösterecek.
Ben bu yolda herhangi özel bir yöntem belirleyerek ilerlemedim. Önce içimden geldiği gibi yazdım. Yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve insanın iç dünyasında kimseye söyleyemediği şeyleri kelimelere döktüm.
Sonrasında yazdıklarımı yeniden okuyarak, eksiklerimi görmeye ve öğrenmeye çalıştım. Okumaya, araştırmaya ve kendimi geliştirmeye devam ediyorum.
Belki de benim için iyi bir yazar olmanın en önemli şartı, “Ben oldum.” dememek. Çünkü edebiyatın sonu olmayan bir yolculuk olduğuna inanıyorum.
Ben hâlâ o yolun başındayım. Yürüyorum, öğreniyorum ve her yazdığım cümlede kendime biraz daha yaklaşıyorum.
- Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
“Uykunun Eşiğinde Başlar Hayat” benim ilk kitabım.
Şu an için yayımlanmış başka bir kitabım bulunmuyor. Bu nedenle bu kitap, benim yazarlık yolculuğumun ilk adımı ve kelimelerle kurduğum ilk büyük hikâyem.
Bir yazar için ilk kitabının yeri sanırım hep başka oluyor. Benim için de “Uykunun Eşiğinde Başlar Hayat”, yalnızca bir kitap değil; yaşadıklarımı kelimelere dönüştürerek çıktığım yolun başlangıcı.
Elbette kalemim durmadı. Yeni yazılar ve yeni bir kitap üzerine çalışıyorum. Çünkü ilk kitabın son sayfası benim için bir son değil, yeni bir yolculuğun başlangıcı.
- Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?
Beni yazmaya yönlendiren en önemli şey, hayatın bana yaşattıkları ve o yaşanmışlıkların bende bıraktığı izler oldu.
İnsanın zor zamanlarda nasıl değiştiğini, korkularıyla nasıl yüzleştiğini, bazen en dibe geldiğini düşündüğü yerde yeniden ayağa kalkabileceğini kendi hayatımda deneyimledim. Bu deneyimler, “Uykunun Eşiğinde Başlar Hayat”ın temelini oluşturdu.
Ama yalnızca kendi yaşadıklarımı anlatmak istemedim. İnsanların birbirine benzeyen yaraları olduğunu gördüm. Hepimizin korkuları, kayıpları, umutları ve yeniden başlama ihtiyacı var.
Bu yüzden kitabımda hayatın yalnızca acı tarafına değil, acının içinden doğabilen umuda da yer vermek istedim.
Beni en çok yazmaya yönlendiren şey sanırım şu düşünce oldu: Eğer yaşadıklarım bana yeniden ayağa kalkmayı öğrettiyse, belki bir başka insan da benim cümlelerimde kendi ayağa kalkma gücünü bulabilir.
Benim için yazmanın en anlamlı tarafı da tam
olarak bu.
- Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Benim ilk kitabım klasik anlamda tamamen kurgulanmış bir hikâye değil; yaşanmışlıklarımdan, gözlemlerimden ve duygularımdan besleniyor. Bu nedenle karakterlerin kaderini en başından sonuna kadar planlamadım.
Bazı olayların ve duyguların nereye varacağını biliyordum. Ancak yazmaya başladığımda, cümlelerin ve karakterlerin beni başka yerlere götürdüğü anlar da oldu.
Özellikle insanın iç dünyasını anlatırken her şeyi önceden hesaplamak bana mümkün gelmiyor. Çünkü insan da hayat da bir kurgu kadar düzenli değil.
Ben yazarken karakterlerime biraz nefes alanı bırakmayı seviyorum. Bazen onların duyguları, benim başlangıçta düşündüğümden farklı bir yöne taşıyor hikâyeyi.
Belki de yazmanın en güzel taraflarından biri bu: Kalemi siz tutuyorsunuz ama bazen hikâye size kendi yolunu gösteriyor.
- Size ilham veren şeyler nelerdir?
Bu soru bana çok güzel bir anımı hatırlattı.
Lise yıllarında şiir yazardım. O zamanlar yazdığım şiirleri bir kitaba dönüştüremedim; hâlâ evimde, bir dosyanın içinde saklı duruyorlar. Annem ise benim yazma isteğimi benden daha ciddiye almış olacak ki, her akşam yatağımın kenarına bir kâğıt ve kalem bırakırdı. “İlham gelirse kalkar, yazarsın.” derdi.
