Berfin Çiçek: SESSİZ ÇIĞLIKLAR.ÖYKÜ

Hazan mevsiminin büyüsü her yöreye dağılmıştı. Rüzgârın tatlı dokunuşuyla etrafa süzülen yapraklar, görenleri hayrete düşürüyor; arada çiseleyen yağmur, kurumuş toprakla buluşup ciğerleri ferahlatan bir koku yayıyordu.

Bu mevsimde sergüzeşt meraklısı iki yakın arkadaş Aden ve Maya, uzun bir yolculuk için son hazırlıklarını tamamlayıp yola koyulmuşlardı. Gidecekleri yer hakkında hiç araştırma yapmamış ülkenin ismini bilmekle yetinmişlerdi. Böylesi onlara daha cazip ve heyecanlı geliyordu. Tabii, bu sefer başlarına gelecek olaylardan habersizdiler.

Aden, ince yapılı uzun boylu konuşmayı az seven biriydi. Mayaysa kumral saçlı, badem gözlü, çevresine neşe saçan, deli dolu bir kızdı. İki arkadaşın günler süren yolculuğu, şehrin ışık huzmelerini görünce son buldu.

Sokaklarda sükûnet ve zarafetle yürüyen insanların arasına karışan Maya ve Aden, huzuru ve güveni iliklerine kadar hissettiler. Maya, badem gözlerini insanların yüzlerinde gezdiriyor kötülüğe dair en ufak bir belirti göremiyordu. İnsanların onlara bakışları da Maya’nın dikkatinden kaçmıyordu. Aden ise insanlardan çok, şehirle ilgileniyor, elindeki fotoğraf makinesiyle güzel bir kare yakalamaya çalışıyordu.

Ansızın semaya yükselen bir ses, bir yığın insanı aynı yöne çekiyordu. Bu durum Maya’yı şaşırtıyor ama bu sesin insanları birleştiren barışçıl bir çağrı olduğunu da hissediyordu. Yoksa bu kadar insan nasıl olur da mesut bir şekilde aynı yöne gidebilirdi? Maya’nın ayakları insanların gittiği yöne doğru ağır ağır yol alıyor, içini hafif bir ürperti sarıyordu. Sonunda dayanamayıp yanından geçen, beyaz tülbentli, gri elbiseli bir kadına insanların nereye gittiğini sordu. Kadın, dostane bir tavırla camiye gittiklerini söyledi.

Maya, “cami” kelimesini duyunca biraz afalladı, benzi sarardı. Üniversite yıllarında dinler tarihine oldukça merak salmış, bu sırada da İslam dini hakkında biraz bilgi edinme fırsatı yakalamıştı. Tabii duydukları, korkudan yüreğinin körük gibi inip kalkmasına sebep olmuştu. Caminin de kilise gibi bir ibadet yeri olduğunu o zaman öğrenmişti. Maya’nın zihninde kötü düşünceler art arda sıralanırken, vicdanı bu insanlara haksızlık yapıp önyargılı davrandığını söylüyordu.

Maya, zihnine çöreklenen bu sisli düşünceleri, soğuk esen bir rüzgarla dağıtmaya başladı. O sırada Kulağına fısıldayan birtakım sesler şöyle diyordu:

“Maya, bu insanları daha yakından tanımalısın. Korkuyu yenmenin yolu, korkunun üstüne gitmektir. Yıllar önce okuduğun birkaç kitap ve makaleye göre bu insanlar hakkında hüküm vermen ne derece doğru olur?”

Galiba bu sesleri fısıldayan kişi çok haklıydı. Yargılamak kolaydı ama tanımak, anlamak emek işiydi. Maya, dalmış olduğu bu düşünce denizinden, Aden’in seslenmesiyle uyandı. Aden, kalacakları bir yer ayarladığını, saat geç olmadan varmaları gerektiğini söylüyordu.

İki arkadaş, sessizliğe perde aralayan sokaklardan geçerek bitkin düşmüş bir halde kalacakları yere vardılar. Güneşin beyaz bulutlar arasında gizlendiği, kuşların gökyüzünde daire çizdiği bir güne şevkle uyanıp, şehri keşfe başladılar. Buram buram yaşanmışlık kokan tarihi mekanları gezip yeni tatlar denediler. Ara sıra çeşitli oyunlar oynayan çocukların arasına katılıp neşelerini paylaştılar.

Bu çocuklar arasında, buğday tenli, ela gözlü, üstü başı dökük ama yüreği tertemiz Nehir’e farklı bir yakınlık hisseden Maya, Nehir’in göz hizasına gelecek şekilde eğilip tüm samimiyetiyle konuşmasını dinliyor, şefkatini olanca gücüyle gösteriyordu.

Yaşamı şekillendiren, renklendiren masum çocukların gülüşü olmazsa, dünyanın çilesi, derdi çekilir miydi hiç?

