Cevapsızlığın Ağır Sessizliği
Bazı insanlar, ne yazık ki, kendi başlarına boğulurken hissedebiliyorlar. Başkaları, verdiği yardım çağrısını yanlış anlamış, uzattığı eli bir saldırı olarak düşünmüşken, Sare artık kime, nasıl gideceğini bilemiyordu. Kendine sarılmakla kurtuluşu bulmuştu. Yüreğine ağır gelen her şeyi atmış, sessizliğe bürünmüştü; her durumda sessizliği tercih edenler gibi.
“Oysaki bir insanı sorularla tek başına bırakıp, onu kimsesizliğe terk ederseniz, yüreğindeki tüm yapraklar dökülmeye başlar.
Kimse bunu bilmiyor mu?” diye düşünürken gözünden yaşlar süzüldü. Herkese koşan, can olan birinin kimsesizliği kabul edememesi normaldi. Anlayış görememek, kendini kapatmaya neden olacaktı kesinlikle.
Masadaki telefonun ekranı, bir kuyunun dibi gibi karanlık ve sessizdi. İçinden bir ışık süzülmedi, ne de beklenen bir kelime. Sare, çok fazla çabaladığına, anlaşılmak, köprüleri yıkmak yerine, üzerinde yürümek için ne kadar kelime biriktirdiğini, ne kadar alttan aldığını farkındaydı. Şimdi ise bu karanlık ekrana baktığında, karşısındaki tarafın sessizlikle ördüğü duvarın yüksekliğini ölçmüştü. Bir cevap vermemek de cevap olarak değerlendiriliyordu; hem de en soğuk, en kesin şekilde.
Annesinin neşeli sesi, kapıdan içeri girerken yükseldi:
“Sare kızım, bak, teyzenler de aradı, salonun perdeleri için cuma günü ölçüye geleceklermiş!”
Salondan gelen canlı, heyecanlı konuşmalar, kumaş sesleri ve babasının adımları Sare’nin odasındaki yoğun sessizliği bir bıçak gibi kesmişti.
Yüzündeki yaş izlerini hızlıca sildi. Sesini düzeltip, boğazındaki düğümü yutkunarak yanıt verdi:
“Tamam anneciğim, geliyorum!”
Aynadaki yansımasına baktı.
Herkese can olan, herkesin yarasına merhem taşıyan o kadının gözlerinde artık kendine ait bir acıma değil, derin bir özsaygı vardı. Artık bir başkasının onu anlaması için çabalamak, kendi ruhuna yapılan bir haksızlıktı. Telefonu eline aldı. Işığı
yanmayan, biriktirdiği hesaplarla kendince ceza kesen o ekrana bir daha bakmamak için ters çevirip masaya bıraktı.
Kendi fırtınasında ilk kez kendine sarıldı Sare.
Sessizlik artık yalnızca karşı tarafa ait değildi; bundan sonra kendi sessizliğini, kendi huzurunu seçecekti.
Kapının kolunu yavaşça indirdi ve salona doğru bir adım attı.
Salondaki ışık parıltılıydı; hava heyecanlıydı.
Masanın üzeri kumaş kartelalar, ajandaya alınmış
küçük notlar ve babasının gözlük kabı doluydu. Annesi, elindeki tül örneğini ışığa doğru tutarken gözleri parlayarak Sare’ye baktı: “Bak kızım, şu doku nasıl? Senin odanın ışığına çok uyar diye düşündüm.”
Sare masaya doğru yürüdü.
İçindeki büyük fırtınanın ardından ilk kez adımları bu kadar hafif, ayakları bu kadar sağlamdı. Annesinin elindeki kumaşa baktı, sonra babasının yüzündeki samimi, telaşlı tebessüme. Sırf başkaları kırılsın diye rol oynayan o kırılgan kız çocuğu gitmiş, yerine kendi sınırlarını korumayı öğrenmiş bir kadın gelmişti.
Sare gülümsedi.
Bu gülüş, bir maskenin değil, kendi hikâyesine sahip çıkan bir insanın iç huzuruydu. Annesinin elini şefkatle okşadı, ardından babasının yanındaki sandalyeye sakince oturdu.
“Çok güzel, anneciğim,” dedi, sesi kendinden emin ve dingin bir şekilde. “Ama acele etmeyelim. Her şeyi zamana bırakalım, önce biraz durup nefes alalım.”
Babası gözlüklerinin üstünden ona baktı, gülümseyerek anlayışla başını salladı. O an Sare, bir başkasının sessizliğinde kaybolmak yerine, kendi hayatının merkezine yeniden yerleştiğini hissetti. Cebindeki telefon sessizdi, ama Sare’nin içi uzun zamandır ilk defa bu kadar berrak ve derindi.
Şeymanur Gündüz
seymanrgunduz@gmail.com
instagram: seymanurunkaleminden
Ben Şeymanur Gündüz. Ordu’da yaşıyorum. İçimize Yolculuk kitabı yazarıyım. Blog sayfamda yazı yazmaya devam ediyorum. Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Çocuk Gelişimi mezunuyum. Yazmak beni kendim gibi hissettiriyor.
