Anamur Murmurları: Anamur’un Kadim Çığlıkları.. Seyit Berker AYDOĞAN

 

Yazar: Seyit Berker AYDOĞAN

Kitap: Anamur Murmurları: Anamur’un Kadim Çığlıkları

 

1- Eser sahibi kimdir? Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

Ben Seyit Berker Aydoğan. Taşın, çeliğin ve betonun dilinden anlayan bir inşaat yüksek mühendisiyim. Ancak asıl uzmanlığım, bu kadim malzemelere hayat veren tarihin, kültürün ve işlenmemiş insan hikâyelerinin gizli katmanlarını deşifre eden disiplinlerarası bir araştırmacı ve yazarım. Yazım hayatım, somut gerçeklikle soyut gerilim arasındaki o ince çizgide gezinir.

2- Hayatınızın dönüm noktaları, yazarlığa yönelmenizde etkili olan olaylar nelerdi?

Çocukluğumda ziyaret etmiş olduğum çeşitli tarihi alanlarda, bu alanların tabii coğrafyasını ve yine bu alanlarda, tarihin farklı zaman periyotlarında, farklı uygarlıklarca inşa edilmiş çeşitli tarihi yapıları oluşturan her taşın farklı bir hikâye fısıldadığını hissederdim. Misal antik bir şehrin içerisinden geçen bir akarsuyun sesi, yine o antik şehrin harabelerindeki veya vakti zamanında üzerine inşa edilmiş olan tarihi köprüdeki sessiz çığlıklarla karışırdı. Asıl dönüm noktam, mühendis olarak incelediğim tarihi yapılarda, fiziksel dokunun ötesinde “ruhsal bir titreşim” hissetmemdi. Taşların dilini çözdükçe, onların bastırılmış hafızasını dünyaya duyurma sorumluluğu beni yazarlığa sürükledi.

3- Yazarlık serüveninizde kaleme aldığınız ilk eser mi? İlk eseriniz neydi?

Anamur Murmurları: Anamur’un Kadim Çığlıkları, edebiyat dünyasına attığım ilk adım değil, ama ilk “organik nefesim”. Daha önce akademik ve teknik metinler yazdım. Hatta farklı mecralarda yayınlanmış olan birçok deneme, inceleme yazısı, eleştiri yazısı ve öykü yazdım. Ancak bu kitap, ruhumun ta kendisinin, kâğıda dökülüşünün ilk tam teşekküllü ifadesiydi.

4- Bu ilk adım size ne hissettirdi?

Bir dağın zirvesinden sesimi tüm vadiye duyurmuş gibi… Hem ürpertici bir savrulma, hem de kadim bir sorumluluğu yerine getirmenin derin huzuru. Sanki yıllardır taşımak zorunda kaldığım bir sırrı nihayet paylaşabilmiştim. Bu, bir bitiş değil, gerçek yolculuğun başlangıcıydı.

 

 5- Eserlerinizde tekrar eden temalar ya da sizi yansıtan karakterler var mı?

Tarihin hafızası, coğrafyanın ruhu, bastırılmış çığlıklar ve kadim lanetler… Karakterlerim genellikle geçmişle hesaplaşan, unutulanı hatırlamaya çalışan “arayıcılar”. Onlar benim aynam. Diğer bir ifadeyle, mühendis titizliğiyle gerçeği araştıran, ama her verinin ötesinde hissedilen o “ürpertiye” kulak veren bir yansımam.

 6- Kendinizi yazdığınız karakterlerde bulduğunuz olur mu?

Elbette. Her karakter, içimdeki bir parçanın taşıyıcısı. Onların korkuları, merakı ve tutkusu, benim Anamur’un çeşitli tarihi destinasyonlarında, farklı zaman dilimlerine ait labirentlerde kaybolup, eski uygarlıkların kadim seslerini dinlemeye çalışan çocukluk halimle buluşuyor. Ancak onlar, benden daha cesur ya da daha kırılgan olabiliyor. Keza benim sınırlarımı aşıp, gitmeye cesaret edemediğim yerlere gidiyorlar.

 7- Bugüne kadar yayımlanmış kitaplarınızdan kısaca bahseder misiniz?

Anamur Murmurları: Anamur’un Kadim Çığlıkları, dokümanter gerilim tarzımın manifestosu. Kitap, sadece bir kurgu değil. Adeta Anamur coğrafyasının binlerce yıllık hafızasının edebi bir kazısı. Okurları, tarihin gölgelerinde gezinen, somut mekânlarda soyut korkuyu deneyimleyen bir yolculuğa davet ediyor.

8- Bu kitapların sizin için anlamı nedir?

Anamur Murmurları: Anamur’un Kadim Çığlıkları, kitabım, kadim ve köklü Anadolu coğrafyasının, sessizliğe gömülmüş binlerce çığlığın tercümanlarından sadece birisi. Bir mühendis olarak inşa ettiğim her yapı geçici, ancak bu tarz kitaplar, bir coğrafyanın ruhunu taşıyan “edebi anıtlar”dır. Onlar benim için bir miras değil, devredilmesi gereken bir “hafıza aktarımı”.

9-  Yazarken size ilham veren şey nedir?

Sessizlik. Çünkü tam sessizlik anında, taşların, rüzgârın ve geçmişin fısıldadıkları duyulur. Anamur’da bir tarihi mekânda tek başına oturduğumda, zamanın katmanları yavaş yavaş açılır. İlham, o anda zihnimde beliren “gölgeler” ve “çığlıklar”. Mühendisliğin bana öğrettiği sistematik düşünce ise, bu ilhamı yapılandıran iskelet.

 

10- Bir fikri yazıya dönüştürmeye iten duygu ya da an nedir?

“Bu hikâye anlatılmazsa unutulacak” hissi. Bir yerde, bir taşın altında, bir fısıltının boşluğa karışmak üzere olduğunu hissettiğim an… O anda kalem, bir kurtarıcıya dönüşür. Yazmak, bir sorumluluktan öte, o fısıltıya borcumu ödeme biçimim.

11- Bir yazar olarak üretim rutininiz nasıldır?

Mühendis disipliniyle edebi kaosu dengelerim. Hafta sonları sabahın erken saatleri, hafta içi ise gecenin ilerleyen saatleri, zihnin en berrak olduğu anlardır benim için. Önce araştırma, görsel tarama ve not alma. Sonra o görseller ve notların arasından doğan sezgiyle yazıya dalış. Yazarken müzik değil, mekânın sesini dinlerim. Bu bazen bir sessizlik, bazen kedimin çıkardığı nefes alma sesi, bazen ağustos böceklerinin ve cırcır böceklerinin sesleri, bazen deniz dalgaları, bazen pencere kenarından içeri sızan rüzgârın çıkardığı ince ıslık ve bazen ise rüzgâr ve yağmur… Her kelime, bir tuğla gibi yerine oturmalı.

12- Belirli bir yazma saatiniz ya da ritüeliniz var mı?

Hafta sonları sabahın erken saatlerinde gün doğumuyla başlarım. Hafta içi ise gecenin ilerleyen saatlerinde başlarım. Ağırlık olarak çay, nadiren kahvem eşliğinde… Ancak asıl ritüelim, yazmaya başlamadan önce, zihnimi yazacağım mekâna “götürmek”. Kendimi o mekândaki karakterin yerine o an koyup, o mekânın kokusunu, sesini, dokusunu hayal ederim. Kalemim, ancak o atmosferi tamamen soluyabildiğimde harekete geçer.

13- Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi?

Gerçeklik ile kurgu arasındaki o ince ipin üzerinde yürümek. Tarihi bir gerçeği bozmadan, onu okuyucuyu ürpertecek bir gerilime dönüştürmek… Kadim bir çığlığın sesini, bugünün okuyucusuna duyurmak. Bu, kadim ve ince bir dengedir. Bazen o dengeyi bulmak, bir dağı taş taş yeniden inşa etmek kadar yorucudur.

14- Hiç vazgeçme noktasına geldiğiniz oldu mu?

Evet. Bazen taşlar o kadar ağırdır ki, onları kaldırmak için dermanınız yetmez ve o an için bu süreç adeta imkânsız hale gelir. “Kimse bu fısıltıları duymak istemiyor” diye düşündüğüm pek çok an oldu. Ama bu anlardan sonra, öykümde bahsi geçen yerlerin fotoğraflarını her gördüğümde, bu yerlerde hissettiğim ve kendimce “ses avcılığı” olarak addetmiş olduğum içsel dürtüm beni her defasında kamçıladı. Çünkü vazgeçmek, o çığlıklara ve bugüne kadar kat etmiş olduğum yola ihanet olurdu. Sessizliğe gömülmüş bu sesleri, tekrar sessizliğe terk edemezdim.

15-  Eserlerinizin ana fikirleri ya da vermek istediğiniz temel mesajlar nelerdir?

Tarih asla geçmiş değildir. Bilakis o, soluk alıp veren ve uyuyan bir devdir. Unuttuğumuz her acı, bastırdığımız her çığlık, bir gün mutlaka kendini hatırlatır. Nitekim bu kitabım da okuyuculara, “Hatırla!” diye fısıldar. Tarihi coğrafya sadece bir mekân değil, bir hafızadır. Biz insanlar ise onun geçici bekçileriyiz.

16- Okuyucunun metnin sonunda zihninde neyle kalmasını istersiniz?

Tarihi destinasyonlardaki sessizliğin, insanlara artık eskisi gibi sadece “sessiz” gelmemesini istiyorum. Bir tarihi yapıya ya da bir doğa manzarasına baktığında, “Burada ne yaşandı?” sorusunun ürpertisini hissetsinler. Zihinlerinde, okuduğu hikâyeden çok, kendi hafızasının derinliklerinden gelen bir yankı kalsın.

17- Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?

Çünkü Anamur Murmurları: Anamur’un Kadim Çığlıkları, kitabım, sıradan bir gerilim ya da tarihi kurgu değil. Bu eser, bir “deneyim”. Okuru, Anadolu’nun bu destinasyondaki kadim ruhla yüzleştiren, betonarmenin soğukluğundan sıyrılıp doğal taşların sıcak hafızasına dokunduran bir yolculuk. Eğer tarihin sadece tarih kitaplarında yazılanlardan ibaret olmadığını, onun teninizin altında bir ürperti olarak dolaştığını hissetmek istiyorsanız, bu kitap tam da sizin için.

18-  Sizi diğer yazarlardan ayıran şey ne olabilir?

Mühendis bakış açımla tarihi deşifre ederken, anlatıcı ruhumla onun çığlığını duyuyor olmam. Aslında “Dokümanter gerilim” dediğim şey, tam da bu: Somut gerçekliği, soyut korkunun potasında eritmek. Ben bir hikâye anlatıcısı değil, bir “hafıza kâşifi”yim. Kelimelerim, kazma kürek. Cümlelerim ise tarihin farklı dönemleri ve uygarlıklarına açılan yeni katmanlar.

19- Son olarak, edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara veya yazar adaylarına ne söylemek istersiniz?

Doğayı, coğrafyayı ve tüm beşeri dinlemeyi öğrenin. Sadece insanları değil, taşları, rüzgârı, suyun sesini… Her şeyin bir hikâyesi var. Cesur olun. İçinizdeki farklı yönleri, tecrübelerinizi ve yeteneklerinizi zihninizde aynı masaya oturtun. Disiplin, ilham kadar kutsaldır. Ve asla unutmayın: Yazdığınız her kelime, evrene atılmış bir çentik, bir izdir. Ve o izin derinliği, sizin samimiyetinizle doğru orantılıdır.

20- Yazmaya yeni başlayanlara bir tavsiye mektubu yazacak olsanız, ilk cümlesi ne olurdu?

Korkmayın. Çünkü yazmak, karanlıkta el yordamıyla ilerlerken birden parmağınızın ucunda hissettiğiniz o kadim, ılık ve titreşimli taşa dokunmak gibidir. Geriye kalan tek şey ise, onun üzerindeki gizemi okuyup dünyaya haykırmaktır.

 

 

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir