Tüm Kapılar Kapandığında Açılan O Tek Yol
Bazen hayat öyle bir daraltır ki insanı, sanki adım atacak tek bir açık yol, nefes alacak tek bir aralık kalmamış gibi hissedersin.
Sabahın köründe, buğulu camların ardından şehri izlediğin o tıka basa dolu otobüste başlar buhran. Etrafın insan doludur ama sen o kalabalığın ortasında yapayalnızsındır. Herkesin bir yerlere yetiştiği o curcunada, kendi içindeki sessizliğin boğuculuğunu taşırsın. Ya da gece yarısı, herkes uykudayken odanın karanlığında tavanı izlerken çöker üzerine… Telefonu eline alırsın; bir zamanlar her derdini paylaştığın dostlar birer birer çekilmiştir hayatından. Gücün tükenir, için çekilir. Günlerdir, belki aylardır beklediğin o kapıyı açacak “iyi haber” bir türlü gelmek bilmez.
Sanki hayat, omuzlarındaki yükü her gün biraz daha ağırlaştırmak için seninle inatlaşıyordur. Her ayın sonunu getirme telaşı, hiç bitmeyen faturalar, geleceğin getireceği meçhullük ve ruhunu kemiren o görünmez kaygılar… Bütün dünya sözleşmiş de sadece senin üzerine geliyormuş gibi hissedersin.
Tarih boyunca insanlık hep bu karanlık tünellerden geçti. Nitekim Buda’nın dediği gibi: “Seni acıtan şey yaşadıkların değil, onlara yüklediğin anlamlar ve zihninde tuttuğun direniştir.” İnsan dışarıdaki fırtınayı durduramadıkça kendi içinde bir savaş başlatır. Büyük Rus yazar Dostoyevski de insanın bu çaresizlik anındaki yalnızlığını anlatırken, “İnsanın en büyük sığınağı yine kendisidir, ama kendisinden kaçacak yeri yoksa nereye gider?” diye sorar. İşte o anlarda yalnızlık, sadece kimsesiz kalmak değil; koca bir dünyada tek başına unutulmuşluk duygusuna dönüşür.
Fakat bütün bu tıkanmışlıklar, insanın kalbini Gerçek Sahibi’ne çevirmesine asla engel değildir.
Filozof Marcus Aurelius’un dediği gibi: “Dışarıda ne olursa olsun, zihninin içinde her zaman sığınabileceğin dingin bir liman vardır.” İşte o liman, kulun Rabbine yönelmesidir. Çünkü dua, insanın sahip olduğu imkanların çokluğuna değil, Allah’a olan acizliğine ve muhtaçlığına dayanır.
Bizler tam da bu çarkın içinde kaybolduk. Bilgelik zannediyoruz ki hayatın bütün sırlarını çözmek, her şeyi kontrol altında tutmak… Oysa gerçek bilgelik; bilmediğin şeyler karşısında aklını, değiştiremediğin o sert hayat şartları karşısında iradeni, beklediğin ama gelmeyen o cevaplar karşısında ise sabrını kaybetmemektir.
İşte dua, insanın bu kalabalık ve acımasız dünyada soluklandığı, Rabbine döndüğü an’dır. Çünkü insan her şeyi bilemez; hangi kapının kapanıp hangisinin açılacağını kestiremez. Her şeye yetişemez, her şeyi değiştiremez. Ama her durumda, yorulduğunda, darda kaldığında Rabbine dönebilir.
Dua bazen dışarıdaki şartları, krizleri bir anda değiştirmez; ama o şartların tam karşısında dimdik duran insanı değiştirir. Ve inanki, en güzel kabul de budur.
Mesela sen… Yarınların için öyle bir endişe taşıyorsun ki, ellerini açıp Allah’tan sürekli “para, rızık, imkan” istiyorsun. İçindeki o geçim sıkıntısı, geleceğe duyulan o derin güvensizlik boğazına bir düğüm gibi oturmuş durumda. Peki, düşün ki; Allah senden o yarın korkusunu, o sızıyı alıp kalbine öyle bir teslimiyet verse… Bu, hesabına yatacak milyonlarca dolardan daha değerli olmaz mıydı?
Çünkü Seneca’nın çok güzel ifade ettiği gibi: “Sadece az şeye sahip olan değil, hep daha fazlasını arzulayıp yarından korkan insan fakirdir.” Ne kadar paran olursa olsun, yastığa başını koyduğunda yarın korkusuyla titriyorsan, hiçbir servet sana o ılık, gerçek huzuru veremez. Bazen Allah’tan istediğimiz şey zenginliktir; ama asıl ruhumuzun muhtaç olduğu şey, o zenginliğe dahi muhtaç olmadan huzur bulabilmektir.
Dua eden bir insanın bütün sıkıntıları bir sihir değneği değmiş gibi hemen sona ermeyebilir. Sabah yine aynı işe gidilir, yine aynı dertler kapıda bekler. Fakat mesele yalnızca dışarıdaki şartların değişmesi değildir ki! İnsan bazen duasının ardından yine aynı güçlüklerle karşılaşır ama artık onların karşısında başka türlü durur. Omzu düşmemiştir, bakışı inançlıdır.
Çünkü dua, insana “her istediğini anında elde edeceksin” garantisini vermez. Dua, insana hiçbir imkansızlığın Allah’ın kudretini sınırlayamayacağını fısıldar.
Bizler insanız; dua ederken geleceğe dair bütün ihtimalleri hesaplamak zorunda değiliz. Hangi yolun hayırlı olduğunu bilmek zorunda da değiliz. Dua, kaderimize hükmetme çabası değildir zaten; kendi aczimizi bilerek, ellerimizi boşaltarak Allah’ın sonsuz kudretine sığınmaktır. İnsan elinden geleni yapar, sebeplere sarılır, en içten duasını eder ve sonucu sahibine bırakır.
İşte tevekkül, tam da kalbin “Ben elimden geleni yaptım ya Rabbi, şimdi Sen bilirsin” diyerek rahatladığı o anda başlar. Duanın kabulü de zaten orada, o iç huzurunun başladığı yerde gizlidir.
O yüzden bu gece başını yastığa koyduğunda, bırak zihninde dönüp duran o cevapsız soruları… Kaç kapının kapandığını, yarın ne olacağını, kimin gidip kimin kaldığını hesaplamaktan vazgeç. Sen zayıflığınla, yorgunluğunla ve bütün samimiyetinle kalbini O’na açtın ya; bil ki sesin duyuldu, sancın görüldü.
Bazen en büyük nasip, istediğin şeyin hemen gerçekleşmesi değil; “O var, o halde ben güvendeyim” diyebilen o kırılmayan iç huzuruna kavuşmaktır.
Şimdi derin bir nefes al ve yüklerini Biri’ne devretmenin hafifliğini yaşa. Çünkü seni senden daha iyi bilen, kalbinin en kuytu köşesindeki fısıltıyı bile duyan bir Rabbin var. Yollar kapansa da, yolları yaratan O’dur. Sen sadece yürümeye devam et ve kalbini ferah tut; çünkü hiçbir gece, sabahın doğuşunu engelleyemez.
“Kaderini zorlamak bir çaba, sonucunu Rahmân’a bırakmak ise kalbin en derin istirahatidir. Yollar kapandığında durma; bil ki kapıyı kilitleyen de, anahtarı elinde tutan da O’dur.”
Yazar Soner Atabek