Maya’nın ellerinden sıkıca tutan Nehir, onu derin bir mutlulukla bahçe duvarı yıkılmış, kerpiçten yapılmış küçük bir eve götürdü. Ailesinin yanına.

Nehir’in ailesi, Maya’yı beklemediği bir sıcaklıkla karşıladı. “Kim olduğumu, nereden geldiğimi bilmedikleri halde bana bu denli sıcak davranıp hürmet gösteren bu koca yürekli insanlar dünyada nadir rastlanacak kişilerden,” diye düşündü Maya.

Evde buldukları yiyecekleri özenle yer sofrasına serip Maya’yı davet ettiklerinde, Maya’nın içi burkuldu. Hüzün, apansız yüreğine düştü.

Beşikteki bebeği sallayan Nehir, Maya’ya bakıp gülümsüyor burada kalması için ısrar ediyordu. Dört kişilik bir ailenin zor sığdığı bu evde kalması, aileyi güç duruma düşürebilirdi. Maya, bu yüzden kalmak istemiyordu. Ama sonunda ailenin ve Nehir’in ısrarına dayanamayıp bu akşam misafir olmayı kabul etti. Aden’e kısa bir mesaj yazıp onu merak etmemesini söyledikten sonra içi ferahlayarak aileyle tatlı bir sohbete daldı. Göz kapakları, uykunun keskin vuruşuyla kapanana dek sohbet devam etti.

Gece yarısı…

Uykunun hüküm sürdüğü bir vakitte, gök gürültüsünden daha şiddetli sesler, çığlıklar duyuluyordu her taraftan. Maya, rüya gördüğünü sandı. Oysa ayaklanan aileyi görünce rüyada olmadığını anlayıp irkilerek yatağından fırladı.

Perdeyi araladığında gördüğü manzara karşısında donup kaldı.

Ellerinde silahlarla insanları kurşun yağmuruna tutan asker görünümlü bu vahşet canavarları, evleri ateşe veriyor; dışarı çıkanları, çoluk çocuk, genç yaşlı demeden büyük bir zevkle öldürüyor ve bunu olağan bir davranış gibi yapıyorlardı.

Bu yaşına kadar Maya’nın ruhuna korku hiç bu kadar tesir etmemişti. Nehir’in hıçkıra hıçkıra annesinin eteğine yapışması, babasının gözlerine yerleşmiş çaresizlik ifadesi, beşiğinde meleklerle gülüşen bebeğin masumiyeti, gözyaşlarının şelale gibi yanaklarına akmasına sebep oldu.

Birden evin içine atılan Molotof kokteyli, cam şişe bütün evi kızıl alevlerle doldurdu. Kara dumanlar içinde kalan Maya, bebeği kucaklayıp aileyle birlikte seğirterek kapıya yöneldi. Fakat dışarıda, hazırolda bekleyen askerlerin üzerlerine kurşun yağdırması nedeniyle yeniden alevlerin ortasında buldu kendini.

Yağan kurşunların hedefi olan ailenin kana bulanmış cansız bedenlerini gören Maya, şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi.

Kucağında bebekle, alevlerin ortasında nefesi yavaş yavaş kesiliyor, ölüme hazırlanıyordu. Dışarı kaçsa ölüm, içeride kalsa yine ölüm… Ölümden başka hiçbir seçeneği yoktu.

Hangi ölüm daha az can yakabilirdi?

Bunu düşünecek duruma gelmişti artık.

Kucağında ağlayan bebeğin sesi, “Yaşamak istiyorum!” diyordu.

Bebeği sıkıca göğsüne bastıran Maya, yaşamak için bir ışık kapısı arıyordu. Gözüne ilişen uzun bir bez parçasıyla söndürmeye çalıştığı alevlerin arasından, büyük bir çabayla kendini dışarı atmayı başarmıştı. Askerler kapıdan uzaklaşmış başka evlere koşuyordular kimselere yakalanmadan

Sessizleşen bebekle bir çınar ağacının dibine sığınan Maya, uzun bir zaman sonra kurşun seslerinin yavaş yavaş kesildiğini duydu.

Bulunduğu yerden kalkınca külle dönmüş, viran şehri görünce vücudu zelzeleye yakalanmış gibi titremeye başladı. Büzülmüş dudaklarından hiddetle şu cümleler döküldü:

“Bir şehri yıkmak, yaşama dair her şeyi yok etmek bu kadar kolay mıydı?”

Vicdan, merhamet, adalet, bir daha dönmemek üzere uzak diyarlara göç etmişti. Yoksa bu zulüm, bu vahşet başka türlü açıklanamazdı.

Hayatta var olan her şeyin bir kuralı, bir ahlakı vardı. Dinin, siyasetin, barışın, savaşın bile!

