Silmekle Kalmak Arasında
İnsan bazen bir şeyi yazarken, aslında onu yalnızca bir kâğıda değil, kendi kalbinin bir köşesine bırakır.
Sonra zaman geçer.
Öfke diner, kırgınlık azalır, gece uzar, sabah gelir. İnsan dönüp yazdıklarına bakar. Bir zamanlar içinden taşan cümlelerin artık ona fazla geldiğini düşünür. Parmakları silme tuşuna gider. Sanki bir kelimeyi yok edince, o kelimenin taşıdığı duyguyu da yok edebilecekmiş gibi…
Oysa bazı şeyler silinince bitmez.
Sadece görünmez olur.
İnsan, yaşadıklarını geçmişten silemez. Bir ismi telefondan kaldırabilir ama hafızasından değil. Bir fotoğrafı çöpe atabilir ama o fotoğrafın çekildiği günü hayatından çıkaramaz. Bir mesajı silebilir ama o mesajı yazarken kalbinin neden titrediğini unutamaz.
Çünkü insanın asıl arşivi telefonu değil, ruhudur.
Orada hiçbir şey gerçekten kaybolmaz.
Belki üzeri örtülür. Belki yıllarca dokunulmaz. Belki bir şarkının ortasında, bir sokak lambasının altında, bir kokunun peşinden giderken yeniden karşına çıkar.
Anlarsın ki, bazı cümleler silinmek için değil, anlaşılmak için yazılmıştır.
Bir insan sana içini açıyorsa, o cümlenin içinde yalnızca kelimeler yoktur. Bir güven vardır. Bir cesaret vardır. Belki yıllardır kimseye anlatamadığı bir kırgınlık, bir özlem, bir korku vardır.
İnsan her zaman konuşarak anlatmaz kendini. Bazen yazmak, söyleyememenin başka biçimidir. Bu yüzden bazı cümleleri küçümsememek gerekir. “Boş ver, geçti.”
Hayır. Geçmiş olabilir ama izi kalmıştır. İnsanların birbirine söylediği sözlerin bir ağırlığı vardır. Kimi söz omuzdan iner gider, kimi söz insanın içinde yıllarca dolaşır. Kimi bir yarayı kapatır, kimi hiç fark etmeden yeni bir yara açar.
Bazen bir insanın sana yazdığı uzun bir mesajı okursun ve ne cevap vereceğini bilemezsin. Çünkü cevap vermek, sorumluluk ister. Anlamak, sorumluluk ister. Karşındaki insanın kelimelerinin ardındaki sessizliği görmek, daha büyük bir sorumluluktur. Belki bu yüzden bazı insanlar cevap veremez. Susarlar.
Sonra o mesajın silinmesini isterler. Çünkü hatırlamak istemezler. Ama hatırlamak istememek, yaşanmamış olmak değildir. Bir şeyi silmek, çoğu zaman ondan kurtulmak değil; onunla yüzleşmeyi ertelemektir.
Hayatımızda keşke hiç yazılmasaydı dediğimiz cümleler vardır. Keşke hiç söylenmeseydi dediğimiz sözler… Keşke hiç tanımasaydım dediğimiz insanlar… Fakat hayatın garip bir tarafı var: Bazen bizi en çok yaralayan şeyler, bizi en çok değiştiren şeyler olur.
Bir kırgınlık öğretir sınır koymayı. Bir ayrılık öğretir kendine dönmeyi. Bir ihanet öğretir herkese aynı gözle bakmamayı. Bir kayıp öğretir sahip olduklarının kıymetini. Ve bazı vedalar, insanın kendisine yaptığı en uzun yolculuğun başlangıcı olur.
Bu yüzden geçmişin bütün izlerini silmeye çalışmak yerine, onlarla yaşamayı öğrenmek gerekir. Çünkü olgunlaşmak, hiçbir şey yaşamamış gibi olmak değildir.
Olgunlaşmak; yaşadıklarının seni zehirlemesine izin vermeden, onlardan anlam çıkarabilmektir.
