SACİT ÖZDEMİR:İÇİMDE KALAN SESSİZLİĞİN ADI

İÇİMDE KALAN SESSİZLİĞİN ADI

Bazı insanlar hayatımızdan çıkıp gitmez aslında.
Sadece sesleri susar.

Bir gün konuşmayı bırakırsın onunla, bir daha aynı cümlede adını geçirmezsin, birlikte yürüdüğünüz sokaklardan mümkün olduğunca uzak durursun. Herkes senin onu unuttuğunu düşünür. Sen bile bazen kendini kandırırsın.

“Geçti,” dersin.

Ama geçmez.

Çünkü bazı insanlar hayatımızdan değil, içimizden geçmiştir.

Ve insanın içinden geçen hiçbir şey, geldiği gibi gitmez.

Sen gittikten sonra bunu öğrendim.

Önceleri yokluğunun zamana yenileceğini sandım. Günler geçtikçe sesinin hafızamdan silineceğini, yüzünün ayrıntılarını unutacağımı, sana ait olan küçük şeylerin artık hiçbir anlam taşımayacağını düşündüm.

Yanılmışım.

Zaman seni benden almadı.

Sadece seni özlediğimi kimseye belli etmemeyi öğretti.

Artık adını duyduğumda eskisi gibi susmuyorum. Hatta bazen gülümsüyorum. İnsanlar iyileştiğimi sanıyor. Oysa bilmiyorlar; bazı gülümsemeler iyileşmenin değil, acıyı saklamanın en sessiz biçimidir.

Ben seni unutmaktan vazgeçeli çok oldu.

Şimdi sadece seni hatırladığımda canımın daha az yanmasını bekliyorum.

Biliyor musun, insan en çok da yarım kalan şeylere üzülüyor.

Söylenmeyen cümlelere…

Tam anlatılacakken boğazda düğümlenen duygulara…

Birlikte kurulup da gerçekleşemeyen hayallere…

“Bir gün yaparız” diye ertelenen şeylere…

Çünkü biten bir şeyin sonunu bilirsin.

Ama yarım kalan bir şeyin sonunu insan ömrü boyunca kendi içinde tamamlamaya çalışır.

Ben de seni böyle taşıdım.

Bir son gibi değil,

bitmemiş bir cümle gibi.

Bazen düşünüyorum da, belki de seni kaybettiğim gün değil, sana söyleyemediğim son sözlerin içimde kaldığı gün kaybettim.

Keşke insan sevdiği birine veda edeceği zamanı önceden bilseydi.

Keşke son konuşmanın son konuşma olduğunu bilseydik.

Keşke son kez sarıldığımızda bunun son olduğunu anlayabilseydik.

Belki biraz daha uzun kalırdık.

Belki daha dikkatli bakardık birbirimizin gözlerine.

Belki “kendine iyi bak” demek yerine,

“Ne olur gitme,” derdik.

Ama hayat böyle işlemiyor.

Hayat, en değerli anların üzerine küçük bir “son kez” yazıp onları bize fark ettirmeden yaşatıyor.

Son kez gördüğümüzü bilmeden bakıyoruz.

Son kez konuştuğumuzu bilmeden susuyoruz.

Son kez yan yana yürüdüğümüzü bilmeden eve dönüyoruz.

Sonra bir sabah uyanıyoruz ve hayatımızda kocaman bir boşluk olduğunu fark ediyoruz.

O boşluğun adı bazen bir insan oluyor.

Bazen bir ses.

Bazen bir koku.

Bazen bir şarkı.

Bazen de hiçbir şey.

Sadece içinin bir yerinde açıklayamadığın bir eksiklik…

Ben seni en çok geceleri özledim.

Çünkü gündüz insan kendini kandırabiliyor.

İnsanların arasında gülüyor, konuşuyor, bir şeylerle uğraşıyor, hayat devam ediyormuş gibi davranıyor.

Ama gece…

Gece insanın bütün savunmalarını elinden alıyor.

Odanın sessizliğinde kendinle baş başa kalıyorsun.

Ve kaçtığın ne varsa karşına oturuyor.

Benim karşıma da sen oturdun.

Her gece başka bir hâlinle.

Bazen gülüşünle geldin.

Bazen susuşunla.

Bazen birlikte geçirdiğimiz küçücük bir anla.