İlham çoğu zaman gelirdi ama her seferinde uykum daha ağır basardı. O kalem ve kâğıt, uzun süre yatağımın kenarında bekledi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, belki de annem o kalem ve kâğıtla bana yalnızca yazmayı değil, içimdeki sesi ciddiye almayı öğretiyormuş.
Bugün ilham aldığım şeylere gelince… Artık en büyük ilham kaynağım kendimim.
Yaşadıklarım, hissettiklerim, insanlarla kurduğum ilişkiler, hayatın bana öğrettikleri ve zaman zaman kendi içimde yaptığım yolculuklar beni besliyor.
Eskiden ilhamın dışarıdan gelen bir şey olduğunu düşünürdüm. Şimdi biliyorum ki insan bazen kendi içinde kocaman bir hikâye taşıyor.
Ben artık en çok kendi içimden ilham alıyorum.
- En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
Sanırım ben en çok ruhumun zorlandığı dönemlerde üretken oluyorum.
Hayat biraz sessizleştiğinde, içimde bir şeyler ağırlaştığında ve kendi içime daha fazla döndüğümde kalemim daha çok konuşuyor. Yaşadığım ruhsal dalgalanmalar, benim için bazen yazının kapısını açıyor.
Yazmak, benim için yalnızca üretmek değil; aynı zamanda kendimi anlamanın ve içimde birikenleri dönüştürmenin bir yolu.
Beni en çok motive eden şey ise yazdığım bir cümlenin başka bir insanda karşılık bulabileceğini bilmek. Bir okurun kendi duygusunu benim kelimelerimde bulması, “Ben de bunu yaşadım.” diyebilmesi ya da zor bir döneminde bir cümlemden güç alması…
İşte bu düşünce beni yazmaya devam ettiriyor.
Belki de benim kalemim en çok, hayatın kolay olmadığı zamanlarda güçleniyor. Ben bazen en karanlık yerlerimden kelimeler çıkarıyorum.
- Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
“Benim kitabımı neden okumalılar?” sorusuna kesin bir cevap vermek yerine, belki şunu söyleyebilirim:
Çünkü bu kitap yalnızca benim hikâyemi anlatmıyor.
Hayatın bir yerinde korkmuş, yorulmuş, kaybetmiş, yeniden başlamak zorunda kalmış herkes bu kitapta kendinden bir parça bulabilir. Ben yaşadıklarımı olduğu gibi anlatırken, acının içinde bile umudun bir yerlerde var olduğunu göstermek istedim.
Bu kitap okura büyük sözler vermiyor. Ona hayatın hiç zor olmayacağını da söylemiyor.
Sadece şunu fısıldıyor:
Düştüğün yer, hikâyenin sonu olmak zorunda değil.
Belki kitabımı okuyan biri bir cümlede kendini bulacak, belki bir başka okur uzun zamandır unuttuğu bir umudu yeniden hatırlayacak.
Benim için bir kitabın başarısı, kaç kişiye
ulaştığından önce kaç kişinin kalbine dokunabildiğiyle ölçülür.
Eğer siz de hayatın bir yerinde yeniden ayağa kalkmak zorunda kaldıysanız, belki bu kitap size tanıdık gelecektir.
13- Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
“Uykunun Eşiğinde Başlar Hayat”ın merkezinde benim için tek bir duygu var: Hayat, en zor anında bile yeniden başlayabilme ihtimalini içinde taşır.
Kitabımda korkuyu, kırılmayı, kaybetme duygusunu ve insanın kendisiyle yüzleşmesini anlatırken, bütün bunların karşısına umudu koymak istedim.
Çünkü hayat bana şunu öğretti: İnsan her zaman güçlü olmak zorunda değil. Bazen korkabilir, yorulabilir, düşebilir, hatta bir süre ne yapacağını bilemeyebilir. Önemli olan, bütün bunların içinde kendinden tamamen vazgeçmemek.
Okura vermek istediğim en temel mesaj da bu:
Hayatın en karanlık gecesinde bile sabahın geleceğine inanmak.
Ve belki bundan da önemlisi, yeniden başlamak için kusursuz bir zaman beklememek.
Çünkü bazen hayat, tam da her şeyin bittiğini sandığımız yerde yeniden başlar.
14- Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
Açıkçası bana yazmak zor gelmedi.
Çünkü ben yazmaya bir meslek ya da bir sorumluluk olarak değil, kendimi ifade etmenin ve içimde birikenleri dışarı bırakmanın bir yolu olarak başladım. Bu nedenle yazmak benim için çoğu zaman zorlayıcı değil, aksine rahatlatıcı oldu.
Elbette yazdıklarımı bir kitaba dönüştürme sürecinde öğrenmem gereken çok şey oldu. Yayıncılık, editörlük, hazırlık ve kitabın okurla
buluşması benim için yeni deneyimlerdi. Fakat bunları birer zorluk olarak değil, yazarlık yolculuğunun öğrenmem gereken durakları olarak gördüm.
Bu yolculukta kendimi yalnız hissetmememi sağlayan çok önemli insanlar da oldu. Fiildişi Yayınları’nın bana güvenmesi, özellikle Yıldız Sarar ve Sinan Kocaman beyin eserime ve bana inanması benim için çok kıymetliydi. Bir insanın daha yolun başındayken birilerinin onun kalemine inanması, cesaretini ve inancını güçlendiriyor.
Sanırım benim için asıl zor olan yazmak değil, bazen içimdeki duyguların kelimelere sığmamasıydı.
Ama kelimeler geldiğinde gerisi kendiliğinden akıp gitti.
Ben yazarken zorlanmadım; çünkü kalem benim için bir yük değil, nefes aldığım yer oldu.
15- Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Aslında henüz bir yazar tıkanıklığı yaşamadım. Aklıma geleni, içimden geçeni yazıyorum. Bazen bir cümle, bazen bir duygu, bazen de küçücük bir an yazmaya başlamam için yetiyor.
Kendimi “Bugün mutlaka yazmalıyım.” diye zorlamıyorum. Çünkü benim için yazmak bir görev değil. İçimde söylemek istediğim bir şey olduğunda kalemi elime alıyorum.
Belki de bunun bir nedeni, yazarlığa maddi bir beklentiyle başlamamış olmam.
Yazarlıkla zengin olacağımı düşünmüyorum. Eğer bir gün yazdığım bir cümle bir insanın yüreğine dokunursa, zor bir gününde ona biraz olsun güç verirse, benim için bundan daha büyük bir kazanç yok.
Ben kitaplardan zengin olmayı değil, kitaplarımla birçok yüreğe dokunmayı diliyorum.
Sanırım bu yüzden kalemim de kendini
zorlamadan, zamanı geldiğinde konuşuyor.
16- Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?
“Uykunun Eşiğinde Başlar Hayat” henüz çok yeni bir kitap olduğu için bu konuda yolun başındayım.
Fiildişi Yayınları kitabımın okurlara ulaşması ve tanıtımı konusunda gerekli çalışmaları yürütüyor. Ben de elimden geldiğince kitabımı, yazarlık yolculuğumu ve düşüncelerimi sosyal medya aracılığıyla okurlarla paylaşmaya çalışıyorum.
İlerleyen süreçte kitabın okurla daha fazla buluşabilmesi için imza günleri, söyleşiler ve farklı organizasyonların da zamanı geldikçe yapılacağına inanıyorum.
Şimdilik benim için en güzel organizasyon, kitabımın bir okurun eline ulaşması ve oradan başka bir yüreğe dokunması.
Çünkü bir kitabın gerçek yolculuğunun, raflarda değil, okurun kalbinde başladığına inanıyorum.
17- Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir, bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?
Kitabım henüz çok yeni olduğu için kitap fuarlarında okurlarımla yaşayacağım buluşmaların heyecanını daha yeni yeni tanımaya başlıyorum.
Benim için bir yazarın okuruyla aynı ortamda bulunması çok kıymetli. Çünkü kitap yazarken karşınızda yalnızca boş bir sayfa vardır; kitabınız okurla buluştuğunda ise yazdığınız cümlelerin gerçekten bir kalbe ulaştığını görme fırsatı bulursunuz.
Fuarların yalnızca kitapların satıldığı yerler olduğuna inanmıyorum. Oralar aynı zamanda
yazarın okurunu tanıdığı, okurun da kitabın arkasındaki insanı tanıdığı özel buluşma alanları.
Bir okurun gözlerinin içine bakarak kitabımla ilgili düşüncesini dinlemek, hangi cümlenin ona dokunduğunu öğrenmek benim için çok değerli olacaktır. Çünkü bir yazarın kendini geliştirmesinin en güzel yollarından birinin, okurunu dinlemek olduğuna inanıyorum.
Benim için bu buluşmaların en güzel tarafı ise şu olacak: Yıllarca kendi içimde yazdığım cümlelerin, artık gerçek insanlarla karşılaşması.
Belki bir imza, birkaç cümlelik bir sohbet… Ama bazen bir insanın hayatında küçük bir karşılaşma bile uzun süre unutulmayacak bir iz bırakabilir.
18- Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Evet, üzerinde çalıştığım yeni bir kitabım var.
İlk kitabım “Uykunun Eşiğinde Başlar Hayat” daha çok hayata tutunmanın, korkuların içinden geçmenin ve yeniden ayağa kalkmanın hikâyesiydi. Yeni kitabımda ise biraz daha kendime dönüyorum.
Bu kez sorularım biraz daha farklı. Hayat boyunca herkese yetişmeye çalışırken kendime nerede geç kaldığımı, kendimden neleri ertelediğimi ve insanın bir noktadan sonra kendi hayatında kendisine nasıl yer açabileceğini sorguluyorum.
İlk kitabımda hayata tutunmayı anlatırken, yeni kitabımda biraz da kendime tutunmayı anlatıyorum.
Bunun dışında yazının bana açacağı yeni yolları keşfetmeye de devam etmek istiyorum. Okurla daha fazla buluşabileceğim söyleşiler, farklı edebî çalışmalar ve yeni projeler de yapmak istiyorum.
Şimdilik en büyük projem, içimde hâlâ anlatılmayı bekleyen hikâyelerin peşinden gitmek.
19- Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Kitabım henüz çok yeni olduğu için okuyucularımdan çok fazla geri dönüş alma fırsatım olmadı. Ancak birkaç okuyucumdan gelen bir cümle var ki beni özellikle duygulandırdı ve sanırım zamanla kitabımın sloganı haline gelecek.
“Bugün Cumhuriyet Bayramı… Demek ki ben de kendi Cumhuriyetimi ilan ettim.”
Bu cümleyi farklı okuyucularımdan duymak benim için çok anlamlıydı.
Çünkü insanın kendi hayatında özgürlüğünü ilan etmesi, kendi kararlarının sorumluluğunu alması ve kendisi için yeniden bir başlangıç yapması, kitabımın da en temel duygularından biri.
Bir yazar için yazdığı bir cümlenin okurun
hayatında karşılık bulduğunu görmek tarif edilmesi zor bir duygu.
Ben kitabı yazarken kendi hikâyemi anlatıyordum. Şimdi ise bazı okurların kendi hikâyelerinden bir parçayı o cümlelerin içinde bulduğunu görüyorum.
Sanırım bir yazarın alabileceği en güzel geri dönüşlerden biri de bu: Yazdığınız bir cümlenin, başka bir insanın kendi hayatında yeni bir cümlenin başlangıcı olması.
20- Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Ben de henüz bu yolculuğun başında olduğum için kendimi, başkalarına kesin doğrular söyleyecek bir yerde görmüyorum.
Ama kendi kısa yolculuğumdan öğrendiğim bir şey varsa, o da insanın önce kendi sesini bulması gerektiği.
Başkasına benzemeye çalışmadan, “Şöyle yazarsam daha iyi yazar olurum.” diye kendini zorlamadan, içinden geleni dürüstçe yazmasını öneririm. Çok okumalarını, çok gözlemlemelerini ve eleştirilmekten korkmamalarını da…
Çünkü ben de hâlâ öğreniyorum. Her yazdığım cümle, okuduğum her kitap ve aldığım her geri dönüş bana yeni bir şey öğretiyor.
Belki de en önemlisi, ilk kitabın mükemmel olmasını beklememek. Bir yerden başlamak, yazmak, yanılmak, yeniden yazmak ve yürümeye devam etmek gerekiyor.
Ben bugün hâlâ yolun başındayım. Bu nedenle verebileceğim en samimi tavsiye şu olur:
Kaleminizden önce korkularınızı susturun. Kendi sesinize güvenin ve yazmaktan vazgeçmeyin. Çünkü bazen bir yazar, ilk cümlesini yazdığı anda değil; o cümleyi yazmaya cesaret ettiği anda başlar.