Bir de şu var:
İnsan, gerçekten silmek istemediği şeyi bazen siler.
Gururdan… Kırgınlıktan… “Bir daha asla” diyebilmek için… Sonra gece olur. Herkes susar. Telefonun ekranı kararır. İnsan kendi içindeki sesi duymaya başlar.
İşte o zaman anlar:
Bazı şeyleri silmek kolaydır. Asıl zor olan, silmeden yaşayabilmektir.
Bir ismi görüp eskisi gibi incinmemek… Bir şarkıyı duyup geçmişe düşmemek… Bir sokağın köşesinden geçip “burada bir zamanlar…” dememek… İşte gerçek iyileşme budur.
Çünkü unutmak her zaman iyileşmek değildir. Bazen insan unuttuğunu sanırken yalnızca kendini kandırır. İyileşmek ise hatırladığında canının eskisi kadar yanmamasıdır.
Belki de bu yüzden insan yazarken dikkat etmeli. Çünkü yazı, insanın kendine bıraktığı bir izdir.
Bugün öfkeyle yazdığın bir cümleyi yarın sakinleştiğinde okuyabilirsin. Bugün sevgiyle yazdığın bir cümleyi yıllar sonra özleyebilirsin. Bugün anlamsız sandığın bir kelime, yarın hayatının en önemli hatırasına dönüşebilir. O yüzden her yazılanın bir anlamı vardır. Her silinenin de…
Fakat bazı şeyleri sırf unutmak istediğimiz için yok etmeye çalışmak, geçmişi değiştirmez. Geçmiş, geçmişte kalır. Ama insanın kalbinde taşıdığı anlam, bugüne kadar gelir. Belki de yapmamız gereken her şeyi silmek değil. Bazılarını olduğu yerde bırakmak. Bir hatıra olarak… Bir ders olarak… Bir sızı olarak… Hatta bazen bir teşekkür olarak.
Çünkü hayatımıza giren herkes bizimle kalmak için gelmez. Bazıları sadece bir şey öğretmek için gelir. Bazıları kendimizi tanımamız için… Bazıları neyi hak etmediğimizi anlamamız için… Bazıları da neyi kaybetmememiz gerektiğini göstermek için. Ve sonra giderler. Geriye birkaç cümle bırakırlar. Birkaç fotoğraf. Birkaç sessizlik. Belki bir şarkı. Belki de hiçbir şey… Ama biz değişmişizdir artık. İşte insanın asıl hikâyesi burada başlar.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıkar ama bıraktıkları iz, bizi biz yapan taraflardan birine dönüşür. Bu yüzden her şeyi silmek zorunda değiliz. Bazı şeyleri olduğu gibi bırakabiliriz. Ne affetmek zorundayız hemen, ne unutmak… Sadece kabul etmek yeterlidir: “Evet, böyle bir şey yaşandı.”
Sonra yolumuza devam etmek… Çünkü geçmişi değiştiremeyiz. Ama geçmişin, geleceğimizi nasıl etkileyeceğine karar verebiliriz.
Belki de hayatın en büyük özgürlüğü budur:
Yaşadıklarını inkâr etmeden, onların esiri olmamak.
Yazılanı çöpe atmadan yoluna devam etmek… Silinenin peşinden dönüp durmamak…
En önemlisi;
Bir zamanlar kalbinde yer etmiş bir şeyi, sırf artık hayatında olmadığı için değersiz saymamak.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider. Bazı cümleler defterlerden silinir. Bazı mesajların ekranı boşalır. Ama yaşanmışlık, insanda kalır.
İnsan bazen en güzel hatırayı, artık dönmeyeceğini bildiği birinin ardından bile içinde taşıyabilir. Çünkü her şeyin kalması gerekmez. Bazı şeylerin yalnızca bir zamanlar var olmuş olması bile yeterlidir.
Ve bazı izler…
Silinmek için değil,
insana kim olduğunu hatırlatmak için kalır.