Bazen de hiç yaşanmamış bir gelecekle…

İnsan bazen yaşadıklarından değil, yaşayamadıklarından yoruluyor.

Ben seni unutmaya değil,

seninle yaşayamadığım hayatı içimden uğurlamaya çalıştım.

Belki en zor tarafı da buydu.

Çünkü insan bir kişiyi kaybettiğinde sadece onu kaybetmiyor.

Onunla birlikte kurduğu ihtimalleri de kaybediyor.

Birlikte gidilecek şehirleri…

Birlikte içilecek kahveleri…

Birlikte okunacak kitapları…

Bir gün ansızın söylenecek güzel sözleri…

Kavga ettikten sonra barışmayı…

Yaşlanırken birbirimize bakmayı…

Ve belki de en önemlisi, “biz” diye başlayan cümleleri…

Sen gittin.

Ama bende “biz” kelimesi kaldı.

İşte insanın en büyük yalnızlığı bazen budur.

Bir kişinin gitmesi değil,

o kişiyle birlikte anlam kazanan bütün kelimelerin anlamsızlaşması…

Şimdi bazı cümleleri kuramıyorum.

Bazı şarkıları dinleyemiyorum.

Bazı yerlere gidemiyorum.

Çünkü her şeyin sende kalan bir tarafı var.

Bir sokak lambasının altında bile seni hatırlayabiliyorum.

Yağmur yağdığında seni düşünüyorum.

Bir kitabın arasında kurumuş bir çiçek görsem, içimde bir şey sessizce kırılıyor.

Bazen hiç beklemediğim bir anda birinin gülüşünde sana benzeyen bir şey yakalıyorum.

Sonra anlıyorum:

İnsan bazen birini değil,

o kişinin kendisinde bıraktığı duyguyu özlüyor.

Ve o duygu hiçbir yere gitmiyor.

Sadece insan onunla yaşamayı öğreniyor.

Ben de öğrendim.

Artık seni beklemiyorum.

Ama bu, seni hiç özlemediğim anlamına gelmiyor.

Artık geri dönmeni istemiyorum.

Ama bu, dönsen içimde hiçbir şeyin kıpırdamayacağı anlamına da gelmiyor.

İnsan bazen birini affeder ama yeniden hayatına almaz.

Bazen sever ama uzaktan sever.

Bazen özler ama aramaz.

Bazen hâlâ değer verir ama artık kendini kaybetmek istemez.

Ben galiba seni böyle sevmeyi öğrendim.

Sessizce.

Karşılık beklemeden.

Senden hiçbir şey istemeden.

Hatta bazen sana kızarak bile…

Çünkü insan en çok değer verdiğine kızıyor.

Hiç önemsemediğine bu kadar kırılmıyor.

Ben sana kırıldım.

Kendime de…

Sana verdiğim anlamlara da…

Seni kaybetmemek için sustuğum zamanlara da…

Söylemem gereken yerde sustuğum cümlelere de…

Ve belki en çok, seni kaybetmemek uğruna kendimden eksilttiğim yerlere…

Ama artık biliyorum.

Bir insanı sevmek, kendini yok etmek değildir.

Birini hayatında tutmak için kendi kalbini sürekli susturmak da sevgi değildir.

Bazen sevmenin en dürüst hâli,

gitmesine izin vermektir.

Ben de sana izin verdim.

Git.

Ama bil ki,

arkandan kötü konuşmayacağım.

Çünkü bir zamanlar hayatımın en güzel yerlerinden birinde durdun.

Ve insan geçmişinin güzel taraflarını, sırf sonu acı bitti diye inkâr etmemeli.

Seni hayatımdan çıkarabilirim.

Ama yaşadıklarımızı yok sayamam.

Çünkü seninle birlikte ben de değiştim.

Sen bana bazı insanların kalıcı olmak için değil, insanın içinde iz bırakmak için geldiğini öğrettin.

Bazı vedaların kapıyı kapatmadığını,

sadece insanın içinde başka bir oda açtığını öğrettin.

Ve en önemlisi…

İnsan bazen çok sevdiği hâlde kaybedebiliyor.

Bu, sevginin değersiz olduğunu göstermez.

Bazen sadece iki insanın sevgisi,

hayatın onları aynı yerde tutmasına yetmiyor.

Belki bizim hikâyemizin eksiği sevgi değildi.

Belki zamanı yanlıştı.

Belki şartları.

Belki biz.

Belki de bazı hikâyeler mutlu sona ulaşmak için değil, insanın kendisini tanıması için yazılıyor.

Sen benim hayatımda böyle bir hikâye oldun.

Bitmesine rağmen içimde devam eden…

Ve şimdi senden geriye bir fotoğraf değil,

bir his kaldı.

Bir sessizlik.

Biraz özlem.

Biraz kırgınlık.

Biraz teşekkür.

Ve kocaman bir “keşke”…

Ama artık o keşkelerin peşinden koşmuyorum.

Çünkü geçmişe yetişmeye çalışan insan,

bugününü kaçırıyor.

Ben bugünümü yeniden kurmak istiyorum.

Yavaş yavaş.

Eksiklerimi inkâr etmeden.

Acılarımı saklamadan.

Seni unutmaya çalışmadan.

Çünkü seni unutmak zorunda değilim.

Sadece sensiz yaşamayı öğrenmem gerekiyor.

Belki bir gün adını duyduğumda içimde hiçbir şey sızlamayacak.

Belki bir gün senden bahsedildiğinde sadece gülümseyip geçeceğim.

Belki bir gün senin de beni düşündüğün bir an olacak.

Belki olmayacak.

Artık bunu bilmiyorum.

Ve ilk kez bilmemek beni korkutmuyor.

Çünkü bazı cevapların gelmesine gerek yok.

Bazı sorular insanın içinde kalabilir.

Bazı insanlar geri dönmeyebilir.

Bazı hikâyeler tamamlanmayabilir.

Ve yine de hayat devam edebilir.

Ben bunu senden sonra öğrendim.

Şimdi içimde hâlâ sana ait bir yer var.

Ama oraya artık kimseyi oturtmaya çalışmıyorum.

Orası geçmişin sessiz bir köşesi.

Dokunmuyorum.

Kırmıyorum.

Yok saymıyorum.

Sadece olduğu yerde bırakıyorum.

Çünkü bazı insanlar unutulmaz.

Ama insan bir gün onları hatırlarken acı çekmemeyi öğrenir.

Belki benim gerçek vedam da budur.

Seni hayatımdan değil,

içimdeki bekleyişten uğurlamak…

Artık senden gelecek bir mesajı beklemiyorum.

Kapının çalınacağını düşünmüyorum.

Telefonuma baktığımda adını aramıyorum.

Bir gün geri dönüp her şeyi düzelteceğine inanmıyorum.

Çünkü artık biliyorum:

Bazı kapılar kapanınca arkasından bakmak,

kapının açılmasını sağlamıyor.

Sadece insanın kendi yolunda ilerlemesini geciktiriyor.

Ben yoluma devam edeceğim.

Belki biraz eksik,

belki biraz yorgun,

belki eskisinden daha sessiz…

Ama devam edeceğim.

Ve bir gün biri bana,

“Onu hâlâ seviyor musun?” diye sorarsa,

belki uzun süre susacağım.

Sonra şöyle diyeceğim:

“Bazı sevgiler bitmez.

Sadece insan onları taşımayı bırakır.

Ben artık onu taşımıyorum.

Ama bir zamanlar kalbimin en güzel yerinde taşıdığımı da inkâr etmiyorum.”

Çünkü sen benim için sadece geçmişte kalmış bir insan değilsin.

Sen,

hayatımın bir döneminde kalbimin nasıl attığını bana gösteren birisin.

Ve bazı insanlar hayatımızdan çıktığında,

arkalarında boşluk bırakmaz.

Bir pencere bırakır.

İnsan o pencereden baktığında geçmişini görür.

Ben artık o pencereyi kapatmıyorum.

Sadece önünde beklemiyorum.

Hayat devam ediyor.

Ve belki de bütün bu hikâyenin en güzel tarafı,

bir gün seni hatırlayıp ağlamak yerine,

sessizce gülümseyebilmek olacak.

O gün geldiğinde anlayacağım:

Seni unutmadım.

Sadece seni artık canımı acıtmadan hatırlayabiliyorum.

Ve galiba gerçek iyileşmek,

tam olarak budur.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir