SESSİZ SEANS
14 ŞUBAT, AKŞAM SEANSI
Sevgililer Günü, akşamı evdeydim; bunu ilk kez bir eksiklik gibi hissetmedim.
Saat yedi kırkı biraz geçmişti. Çayı ocağa koydum, altını kıstım. Camın önünden geçen insanların adımlarına baktım. Aceleleri vardı. Bir yerlere yetişiyorlardı, aslında birilerine. Evdeki sessizlik ilk kez ağır değildi; sanki olması gereken buydu.
Telefon masanın üzerindeydi. Ekranı kapalıydı ama varlığı yeterince açıktı. Gün içinde “yüz yüze konuşalım” demişti. Akşamına dair bir şey söylememişti. Bende sormamıştım.
Çaydanlığın buharı cama vurdu. O an, bir bildirim düştü ekrana. Ona ait değildi. Ama başka bir şey vardı: açık kalmış bir hikaye, bir paylaşım, bir sinema salonu. Avatar. Uzun bir seans. Saatlerce sürecek bir karanlık.
Telefonu aldığım yere geri bıraktım.Masanın üzerindeki bardağı alıp mutfağa götürdüm. Yıkadım. Kuruladım. Yerine koymadım. Işığı kapattım. Salona döndüm, koltuğun üzerindeki battaniyeyi katladım. Ceketimi askıya asmadım; gerek yoktu.
İçimde bir şeyler yükselmedi. Ne öfke, ne sitem. Sadece bir şey yerini buldu. Günlerdir havada asılı kalan o belirsizlik, sessizce yere indi.
Mesaj yazmadım, aramadım. “Neden?” demedim. Çünkü artık sorunun cevabı davranışın içindeydi. Ve, ben hayatımı yeniden kurarken, yarım kalmış cümlelerin ortasında duramazdım. Durmamalıydım.
Aynanın karşısına geçtim. Yüzüm yorgundu ama netti. Yıllarca her şeyi tek başıma taşımış biri olarak, beklemeyi bir erdem sanmayı çoktan bırakmıştım.
O gün beni terk etmedi; ben beklemeyi bıraktım.
ÖNCESİ
Onunla tanıştığımda hayatımda yer açmaya niyetli değildim.
Yıllarımı toparlamaya vermiştim; dağılmış şeyleri yerli yerine koymaya, kırılan yerlerden sızanı durdurmaya. Bu yüzden kimseye aceleyle yaklaşmadım. Hayatımın ortasında bir boşluk yoktu, sadece kenarında duran, kapatılmamış bir pencere vardı.
Konuşmalarımız yavaş ilerledi. Hızlı bağlananlardan değildik ikimiz de. En azından ben öyle sanmıştım. Beni çeken şey, sorular sorması değil; susabildiği anlardı. İnsanların çoğu boşlukları doldurmak ister, o ise bazen cümleleri yarım bırakıyordu. Bu bana dürüst gelmişti.
Biriyle konuşmaya başladığımda, başka ihtimalleri kendiliğimden kapatırım. Bu bir kural değil, bir refleks. Karşımdakine duyduğum saygının doğal sonucu. O yüzden bir süre sonra mesajları azalttım, bazı davetleri kibarca geri çevirdim. Hayatımın küçük penceresini yalnızca ona açık bıraktım. Bunu bir fedakarlık gibi görmedim hiç; sadece doğru olan buydu. Benim doğrumdu.
İlk erteleme küçük bir şeydi.
“Bugün çok yoruldum.”
İnsan yorulabilir. Anladım.
İkincisi daha makuldü.
“Bu hafta biraz karışık.”
Hayat karışabilir. Sustuk.
Üçüncüsünde yüz yüze konuşmak istedim.
Mesajlarla büyüyen belirsizliğin içimi daraltığını fark etmiştim. Yazıyla kurulan cümleler, gerçeği taşımakta yetersiz kalıyordu. “Konuşalım,” dedim. “Yüz yüze.”
Ama zamanı hep bir başka güne bıraktı.
Buluşmalar bir türlü bugüne gelmiyordu. Hep “sonra” vardı. Sonra, belirsiz bir tarih gibiydi; takvimde yeri yoktu ama sürekli varlığı hissediliyordu. Ben ise her seferinde, bu ertelenmeleri büyütmemeye çalıştım. Kendimi sakinleştirdim. İnsanlara alan tanımanın olgunluk olduğunu düşündüm.
Bir yerde durup şunu sordum kendime:
Ben mi sabırsızım, yoksa bu gerçekten eksik mi?
Cevap hemen gelmedi. Çünkü insan, bir ihtimali severken netlikten vazgeçebiliyor. Hele ki uzun süredir tek başına yürümüşse… Yanına birinin eşlik edeceği fikri, sesi kısık bir umut gibi duruyor içinde. Heyecanı sarıyor bütün bedenine.
Onunla ilgili konuşurken, cümlelerimde hep bir savunma vardı. “Yoğundur” , “kafası karışıktır” , “herkes benim gibi net olamaz.” Bunları ona değil, kendime söylüyordum. Çünkü beklemek bazen karşı tarafı değil, bekleyeni yorar. Ve sanki onu kendimde aklamam gerekiyormuş gibi bir hissiyat hakimdi içimde.
Bir gün fark ettim:
Onun hayatında ben bir ihtimaldim.
Benim hayatımda ise o, açılmış tek pencereydi.
Bu eşitsizlik hemen bağırmaz. Sessizce büyür. İnsan ilk başta anlamaz. Sadece biraz daha az gülümser, biraz daha sık saate bakar. Mesaj geldiğinde sevindiği kadar, gelmediğinde de normalmiş gibi davranmaya çalışır.
Oysa ben normalmiş gibi yapmayı sevmem. Hayatımda çok şeyi tek başıma atlattım ama kendimi kandırarak değil.
Yüz yüze konuşma fikrini yine ben açtım. Bu sefer daha net. Kaçmadan, uzatmadan. “Beni yoran bir belirsizlik var,” dedim. “Bunu böyle taşımak istemiyorum.” Kabul etti. Hatta istediğini söyledi. Bu cümleye inanmak istedim. İnsan bazen bir cümleye, bir davranıştan fazla tutunur ya da tutunmak ister.
Ama günler geçti.
Günler geçtikçe o cümle inceldi.
Sonra şeffaflaştı.
Sonra neredeyse yok oldu.
Ben ise o sırada kendi hayatımda düzeni sürdürüyordum. Sabahları kalkıyor, işimi yapıyor, yazıyordum. Kendime ait bir dünyam vardı ve bu dünya, birinin kararsızlığıyla sarsılacak kadar zayıf değildi. Bunu biliyordum. Ama bilmek, hissetmemeyi sağlamıyor.
Sevgililer günü yaklaşırken, içimde garip bir sakinlik vardı. Ne büyük beklenti, ne büyük hayal. Sadece bir konuşma. Bir yüz, bir netlik. Bu kadar basit bir talebin bu kadar zor olması, beni yormaya başlamıştı.
Ve tam da orada, içimde bir şey yer değiştirdi. Henüz bitmemişti ama artık eskisi gibi de değildi.
Beklemek, ilk kez bana yabancı geldi.
ERTELENMELER
Ertelenmek başta fark edilmez. Bunun tanımını yapmak istemezsin. Ertelenmelerin içinde kendi hissiyatını bile erteleyebilirsin bazen.
İnsan küçük kaymaları mazur görebilir. Hayat dediğin şey, tam saatinde işlemeyen bir mekanizma sonuçta. Ama sonra fark ediyorsun; ertelenen şey buluşma değil, sensin.
İlk başta tarihlerin yerini cümleler aldı.
“Bu hafta zor.”
“Biraz toparlanayım.”
“Konuşacağız mutlaka.”
“Mutlaka” kelimesi tuhaftır. İçinde bir kesinlik taşır gibi görünür ama zamansızdır. Tutulacak bir kenarı yoktur. Ben o kelimeye bir süre tutundum. Çünkü insan, belirsizliğe anlam yüklemeyi sever. O yüklenen anlamlar yaşama tutunmanın nedenidir.
Takvimimde boşluklar vardı.
O boşlukları ona göre ayarlamaya başladığımı fark ettiğimde duraksadım. Bazı akşamları özellikle boş bıraktım. Bazı planları “sonra”ya attım. Sonra kelimesinin nasıl ağırlaştığını o günlerde öğrendim.
Bazen mesajları geç gelirdi. Bazen hiç gelmezdi. Arada bir kendini hatırlatırdı; kısa bir cümle, yarım bir ilgi. Sanki tamamen kaybolursa ayıp olurmuş gibi. Ne gitti, ne kaldı. O aralıkta durdu.
Ben ise netliğe alışkındım, hayatımda pek çok şey zor olmuştu ama muğlak olmamıştı. Zorlukla başa çıkmayı öğrenmiştim; belirsizlikle değil. Bu yüzden içimde bir huzursuzluk büyümeye başladı. Adını koyamadığım ama tanıdık bir his: yerini bilmemek.
Ertelenmek, insanın iç konuşmasını değiştiriyor. Önce karşı tarafı anlamaya çalışıyorsun. Sonra kendini ikna ediyorsun. En sonunda, neden bu kadar rahatsız olduğunu açıklamak zorunda kalıyorsun. Oysa rahatsızlık açıklanacak bir şey değildir; duyulur.
Bir süre sonra şunu fark ettim:
Ben netliğimi korumak için çabalıyordum.
O ise belirsizliğini korumak için.
Bu bir çatışma değildi.
Bu, yön farkıydı.
Beni yoran şey, beklemek değildi sadece. Beklerken kendimden uzaklaşmaktı. Normalde yapmayacağım şeyleri yapıyor, söylemeyeceğim cümleleri içimde tutuyordum. Bu durum bana yabancıydı.
Kendi kendime şunu sordum:
Bir insan, hayatına dahil etmek istediği birini böyle mi karşılar?
Cevap netti ama ben acele etmedim. Çünkü acele kararlar almakla değil, doğru yerde durmakla gurur duyardım. Yine de her ertelenme içimde bir tuğlayı yerinden oynattı. Duvar yıkılmıyordu ama sağlamlığı azalıyordu.
Sevgililer Günü yaklaşırken, artık beklemek bir alışkanlık gibi durmuyordu. Bir tercihti. Ve ben, tercih edilmeyen yerde beklemenin kimseye faydası olmadığını biliyordum.
Ertelenen her gün, beni biraz daha kendime yaklaştırdı.
Bunu o sırada anlamadım.
Ama bedenim anlamıştı.
Sabırsız değildim artık.
Sadece orada değildim.
14 ŞUBAT GÜNÜ
Sabah uyandığımda dışarıdan gelen sesler farklıydı. Sokak, bir gün öncesine göre daha aceleciydi. Çiçekçiler erken açmış, vitrinler kırmızıya boğulmuştu. Her şey bir güne fazla anlam yüklemek için hazırlanmış gibiydi.
Telefonuma baktım. Günaydın mesajı yoktu. Buna şaşırmadım. Artık bazı şeylere şaşırmamayı öğrenmiştim. Kahvemi yaptım. Masaya oturdum. Günün sıradan akmasına izin vermek istedim.
Öğlene doğru bir mesaj geldi.
Kısa.
Nasılsın.
Cevapladım. Uzatmadım. İçimde konuşmak isteyen bir yer vardı ama ona yol vermedim. Çünkü konuşmak için kelime değil, karşılık gerekiyordu. Bir süre sonra yine yüz yüze konuşmak istediğimi yazdım. Açık, sade. Cümlelerimde sitem yoktu; sadece netlik.
“Bugün zor,” dedi.
“Aile ziyareti var.”
Bu cümle artık bende bir şey uyandırmıyordu. Eskiden olsa içimde bir yer hemen yumuşardı. Şimdi sadece not aldım. Hayat bazen insanın duygularını değil, reflekslerini değiştiriyor.
Gün ilerledikçe şehir daha da kalabalıklaştı. Ellerinde çiçekler olan insanlar gördüm. Bir yerlere yetişiyorlardı. Benim acelem yoktu. Eve döndüm. Üzerimi değiştirdim. Evin içinde dolaştım. Yapacak çok şey vardı ama hiçbiri acil değildi. Zaten çoğuna hevesimde kalmamıştı.
Akşamüstü, konuşmanın bugüne de kalmayacağını anladığımda içimde bir boşluk oluşmadı. Garip bir sakinlikti bu. Sanki bir süredir beklediğim bir şey nihayet yerini bulmuştu.
Sevgililer Günü, benim için o an sadece bir takvim yaprağıydı. Ne büyüttüm ne küçülttüm. Hayatımın merkezinde durması gereken bir gün değildi. Zaten merkezimi uzun zaman önce yeniden inşa etmiştim.
Akşam yaklaşırken çayı koydum. Ev yavaş yavaş karardı. Işıkları yakmadım hemen. Pencereden dışarı baktım. İnsanlar hala birilerine yetişiyordu. Ben ilk kez kimseye geç kalmıyordum.
AVATAR SEANSI
Akşam saatlerinde, bir bildirim düştü ekrana. Ona ait değildi. Ama onunla ilgiliydi. Açık kalmış bir hikaye, yarım bir paylaşım. Sinema salonunun loşluğu. Avatar, uzun bir seans.
Ekrana bir süre baktım.
Sonra kapattım.
İçimde bir şeyler kırılmadı. Zaten kırılacak yer kalmamıştı. Sadece bir cümle netleşti:
Demek ki çıkılabiliyormuş.
Bu cümleyle birlikte her şey yerli yerine oturdu. Günlerdir taşımaya çalıştığım belirsizlik, sessizce dağıldı. O an anladım: mesele zaman değildi, yorgunluk değildi, aile değildi. Mesele nerede durduğumuzdu.
Telefonu elime almadım. Mesaj yazmadım. Açıklama istemedim. Çünkü bazı cevaplar sorulmadan da verilir. Ve ben o cevabı almıştım.
Evle temasım arttı. Masayı topladım. Bir bardağı yıkadım. Işığı kapattım. Ceketimi askıya asmadım. Küçük şeyler yaptım ama her biri bir karardı. Sessiz, geri dönülmez.
Aynanın karşısına geçtiğimde yüzüme baktım. Yorgundum ama dağınık değildim. Yıllarca tek başıma yürümüş biri olarak, kendimi yarım bırakacak bir yerde durmamayı öğrenmiştim.
O akşam biriyle kavuşmadım. Ama kendime geç kaldığım bir yerde yoktu. Kendime olan sevgime odaklanmayı seçtim. Ben o gece kendi ruhumu, benliğimi seçtim. Ben o gece sevginin tüm zrresini kendime vermeyi öğrendim. Hem de tüm içtenliğimle.
O gün beni terketmedi; ben beklemeyi bıraktım.

Şeymanur Gündüz
seymanrgunduz@gmail.com
instagram: seymanurunkaleminden
Ben Şeymanur Gündüz. Ordu’da yaşıyorum. İçimize Yolculuk kitabı yazarıyım. Blog sayfamda yazı yazmaya devam ediyorum. Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Çocuk Gelişimi mezunuyum. Yazmak beni kendim gibi hissettiriyor.

1 Comment