Bu şehirdeki görüntüler kelimelerle tarif edilemeyecek bir vaziyette

“Tüm dünya, bu şehrin, bu mazlumların başına gelenleri duymalı!” diyerek, ölmüş insan bedenlerinin arasında dolaşmaya başladı.

Genzini kanın acı kokusu fena halde yakıyordu.

Bebeğin suskunluğu, tedirginliğini artırıyordu.

Usulca kalp atışlarını dinlemeye başladı; atışları zayıftı, nefesi ağırdı. Herhalde dumanlar, yaşananlar küçük bedenine fazla gelmişti.

Maya, hangi yöne gideceğini bilemiyor, Aden’i düşünüp duruyordu. Onu bulup bir an önce buradan kaçmak istiyordu.

Maya bu düşünceleri aklından geçirirken, aniden sırtına dokunan bir elle irkildi. Kafasını çevirdiğinde gördüğü kişi yüreğini yerinden oynattı.

Nutku tutuldu, hiçbir şey söyleyemedi.

Sadece ağlayarak karşısındaki kişiye sıkıca sarıldı.

Bu kişi Aden’di.

İki dost, bu felaketin fırtınasından kurtulduklarına mı sevinmeliydi, yoksa yakalandıklarına mı üzülmeliydi?

Aden, birkaç saniye Maya’ya ve bebeğe baktıktan sonra umutlu bir sesle “Babamla konuştum, bizi kurtarmaya gelecekler” dedi.

Bu sözlerinin ardından, bebeğin çığlığı iki arkadaşı da hayrete düşürdü. Maya, bebeği Aden’in kucağına teslim ederken dudağına yerleşen hafif bir tebessümle “Nova” diye fısıldadı.

Nova’nın anlamı “yeniden başlamak” demekti.

Bu bebek de hayata yeniden başlamıştı.

Bulutlar gökyüzündeki seferini sıkılaştırmaya başlamışken kurtarıcıları onları buluverdi

Ülkelerine dönerken, son kez yıkılmış bu şehre derin bir üzüntüyle baktılar.

İlk gün huzur, şefkat, güven kokan, ışıl ışıl bir şehir…

Bugün yok olup gitmişti.

Aden ve Maya, bir yandan gördüklerini zihinlerinden silmek istiyor, bir yandan da tekrar tekrar hatırlamak istiyorlardı. Çünkü unuturlarsa, bu insanlara ve Nova’ya en büyük kötülüğü yapmış olacaklardı.

Dünyanın her yerinde zulüm vardı.

Bu zulme maruz kalanlara merhamet etmek, yaralarına merhem olmazdı. Mühim olan, zulme engel olmak; dökülen kan, toprağa değmeden tutabilmekti.

Kötülüğün olduğu yerde, herkes biraz suçluydu.

Aden ve Maya da bu suçluluktan paylarına düşeni almışlardı.

Bu yüzden ülkelerine döndüklerinde bir televizyon programına “Vicdanınız haykırsın, insanlığınız uyansın” sloganıyla katılıp, gördüklerini gözyaşları içinde anlattılar.

Maya mikrofonu eline almış tüm dünyaya sitem edercesine şu sözleri haykıyordu

Dinleri, dilleri, ırkları her ne kadar farklı olsa da bu insanlarla insan olma noktasında birleşiyor

Aynı havayı soluyor, aynı gök kubbe altında yaşıyoruz

Yapılan iyiliklerin ve kötülüklerin neticesi, eninde sonunda herkese dokunacaktır Hepimiz görünmez iplerle birbirimize bağlıyken, çoğu insanın bunu idrak edememesi ne acı bir durumdur. Kulaklarınızı sağırlaştırıp kalplerinizi mühürlemeyin sesiz çığlıkları duyun artık diyordu. Bu programdan sonra

Aden ve Maya’nın sesi yankılandı, duyuldu, ama yeterince anlaşılmadı. Dünya, her zamanki gibi kısa bir süreliğine bu felaketi konuştu, sonra başka olayların gölgesinde unuttu.

İnsanlık tarih boyunca hep böyle yapmamış mıydı?

Zulüm görenler, acı çekenler, kayıplar yaşayanlar… Hepsi bir süre sonra unutuluyordu.

Ama Aden ve Maya unutmadı.

Onlar, sadece izlemek ve unutmak istemediler. Çünkü novanın gözleri onlara her şeyi hatırlatıyordu.

Bu yüzden hayatlarını değiştirecek bir karar aldılar. Kimsesiz kalmış

Nova’yı yanlarına alıp ona bambaşka bir dünyada, sevgiyle dolu bir hayat sunmaya karar verdiler.

Bir çocuğun geleceği değişirse, bir dünyanın geleceği de değişebilirdi.

Aden ile Maya, bir dünyanın geleceğini değiştirmek için ilk adımı attılar…

Bazen bir bebek, insanlığa yeniden başlama şansı verir.

Tıpkı Nova gibi…

Berfin Çiçek

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir