HERKES KONUŞUYOR, KİMSE DİNLEMİYOR
Deneme
İnsanlık belki de hiçbir çağda bu kadar çok konuşmadı. Sabah gözümüzü açtığımız anda başlayan mesajlar, yorumlar, bildirimler, toplantılar, televizyon tartışmaları ve sosyal medya paylaşımları gece uyuyana kadar sürüyor. Herkesin söyleyecek bir sözü, savunacak bir fikri, gösterecek bir hayatı var. Buna rağmen çağımızın en büyük yoksunluklarından biri hâlâ aynı: Anlaşılmadığımızı düşünüyoruz.
Bu tuhaf bir çelişkidir. İletişim araçlarımız çoğaldıkça iletişimimizin de güçleneceğini sandık. Oysa araçların çoğalması, insanın karşısındakine ayırdığı dikkati aynı oranda artırmadı. Dünyanın öbür ucundaki birine saniyeler içinde ulaşabiliyoruz fakat aynı masada oturduğumuz insanın cümlesinin bitmesini beklemekte zorlanıyoruz.
Çünkü dinlemek ile susmak aynı şey değildir.
Çoğu zaman karşımızdaki konuşurken sessiz kalırız ama aslında onu dinlemeyiz. Vereceğimiz cevabı hazırlarız. Haklı olduğumuzu kanıtlayacak cümleyi ararız. Onun kelimelerinin arasından kendi savunmamızı kurarız. Karşımızdaki sustuğunda ise konuşma sırasının bize geçtiğini düşünürüz. Böylece iki insan birbirini dinlediğini sanarak aslında iki ayrı monolog sürdürür.
Belki de iletişimin en büyük yanılgısı burada başlıyor: Konuşmayı iletişim zannediyoruz.
Oysa gerçek iletişim yalnızca sesin bir insandan diğerine ulaşması değildir. Bir düşüncenin karşı tarafta yer bulabilmesidir. Dinlemek, zihinde başka bir insana geçici de olsa yer açmaktır. “Ben ne söyleyeceğim?” sorusunu birkaç dakika susturup “O bana ne anlatmaya çalışıyor?” diye sorabilmektir.
Bu yalnızca bireysel ilişkilerin sorunu da değildir. Ailelerden şirketlere, küçük topluluklardan devletlere kadar pek çok yapıda aynı hastalığın izlerini görmek mümkündür. Yetki sahibi kişi konuşur, diğerleri dinler. Bilgi yukarıdan aşağıya akar; fakat aşağıdan yukarıya dönmeye çalıştığında duvara çarpar. Liderlik bazen dinleme yeteneği olmadan yalnızca konuşma hakkına dönüşür.
Bir insanın yönetici olması, onun her şeyi bildiği anlamına gelmez. Bir öğretmenin öğrencisinden, bir anne babanın çocuğundan, bir yöneticinin çalışanından, bir uzmanın başka bir uzmandan öğreneceği şeyler vardır. “Acaba bu da doğru olabilir mi?” sorusu küçücük görünür ama düşüncenin kapısını açan anahtarlardan biridir.
Ne var ki haklı çıkmayı anlamaktan daha değerli gördüğümüzde bu anahtarı cebimizde unutuyoruz.
Sosyal medya bu eğilimi büyüttü. Bir düşünceyi tartışmaktan çok taraf seçmeye alıştık. Birkaç cümle okuyor, insanın bütün kişiliği hakkında hüküm veriyoruz. Beğeniyor, kızıyor, engelliyor, alkışlıyor ya da saldırıyoruz. Fakat çoğu zaman sormuyoruz: Bu insan neden böyle düşünüyor? Onun bulunduğu yerden dünya nasıl görünüyor?
Birini anlamaya çalışmak onunla aynı fikirde olmak değildir. Bu ayrımı unuttuğumuzda dinlemek neredeyse teslim olmak gibi algılanıyor. Oysa tam tersine, insan kendi düşüncesinden emin olduğu ölçüde başka bir düşünceyi korkmadan dinleyebilir. Farklı bir fikrin varlığı bizi küçültmez; bazen kendi düşüncemizdeki eksik parçayı gösterir.
Dinlemek aynı zamanda bir saygı biçimidir. Karşımızdaki insana “Senin sözün, benim cevabımdan önce gelmeye değer” demektir. Belki bu nedenle gerçekten dinlendiğimiz anları kolay kolay unutmayız. Bazen bize çözüm sunmayan fakat bütün dikkatiyle dinleyen bir insan, onlarca öğütten daha fazla iyi gelir.
Modern insanın en büyük yalnızlıklarından biri de burada saklı olabilir. Çevremizde çok insan bulunmasına rağmen sesimizin bir yere ulaşmadığını hissediyoruz. Binlerce takipçisi olan biri yalnız olabilir; kalabalık bir ailede yaşayan biri anlaşılmadığını düşünebilir; gün boyunca toplantılarda konuşan bir çalışan tek bir düşüncesinin bile gerçekten duyulmadığını hissedebilir.
Belki de mesele daha fazla konuşmak değildir.
Daha iyi dinlemektir.
İletişim çağının yeni bir teknolojiye değil, eski bir insan becerisine ihtiyacı olabilir: Meraka. Karşımızdaki insanın cümlesinin sonunu gerçekten merak etmeye. Hemen hüküm vermeden önce bir soru daha sormaya. Kendi düşüncemizin yanına küçük bir boşluk bırakmaya.
Çünkü insan yalnızca konuşarak görünür olur; fakat dinleyerek başka bir insanı görünür kılar.
Dünyadaki bütün anlaşmazlıkların yalnızca dinlemekle çözüleceğini söylemek elbette saflık olur. Çıkar çatışmaları, adaletsizlikler ve gerçek fikir ayrılıkları vardır. Fakat birbirimizi dinlemeden hangi anlaşmazlığın çözülebilir, hangisinin çözülemez olduğunu bile anlayamayız.
Belki yarının en değerli iletişim becerisi güzel konuşmak değil, karşısındaki konuşurken kendi sesini bir süreliğine susturabilmek olacaktır.
Çünkü herkesin konuştuğu bir dünyada en yüksek ses her zaman en doğru söz değildir.
Bazen en anlamlı cümle, bir başkasının cümlesini gerçekten duyabilmek için içimizde bıraktığımız sessizliktir.
