Dilaver Korkmaz…ERİK AĞACI…ÖYKÜ

ERİK AĞACI

 

Bacaklarına vuran  güneşin tatlı sıcaklığı ile gözlerini araladı. Mart ayının nadir güneşli günlerinden biriydi. Öğle arası kaymakamlık bahçesinde biraz düşünmek için oturduğu bankta uyuyakalmış olmalıydı. Öğleden önce emeklilik dilekçesini imzalamış ve sekreterliğe bırakmıştı. Dile kolay tam otuz yedi yıl olmuştu burada memuriyete başlayalı. Aslında altmış beş yaşına kadar   beş yıl daha çalışabilirdi, evde üniversite okuyan bir oğlu vardı ama birkaç ay önce kızı boşanıp torunla beraber çıkıp gelmiş bu da yetmezmiş gibi büyük oğlu de geçen ay işten ayrılmış biriktirdiği bir miktar para ile çok istediği o lokantayı açabilmenin  çaresini arıyordu. Bir baba olarak bu zamana kadar hep onlar için çalışmıştı şu anda bile omuzlarında duran yük hayatında hiçbir zaman azalmamıştı. Emekli olduğunda alacağı ikramiyenin büyük kısmını oğluna lokanta açması için vermeyi düşünüyordu. O lokantada eşi mutfaktan sorumlu olacak, kızı da orada çalışıp kimseye muhtaç olmayacaklardı. Maaşı yarıya yakın azalacaktı ama olsun çocukları için son bir fedakarlık yapmalıydı. Gerçi emekli olduğunda evde zaman geçirmesi de önemli bir sorundu, oğlunun açacağı iş yerinde çalışabilirdi belki ama onlara ayak bağı olmak istemezdi hele bir de evdeki gibi eşinin söylenmelerine katlanmak en son istediği şeydi.  Evde  eşinin bitmek bilmeyen söylenmeleri özellikle de temizlik yaptığı zamanlar daha bir çekilmez olurdu. Kafası  tüm bu düşünceler ile büyük bir karmaşa içerisindeydi. Otuz beş yıllık evliliklerinde bir huzur görmemişti, eşinin hiç bitmeyen siniri ve kavgalar, kazançlarının üzerinde harcama tutkusu  hayatı zindan etmişti. Oysa ki severek, isteyerek evlenmişti eşiyle. Ev işlerinden bunaldığında  eşine elinden geldiğince yardım etmeye çalışması, hafta sonu  saatlerce süren alış veriş merkezi ve market gezmelerine katlanması, yaptığı hiçbir şey memnun etmezdi karısını. Parası yetmediği için özel günlerde parasına göre aldığı hediyeleri beğenmez mutlaka kulp bulur, takı almış olsa bile “en küçüğünü almışsın bu takılır mı?” gibi kırıcı sözlerde bulunurdu. Dünyanın en güzel yeri insanın sevdiklerinin yanıydı ama nedense insanlar birbirlerinden bunu mahrum etmekte çok başarılıydılar. Akşamları eve girdiğinde eşi bir merhaba bile demez, Karısına  az yorgun olduğunu söylese “Akşama kadar oturup oturup geliyorsun” cevabını alırdı. İlk zamanlar tüm bunlara eşini çok sevdiği için katlanmıştı daha sonraları ise çocuklar doğunca onlar mutsuz olmasın diye, derken zamanla alışmıştı işte, pek çok şey gibi evlilikte bir alışkanlıktı.

Otuz yedi yıl aynı görev yerinde, aynı memuriyette bulunmuştu. Emekli olmak büyük bir boşluk yaratacaktı içinde. Bu otuz yedi yıl içinde  askere gitmiş, evlenmiş, çocukları bu dairede çalışırken dünyaya gelmişti. Gri renkli soğuk yüzlü binası  ve insanlara sıkıcı gelen koridorları  ile iş yeri, O’nun hayatının bir parçası olmuştu, evraklarla, dosyalarla boğuşurken bütün sorunları bir kenara bırakıyor evde bulamadığı huzuru masasında, evraklarda buluyordu sanki. İlk memur olduğunda işe büyük bir heves ve çalışma azmi ile başlamıştı. İşinde yükselmeyi de hedeflemişti şef, müdür yardımcısı ve hatta müdür olmayı hedefliyordu ama zaman geçtikçe çok çalışanların, işini kanunlara uygun dört dörtlük bir şekilde yapanların değil de amirlere ya da iktidara yakın yalaka kesiminden olanların yükseldiğini gördükçe çalışma azmi de yükselme hevesi de kırıldı. Yazılı sınavlardan yüksek puanlarla başarılı olmasına rağmen mülakatlarda haksız yere elendiği birkaç denemeden sonra sınavlara girmeyi de bırakmıştı. Aynı zamanda işe başladığı pek çok kişi  torpil aracılığı ile hiç de hak etmedikleri bir şekilde bazıları sınava bile girmeden müdür, müdür yardımcısı oldular. Bazılarının ise görevlerini kullanarak haksız çıkar sağladıkları hakkında kulağına çalınanlar olmuştu ama maaşlarının üzerinde bir hayat sürdüklerine şahit olsa da pek kondurmak, kimseye çirkin bir yakıştırma yapmak istememişti. Görevi dışına çıkıp, haksız kazanç sağlamayı aklının ucundan geçirmemiş, görevi ne ise onu yapmış, kazandığı maaşı hak etmeyi, devletine ve milletine elinden geldiğince yarar sağlamayı amaç edinmişti. Kıt kanaat geçindiği halde, kart borçları ve zaman zaman çektiği kredi borçları eksik olmasa da hiç bir zaman hakkı olmayana tenezzül etmemişti.

Zamanla pek çok arkadaşının tayin nedeniyle görev yeri değişirken O’nun  hiç değişmedi. Aslında eşi de hep deniz kıyısında bir şehre tayin olmasını istemişti ama O, değişiklikleri pek sevmezdi. Daha beş yaşlarında iken annesi ve babasını kaybedince önce dedesinin yanına, dedesi ölünce de yetiştirme yurduna verilmişti.  Üniversite okurken ise başka bir şehirde yine farklı bir yaşamın yolları görünmüştü. Üniversite bitince girdiği sınavı kazanıp memur olduktan sonra da dedesinin mahallesinde amcalarının komşusu, eskiden beri tanıdığı daha doğrusu sevdiği  kızla  evlenmişti. Hayatının hiçbir döneminde kendisini bir yere ait hissetmemiş ve etrafındakileri kaybetme korkusu içinden hiç çıkmadığından bir yerlere kök salmak istemişti. O yüzden de yer değişikliğini özellikle de şehir değişikliğini aklının ucuna bile getirmemişti.  Aynı şehirde başka bir daireye tayini çıksaydı görev verilseydi  o zaman iş yeri  değişebilirdi ama nedense öyle bir şey de hiç gerçekleşmedi. Böyle iyi mi oldu kötü mü oldu hep düşünmüştü aslında. Kader dedikleri tercihlerden ve kararlardan ibaretti. Önemli olan şey  karar vermekti. Çünkü bir rutine, alışmaya, elindekilerle yetinmeye ve mutsuz kalmaya devam edip etmemek tamamen o kararı vermekle ve uygulamakla ilgiliydi. Ama O tüm konularda yaptığı gibi değişiklik yerine  hep yerinde kalmayı tercih etmişti. Değişiklik bazen daha güzel sonuçlar verebilirdi.

Az çok  samimi olduğu kişiler de emekli oldukça çalıştığı dairede konuşabildiği pek kimse  kalmamıştı. Yeni giren gençlerin çoğu zaten kendi aralarında gruplar oluşturmuştu, aralarında on, on beş hatta yirmi yıl yaş farkı olanlarla ne konuşabilirdi ki zaten, hani çok farklı zamanların insanları gibiydiler.  Çok çalışmanın ya da işler hakkında çok bilgi sahibi olmanın bir fayda getirmediğini pek çok kere tecrübe etmişti. Geçen bunca yıldan sonra artık ilk girdiği sıralarda yaptığı gibi işleri kurcalayıp kendine fazladan işler çıkarmadan sadece kendine verilen, kendi üzerine düşen işleri hakkı ile yapıyor daha fazlasına karışmıyordu. Öğlen arası evden getirdiği yemeği yiyor, yemekhanede ya da dışarıda yemek yemeyerek az da olsa tasarruf ediyordu. Her sabah daireye girdiğinde gördüğü herkese selamını alsın ya da almasın  mutlaka günaydın der çıkarken de iyi akşamlar demeyi ihmal etmezdi. Kalın bıyıkları arkasında güleç bir yüz saklıydı aslında. İş dışındaki konularda pek kimseyle sohbet etmezdi daha doğrusu sohbet edenle konuşurdu ama  çoğu iş arkadaşı onunla pek konuşmazdı. Aynı serviste çalıştığı, birkaç yıllık genç bir memur olan Elif iş konusunda çok sık sorar O ise sıkılmadan usanmadan işi ile ilgili bildiği her şeyi öğretmeye çalışırdı. Öğlen araları da pek dışarı çıkmaz dairede vakit geçirirdi. Yıllar yılı süren hareketsiz memuriyet nedeni ile  zamanla kilo almış 1.90 lık uzun boyu ve gittikçe kalınlaşan gövdesi nedeniyle soy ismine de kinaye yapılarak adı Kütük kalmıştı. Mehmet Kütük… Arkasından alaycı şekilde pek çok defa kütük denilmesi kulağına kadar gelmişti.

Öğle arası bitmek üzereydi. Cüzdanı çekmecede kalmıştı, masasına gidip çekmecesinden cüzdanı, gözlüğü, kalemi ile birkaç özel evrağını alıp son kez daireden ayrılacaktı. Uyku mahmurluğu ile oturduğu banktan kalkarak  doğruldu, adım atmak istedi ama bacakları hareket etmedi bir türlü. Sanki yere çakılmış gibiydi. Tekrar tekrar boşuna denedi. Neden yürüyemediğini anlamaya çalışırken bir ağaca dönüşerek bacaklarının yere kök saldığını gördü. Korkudan dehşete düşmüştü, halen uykuda olduğunu ve bir kabus gördüğünü sandı gözlerini ovalamak istedi ama kollarını da hareket ettiremedi. Onlar da  iki kalın dala dönüşmüş göğe yükselmekteydi, parmakları ise iki kalın dalı daha bir dallandırıp budaklandıran  ince dallar olmuştu. Ne olduğuna bir türlü anlam veremedi, az sonra ayaklarının dibine gelen bir köpeğin işemek üzere olduğunu gördü onu kovmak istediğinde bir türlü sesi çıkmadı, bir karabasan içinde boğulur gibiydi. Bağırmaya çalıştığı sırada dallarının arasından esen rüzgarın, gövdesi ile iki kalın dalın ortasında bulunan oyukta dolanmasının etkisiyle midir nedir tuhaf bir ses çıkarınca zavallı köpek korkudan tiz sesler çıkararak koşarcasına uzaklaştı. Mehmet şaşkınlık içerisindeydi kendisine ne olduğunu anlamaya çalışırken, odunlaşan  gövdesini tekrar tekrar kontrol etti. O sırada bahçeyi süpürmekte olan iki temizlik görevlisi yanına yaklaştı.

“ Ya burada bir ağaç var mıydı?” diye sordu birisi. Diğeri ;

“ Olmaz olur mu oğlum, koca ağaç birden bire dikilmedi ya” diye cevap verdikten sonra ağaca dikkatli dikkatli bakarken;

“ La bu bizim şu kütük abiye ne kadar da benziyor, aha şu bıyık, şu kaşlar” dedikten sonra bir kahkaha patlattı. Zaten içinde bulunduğu duruma fazlasıyla canı sıkılan Mehmet bu hadsize gereken cevabı vermek için ;

“Ne diyorsun lan sen” dedi  yine dalları arasından esen rüzgar ile söyledikleri bir uğultu içerisinde yankılandı. Sesi duyan adamlar etrafa bakındı;

“ Mehmet abi bizi duydu galiba” dedi suratı ablak olanı, daha bir ablaklaşmıştı sanki. Korkudan sararan diğeri;

“Yok lan etrafta görünmüyor nereden duydu ki bizi” dediği sırada ikisi birden topuklayıp oradan uzaklaşmıştı bile.

Saatlerini ne olduğunu anlamaya çalışarak geçirdi. Yere kök salan bacakları, sadece rüzgar ile oynatabildiği dalları, kalın bir kabuk bağlayan gövdesi ile  bir ağaca dönüşmüştü işte. O sıra daireden yavaş yavaş tüm çalışanların çıkmaya başladığını gördü. Saat beşe gelmiş olmalıydı. Yıllardır hep bu saatte işten çıkmıştı. Daireden çıkar, yürüyerek yirmi dakika sonra evine ulaşırdı. Bazen evdekilerin siparişleri için markete uğrar orada oyalandığı süreye bağlı olarak evine giderdi. Eve girdiğinde herhangi bir şeye sinirli olan eşinin bağırması ile karşılanmadığı zaman kendini şanslı sayar, çoğu zaman eşine sorduğu günün nasıl geçti sorusunun cevabı bağırmalar, hakaretler şikayetler olurdu. Çocuklardan, ev işlerinden, değiştirmek istediği eşyalardan, komşulardan akıla gelebilecek her konudan yakınır sinirini Mehmet’ ten çıkarırdı. İnsan hayatından şikayet edebilen canlı türüydü ne de olsa. Öyleyken eve hep aynı saatinde varırdı çünkü az geç kalsa bu seferde O’nu başka kadınlarla görüşmekle itham eder, daha beter sorunlar çıkarırdı. Gündüz izlediği kadın programları, akşam izlediği dizilerdeki tüm olumsuz olaylardaki failleri Mehmet ile özdeşleştirirdi adeta. Haliyle bu durumda akşam eve gidemeyince neler yapacağını aklından geçirmek bile istemedi Mehmet. Daireden çıkanlar,  kimisi yürüyerek, kimisi kaymakamlık bahçesinde park edili arabasına binerek evlerinin yolunu tutuyordu. Elif yanından geçmek üzereyken O’na “Elif,Elif” diye seslendi artık rüzgarın yardımıyla nasıl ses çıkarabileceğini biraz biraz öğrenmişti. Elif tam ağacın yanından geçmek üzere iken, rüzgar uğuldaması içerisinde birisinin adını seslendiğini duyar gibi oldu, etrafına bakındı kimseyi göremedi. Sesin geldiği tarafa, ağaca doğru yöneldi. Bu ağacı daha önce burada görüp görmediğini anımsamaya çalıştı, sanki burada böyle bir ağaç yoktu diye düşündü kendi kendine, ama ağacın büyüklüğü O’nu bu düşünceden vazgeçirdi. “Demek ki hiç fark etmemişim” dedi sessizce. Sonra tekrar kulağına bir fısıltı gibi ismi geldi; “ Elif .” Şaşkınlık içinde bakınırken ağacın gövdesinde kabuklardan oluşan tuhaf görünüm Elif’in dikkatini çekti,  ne kadar da Mehmet abiye benziyordu. O ara duyduğu sesi tanır gibi oldu.

“ Mehmet abi” diye seslendi ela gözleri iyice büyümüş bir halde;

“Neredesin?” dedi etrafa bakınarak esmer yüzü korkudan bembeyaz olmuştu. Ağaçtan doğru rüzgar yeniden bir fısıltı taşıdı;

“Evet Elif, benim.”

Elif korkudan bayılmak üzereydi, ağaç konuşuyordu hem de Mehmet abi olduğunu söylüyordu. Durduğu yerde sendeler gibi oldu, çocukluğunda da hayali bir arkadaşı olduğu için psikolojik tedavi görmüş, uzun süre ilaç kullanmıştı. Yoksa yeniden hastalanıyor muyum? diye aklından geçirdi, sonra telaşla oradan uzaklaşmaya başladı. Hızlı adımlar atan zayıf bacakları yaprak gibi titremekteydi.

“Elif gitme, korkma” diye seslendi Mehmet, ama Elif duymadı bile.

Bir süre sonra hava kararmıştı. Bu saatte yemeğini yemiş olurdu. Eşi ne kadar huysuz olsa da yemek konusunda çok başarılıydı, harika yemekler yapardı. Artık bir insan gibi sadece iki gözle etrafı görmüyor tüm gövdesi ve dalları ile çevreyi izleyebiliyordu. İyice ayaza çeken havada caddede yürüyen  ya da otobüs durağında bekleşen insanlar, yoldan geçen arabalar, hınca hınç dolu dolmuşlar. Dükkanlarda, akşam eve gitmeden önce alış verişlerini yapan, bankamatikten para çekenler. Çöplerden kağıt ya da plastik toplayanlar. Kiminin perdesi çekik ışığı yanan evler. Bir devinim halinde yaşayan koca bir şehir. Havanın ayazını  hissetmiyordu, gövdesini dallarını saran kalın kabuğu soğuğu pek geçirmiyordu. Sığınacak yer arayan bir köpek geçti yanından. Kaymakamlığı gece bekleyen polis, girişteki bölmede çayını yudumlamaktaydı, buradan görebiliyordu. Canı çay istedi ne çok çay içerdi oysa ki. Saatler ilerleyip gece çöktükçe iş yerleri birer birer kapanırken sokaklar iyice tenhalaştı, o ara içi geçer gibi oldu, uykusu gelmişti. Birazdan uykuya dalmıştı bile ağaçların da uyuduğunu öğrenmiş oldu. Sabaha karşı sıçrayarak uykudan uyandı rüyasında bir ağaca dönüştüğünü görmüştü. Üzerine ince ince yağan karı fark ettiği zaman gördüklerinin bir rüya olmadığını, hepsinin gerçek olduğunu anımsadı. Bir süre sonra tekrar uykuya daldı, bu sefer uyandığında güneş doğmak üzereydi, tuhaf bir pembelik sarmıştı ufku. Yıllardır ilk kez güneşin doğuşuna şahitlik ediyordu. Bir zaman sonra çalışanlar daireye gelmeye başladılar, saat sekize gelmiş olmalıydı. İçeri girenlerin kartlarını okuttuğunu görebiliyordu. İlk başta tek tük gelenler birden yoğunlaştı, biraz sonra da  gelip kart okutanların sayısı iyice azalmıştı, geç kalan birkaç memur da koşar adımlarla gelip acele acele kartlarını okuttular. Etrafı izlerken uzaktan karısı ve oğlunun geldiğini gördü. Karısı sinirden köpürmüş gibiydi. Biraz daha yaklaştıklarında konuştuklarını da duymaya başladı;

“Boyu devrilesi, kim bilir hangi kahpenin yanında da eve gelmedi” Oğlu ise;

” Yapma be anne, adam yıllardır beş buçuk olmadan evde, başına bir şey gelmesin?”

“Aman gebersin de kurtulayım inşallah, domuz gibidir O, bir şeycikler olmaz.”

Tam yanından geçerlerken şefkatle; “Oğlum” diye seslendi.  Rüzgarın içerisinde fısıldayan sesi duyan oğlu etrafına bakındı annesine bir şey diyecek oldu ama annesinin ters cevap vermesinden çekindiği için sesini çıkarmadı. İş yerinde Mehmet’i sordular, dün öğleden önce emeklilik dilekçesini verdiğini öğleden sonra da daireye hiç gelmediğini öğrendiler. Kadın merakla emekli priminin ne zaman yatacağını sordu ve  oğluna dönüp sessizce “O paraları kim bilir kimlerle yiyecek şerefsiz” diye fısıldadı. Mehmet’in  masasına gidip çekmecesini açtıklarında cüzdanı ile beraber oğlu için düzenlenmiş bir noter vekaletnamesi buldular. Kimliği, banka kartları hepsi cüzdandaydı. Kadın ve oğlu birbirlerine bakıştılar. Onları izleyen Elif ne olup bittiğini anlamaya çalışırken kadının ters bakışlarından çekinen Elif bir şey soramadı. O sırada yanlarında bulunan müdür yardımcısı ;

“ Kimliği falan da burada, bence siz polise haber verin başına bir şey gelmiş olabilir” dedi.  Kadın ve oğlu gitmek için dairenin koridorlarından ilerlerken vekaleti inceleyen oğlu bu vekaletin genel bir vekaletname olduğunu gördü. Bu adam kimliksiz, parasız, kredi kartsız nereye gidebilirdi? Üstelik bir de genel vekaletname bırakmıştı. Polis karakoluna gitmek üzere iken Mehmet’in karısı oğluna;

“ Eve gidelim” dedi

“Karakola gitmeyecek miyiz? Diye şaşkınlıkla cevap verdi oğlu. Annesinin gözlerindeki şeytani bir ışıldamayı fark edememişti.

“ Hayır eve gidiyoruz”

“ Neden? Babamın başına bir şey gelmiş olabilir şu an hastahanede ya da ölmüş bile olabilir” diye cevap verdi genç adam.

“ Gebersin,” dedi kadın nefretle ardından devam etti; “Banka kartı, kimliği burada maaşını biz çekebiliriz. Vekalette senin adına, bir iki ay içinde emekli primi de bankaya yatar  sen de  vekaletle parayı çeker sonra da o istediğin lokantayı açabilirsin.”

Oğlu şaşırmış, kahverengi gözleri dehşetle büyümüştü. Annesi bu kadar kötü olabilir miydi?  Ağzını açıp itiraz edeceği sırada hep hayalini kurduğu lokantayı açmak, kendi işini kurmak düşüncesi aklını karıştırdı. Artık başkalarının yanında çalışmak istemiyordu, pek çok lokantada bulaşıkçılık, komilik, garsonluktan aşçı yamaklığına kadar değişik işler yapmıştı, aklında açacağı lokanta ve sunacağı yemeklerle kendi işinin patronu olmak belki de ileride kendi restoran zincirini açmak hayali vardı. Bu düşünceleri babasının durumuna hissettiği kaygılara ağır bastı.  Annesi ile birlikte yürüyerek sessizce evin yolunu tuttular.

O sırada Elif, müdür yardımcısından Mehmet abinin dün akşam evine gitmediğini, ailesinin ondan haber alamadığını öğrendi. En son dün öğleden önce görmüştü Elif Mehmet’i, çok üzüldü. Sonra ağaçtan gelen o ses geldi aklına Mehmet abinin sesine benzetmişti. Hayır gerçek değil bu diyerek bu düşünceleri beyninin en dip köşelerine atarak unutmaya çalıştı. Elif,  zaman zaman Mehmet abinin  işi olmadığı vakitlerde  bir şeyler yazdığı defteri  hatırladı, ne yazdığını sorduğunda   Mehmet  şiir  yazdığını söylemişti. Elif, Mehmet’in çekmecesindeki o defteri kimseye fark ettirmeden alıp kendi çekmecesine koydu.

Karısı ve oğlu kaymakamlıktan çıkıp hızlı hızlı yanından geçerlerken  Mehmet çaresizlikle onlara baktı, seslenmek istedi ama rüzgar olmadığından mıdır nedir bir türlü beceremedi. Onlar uzaklaşana kadar arkalarından izledi. Ne yapmışlardı? Ne hissediyorlardı? Onu merak etmişler miydi? O eve gelmeyince üzülmüşler miydi? Merak ediyordu.

Kaymakamlıkta işi olan birkaç insan koşar adımlarla binaya girerken işlerini bitirenler ise dışarı çıkıyor, sürekli bir insan hareketi devam edip duruyordu. Yanında yaşlı bir kadınla  gelen, sürekli kendi kendine konuşan, tiz sesler çıkaran engelli bir genç soğuktan titriyordu,  üzerinde bir montu bile yoktu. Ayağındaki ayakkabı parça parça olmuştu. Büyük ihtimalle kaymakamlıktan yardım alabilmek umuduyla gelmişlerdi. Genç yine sesler çıkardı; “Baba,baba,baba. gel,gel,gel,bak,bak bak.” İçi acıdı Mehmet’ in. Hem engellilik hem fakirlik, hem gence hem de yaşlı kadının yüzündeki bitkin, bıkkın, çaresiz ifadeye üzüldü. Çaresizlik her şeyin en zoruydu. Kendi halini düşündü yere kök salmış, göğe doğru dalları ile bir ağaca dönüşmüştü. Çaresizdi işte, mecburen her şeyi oluruna bırakmak zorundaydı. Biraz sonra yaşlı kadınının kolundan tuttuğu o engelli genç ile  kaymakamlıktan çıktığını gördü. Yine kendi kendine konuşuyor ara ara kahkahalar atıyor, sağa sola sallanarak anlamsız hareketler yapıyordu ve hala soğuktan titremekteydi. “Ah be çocuk” dedi. “Ah!” Çocukları küçükken onlarla kar topu oynadıklarında   üşüyen ellerini nefesi ile ısıttığını hatırladı “Ah be çocuk nefesimle ısıtsam ellerini” diye içinden geçirdi. Bir süre onların arkasından baka kaldı. Sonra her şeyi unutmak istercesine, dallarına konan kuşlarla oynadı, biraz rüzgarın tesiriyle oynatabildiği dalları ile hafifçe onları ürkütüyor pırr diye kanat çırpan kuş tekrar başka bir dalına konuyordu. Zaman zaman yanına yaklaşan ya da dibindeki bankta oturan insanlara seslenmek istediği olurdu ama rüzgarı kullanarak çıkarabildiği sesler insanları ürkütmekten başka bir işe yaramıyordu. Korkutucu görünümüyle birlikte bir de bu sesleri duyanların üzerinde çok farklı bir etki yaratıyordu. Özellikle geceleri esen rüzgarla birlikte çıkardığı sesler ıssız adada kalmış ve kurtulmak için açıktan geçen gemilere bağıran bir kazazedenin bağırmalarından başka bir şey değildi.

Öğle saati gelmiş olacak ki önce öğle yemeklerini dışarıda yemeyi tercih eden memurlar, bir süre sonra da  yemekhanede yemeyi bitirenler yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladı. Pek çoğu öğle arasını bazı ufak tefek alış verişlerini yaparak ya da çarşıda vakit geçirerek değerlendirirdi. Giriş kısımdaki güvenlik bölümünde bulunan polis ve güvenlik görevlileri çay içmekteydiler. Saat on üçe doğru ellerinde alış veriş poşetleri olan bazı memurların dönüşü başlardı. Akşam beşte ise hepsinin teker teker çıkışını izlerken içine bir burukluk çöker ve kaymakamlığın bahçesinde yapayalnız kalırdı.  Havanın kararması ile şiddetini arttıran soğuğu pek hissetmez ama en uçlardaki ince dallarında bir sızı olurdu. Bu sefer etrafı izlemeye başlar görebildiği caddelerden, sokaklardan  insanların ve araçların geçişini ilgiyle incelerdi. Daha bir iki gün önce çalıştığı daireyi dışarıdan izlemek mecburiyetindeydi. Artık yeni rutini bu olmuştu. Memuriyet hayatından zaten alışkındı rutinlere. Etrafta izlediği tüm insanlar, memuru, esnafı, öğrencisi, işsizi hepsinin ortak özelliği kendilerini özgür sanmaları idi özgürlük iki ayakları olduğu için bir yerden gidebilmek değildi ki. Hepsi bir esirden farksızdı oysa. Esir olduklarının göstergesi olan ayaklarında ve boyunlarında zincirler mevcuttu ama çok azı bunu görebiliyorlardı.  Ayakları sadece onları cüzdanlarının izin verdiği yere kadar götürebiliyordu. Zincirlerinden yalnızca birisiydi bu, para… Para olmadan yapabilecekleri şeyler tamamen sınırlıydı. Para kazanmak için de önemli bir mahkumiyetleri vardı. Mutluluk para ile ölçülebilen bir şey olmadığı halde para harcayarak mutlu olabileceklerini düşünüyorlardı. Mutluluğun, zenginlerin hakkı olduğunu sanıyorlardı. Oysa ki mutluluk fakirlerin de hakkıydı, bazı silahı olmayan hırsızlar mutluluklarını çalmasaydı eğer. Zamanlarının pek çoğunu para kazanmak için harcarken etrafta uçan kuşları, esen rüzgarı, doğan güneşi, doğup büyüyen çocuklarının gülüşlerini, ana babalarının sevgi dolu bakışlarını kaçırmak zorunda kalırlardı. Başka bir zincir, teknoloji idi insanın daha özgür olmasını sağlaması için yine insan tarafından geliştirilen teknoloji insanoğlunun yeni bir mahkumiyeti olmuştu. Televizyon başında geçirilen zamanların dışında, internet ve sosyal medyada bulmaya çalıştıkları sahte mutlulukların tutsağı olan insan, akıp geçen gerçek dünyadaki güzellikleri göremeyecek kadar kör olma noktasına gelmişti. Bunların dışında pek çoğu bağımlılıklarının esiri olmuştu. İçki ,sigara hatta daha beterleri. Bir de bunların yanında kumar ve bahis bağımlılığı azımsanamayacak sayıda insanı tutsak etmişti.  Gençliğinin, en verimli olduğu yıllarının çoğunu para kazanabilmek için harcayan insanoğlu bu çabasının bedelini sağlığı ile ödemek zorunda kalıyor, ömrünün son zamanlarını ise sağlık sorunları ile geçirmek zorunda kalıyor ve yeni mahkumiyetin adı ise sağlık oluyordu. Pek çok insan ise rutinlerinin mahkumuydu. Alıştıkları hayatın dışına çıkmaktan korkarlardı. Bu rutinleri kendilerine acı çektirse bile dışarıda kendilerini bekleyen belirsizlik yerine bu rutinleri yaşamayı tercih etmek insanın önüne çekilmiş kalın parmaklıklardı. Ama rutinin hesaba katmadığı, uyuşturamadığı, alışmaların bile üstünü kapatamadığı bir şey vardı, ölüm. Ölümün gerçekliği, aşmaktan ölümüne korktuğumuz için görmezden gelmeyi seçtiğimiz parmaklıkları kırarak gözlerdeki perdenin kalkmasını sağlar. Böylece öleceğinin farkında olmak, ölümü hatırlamak her zaman karamsarlık değil hayatın yaşamaya değer olduğunu ve rutinlerin, alışkanlıkların ötesine geçilmesinin belki de daha iyi olabileceğini anlamamızı sağlayabilirdi.

 

Mart ayının son günleri havalar mevsimine göre güneşli gitmeye başlamıştı. Önceleri  içerisinde bir hareketlenme hissetti ardından dallarında tuhaf bir karıncalanma başladı, bir sabah dallarının bazılarında açan pembemsi çiçekleri görünce çok mutlu oldu. Bir iki gün içinde tüm dalları bu pembe çiçeklerle dolmuştu. Kuru dallar, iri kıyım gövdesi ile korkutucu görünümü birden değişmişti, artık yanından  geçen insanlar da büyük bir mutlulukla O’na bakıyor resimler çekiyorlardı.

“ Erik ağacı mı bu? Ne güzel çiçekleri var” dedi birisi. Diğeri ise;

“Umarım soğuklar vurmaz, yoksa bu güzelim çiçeklerin hepsi dökülür, yazık olur” diye cevap verdi.

Gerçekten de birkaç gün sonra hava ayaza çekmiş geceleri sıfırın altına düşen dondurucu soğuklar çiçeklerini simsiyah kavuruvermişti. Çiçeklerinin dökülmesine çok üzülüyordu ki bu sefer dallarında taze yaprakların  tomurcuklanması onu yeniden sevince boğmaya yetti. Kısa bir süre sonra  bazı kuru dallar hariç her tarafı yapraklarla şenlenmişti. Ne tuhaf şeydi daha on beş gün öncesi kupkuru, kahverengi, hiçbir hayat işareti göstermez iken şimdi her yanından hayat fışkırmaktaydı.  Baharın gelmesi ile daha bir cıvıldaşan kuşlar ise neşesine neşe katmaktaydı. Ardından gelen yaz ayları bu güzellik içerisinde geçiyordu. Ağaç olmaktan keyif almaya başlamıştı. Yaprakları sayesinde aldığı güneş, köklerinden dallarına kadar hareket eden su O’na inanılmaz bir enerji ve mutluluk hissi veriyordu. Rutinlerine yeni bir şey eklenmişti, sıcaktan bunalıp, gölgesinde bulunan bankta oturan insanlar en büyük ilgi konusu oldu yaz boyunca. Bazen terden bunalmış tansiyonu yükselmiş yaşlı bir adam, bazı zaman devlet dairesinde işlerini halletmeye gelen gençler… İnsanların konuştuklarına da kulak misafiri olurdu. Kimi bitmeyen işlemlerinden şikayetçi olurken kimisi ödediği vergilerin yüksekliğinden yakınırdı. Gölgesinde misafir ettiği insanların, serinliğinde dinlenip rahatlamaları O’nu ayrı bir mutlu ediyordu. Yaz son günlerini hüküm sürerken bir öğle arası çarşıda dolaşıp geldikten sonra banka oturan iki memurun konuşmasına kulak kabarttı.

“ Hani o geçen gün yemek yediğimiz lokanta var ya. Orası, bizim buradan emekli olan Mehmet abinin oğlununmuş” dedi uzun boylu kel kafalı olan. Daha kısa boylu ve şişman olan nefes almakta zorlanır gibi kesik ve mırıltılı bir konuşmayla;

“ Hadi canım, şu bizim kütüğün oğlunun” diye cevap verdi. Kütük lafını duyunca rüzgarla beraber bir homurtu çıkarttı Mehmet, iki adam da şaşkınca dönüp ağaca baktılar ama bu tuhaf sese bir anlam veremediler. Konuşmaları kaldığı yerden devam etti.

“Valla, Mehmet abinin oğlu, kızı, hanımı işletiyorlarmış.”

“ Sen nereden öğrendin? Kütük neredeymiş pekiyi?” Kütük kelimesinin ardından ağaçtan yine rüzgarla birlikte homurtulu o ses duyuldu adamlar yine şaşkın şaşkın ağaca baktıktan sonra sohbetlerine geri döndüler;

“ Bizim müdür yardımcısı söyledi, çocuğu görünce tanır gibi olmuş sorunca çocuk anlatmış. Mehmet abi memleketteymiş biraz hasta gibiymiş hava değişimi iyi geliyormuş o yüzden köyünde kalıyormuş. Zaten emekli olduğu gün kaybolmuş falan dedilerdi ya hatırlamadın mı?”

“ Demek öyle, yalnız yemekleri çok lezzetli, fiyatları uygun. Çok güzel iş yapıyorlar, öğle arası oturacak yer bulamıyorsun”

“Evet bankacılar, öğretmenler, esnaflar tıklım tıklım, yakında bir şube açmayı düşünüyorlarmış. Müdür yardımcısına öyle demiş oğlu.”

“Vay be kütük köşeyi döndü desene” diye cevap vermişti ki kel kafalı adam. Mehmet dallarındaki bir kuşa ince bir dalı ile vurunca korkan kuş tam da kel kafalı adamın kafasına pisleyiverdi. Ne olduğuna şaşıran kel kafalı adam bir yandan çıkardığı peçete ile kafasını silerken bir yandan da küfürler etmekteydi. Arkadaşı ise kahkahalarla gülerek;

“ Senin kafada belki bundan sonra saç çıkar ha, kuş gübresi iyi gelebilir.”

“ Çok komik, boş konuşmayı ne kadar seviyorsun. Yalnız bu ağaç kütük kelimesinden rahatsız oluyor galiba” diyen kel adam kafasını silmeye devam ederken arkadaşı ile birlikte iş yerlerine doğru yürüdüler.

Mehmet, oğlunun lokanta açmasına mutlu oldu, ayrıca başarılı olmasına, insanlar tarafından beğenilmesine de çok memnun olmuştu. Lokantayı açabildiklerine göre demek ki emekli ikramiyesini almış olmalıydılar. Zaten oğluna bir hediye verebilmek için emeklilik dilekçesini vermiş ve oğlu adına tüm banka işlemlerini yapabilsin  diye de genel  vekaletname çıkartmıştı. Düşüncesi  amacına ulaşmıştı demek. Ama insanlara kendisi hakkında köye gidip yerleştiğini söylediklerine bir anlam veremedi. Biraz düşününce bu konuda da onlara hak verdi. Ne yapacaklardı ki? Polise gitseler ne olacaktı? İşler, işlemler uzayacak, emekli ikramiyesi ve hatta maaşını bile uzun süre alamayacaklardı. Sonuçta bir ağaca dönüşmüştü, bir gün çıkıp gelme imkanı yoktu, ayrıca  polis O’nunla ilgili nasıl bir iz bulabilirdi ki? Ölmüş olsa cesedi bile ortada yoktu.

Yazın son günleri de geçmiş kendini belli eden sonbahar ile birlikte yaprakları sararmaya başlamıştı. Etraftaki diğer ağaçların da türüne göre açık veya koyu sarı renge bürünen yaprakları eski kartpostallarda kalan güzel kareleri anımsatıyordu. Zaman zaman esen rüzgarda ya da yağan yağmurlarda bu yapraklardan ağaca tutunmak için direnci kalmayanlarla tek tek vedalaşmaktaydı ve her veda ayrı bir hüzün demekti. Günleri dallarına konup uçuşan kuşlarla şakalaşarak, kaymakamlığa giren çıkanları izlemekle geçiyor, mesai saati bitip resmi kurumlar kapandığı zaman da sokaklardaki insanları etraftaki evlerde oluşan hareketlenmeleri seyrediyordu. Kış yaklaştıkça içindeki tüm sular çekildiği ve yaprakları tamamen dökülüp kupkuru kalan gövdesi kış güneşinin solgun ışıklarından da yararlanamadığı için o içindeki coşku ve hayat enerjisi azalmıştı. Kuru dalları ve gövdesi ile o sevimsiz korkunç görünümüne bürünmüştü tekrar. Yine de etrafında olan bitene kulak kabartıyor çevresini izlemekten büyük bir keyif alıyordu. Hayat bir döngüydü günler geçiyor mevsimler değişiyor ve tüm bu değişikliklere doğa bir bütün halinde uyuyordu. Kışın ortalığı kavuran ayazından çok etkilendiği yoktu. Kışı eskiden de sevmezdi etraf kardan bembeyaz olup insanlar büyük bir neşe ile kar topu oynadığında, yağan kar ile tepeler ve ağaçlar çok güzel bir görünüme kavuştuğunda bile  aklına yakacağı olmayan evler, ayağında botu, üzerine giyecek montu olmayan çocuklar gelir, onlar için çok üzülürdü hep. Kış demek yoksul insanlar için çile demekti. Masraflarına masraf eklenmesi demekti, o yüzden bir an önce bitmesini isterdi kışın.  Üzerine yağıp dallarını kaplayan bembeyaz kar, tüm çıplaklığını örten ipekli bir elbise gibi üzerini kaplarken bu düşünceler aklından geçmekteydi. Yine o yaşlı kadını gördü, kolundan tutarak adeta yanında sürüklediği engelli genç kendi kendine sesler çıkarıyor; “Baba,baba,baba, gel,gel,gel, bak,bak,bak.”  Ve yine soğuktan titriyordu.

Bir ağacın yaşayabileceği tüm sıradanlık içerisinde kış ta bitmişti artık. Güneş yüzünü daha çok gösteriyor ve gün geçtikçe ısınan hava ile birlikte toprakta ısınıyordu. Bu sayede topraktaki su  köklerinden gövdesine ve dallarına doğru  hareketlenmeye başlamıştı. Kışın, üzerine çöken yorgunluk ve karamsarlığı atması uzun sürmedi. İçi yaşama coşkusu ile kıpırdanmaya başlasa da geçen senekinden hisleri farklıydı daha bir durgun daha bir canı sıkkındı. Havalar iyice düzelmeye başlayıp kışın yerini  bahar ayları almaya başlarken içindeki bu sıkkınlığın cansızlığın nedeni belli olmaya başladı. Pek çok dalını tomurcuklar kaplamaya başlarken bazı dalları tomurcuklanmadı. O dallarını hissetmiyor, eskiden olduğu  gibi o dalları ile etrafı görüp izleyemiyordu. Aslında kuruyan dalları ile birlikte eskiden kalan hatıraların bazılarının da silindiğini fark etti. Bir boşluk içinde gibiydi. Yavaş yavaş odunlaşıyor eski anıları yok olmaya yüz tutuyordu.

Kuruyan dallarına üzülse de bir süre sonra patlayan tomurcuklar çiçeğe dönüştüğünde kendisini toparlaması uzun sürmedi. Bu bahar, çiçeklerini soğuk vurmadı. Uzunca bir süre dallarını süsleyen çiçeklerin görünümü insanların ilgisini uyandırmaya devam etti. İnsanların, hayatın sıkıntılarından kurtulup bir an içinde olsa mutlu olması O nu daha bir mutlu ediyordu. İnsan ilgi gördükçe mutlu olur, mutlu oldukça da etrafını mutlu etmeye devam ederdi. Bunu yeni yeni anlamaya başlamıştı.  Kısa zaman içinde  çiçeklerin yerini yapraklar aldı. Yeni filizlenen yapraklar gün geçtikçe büyüdü, olgunlaştı. Yapraklar arasında minik erikler etrafa gülücükler salarak kendilerini göstermeye başladı. Geçen bahar tüm çiçeklerini soğuk vurduğu için hiç meyve olmamıştı. Meyveler büyüdükçe etraftan geçen insanlar yetişebildikleri dallardan ulaşabildiklerini alıp tadına bakıyorlardı. Meyveler yerinden koparken tatlı bir sızı hissediyordu içinde. Yazın sonlarına doğru, pırıl pırıl parlayan tüyleri ile bir ala karga etrafa alaycı kahkahalar atarcasına çıkardığı seslerle dallarında gezindi ve üst dallar arasında olgunlaşmış bir eriği gagasının arasına alıp uçarak yükseldi. Ala karga binaların üzerinden uçarak uzaklaştı. Evlerin çok uzağında bulunan tepelik bir alanda kendi halinde akan ufak bir dere kenarına kondu. Ağzında taşıdığı eriği, yiyecek bulamadığı zor günlerde yemek için, açtığı ufak bir çukura gömüp üzerini örttü. Sakladığı bu hazineyi kimsenin fark edip fark etmediğini anlamak istercesine etrafı kolaçan etmek için  birkaç kez ileri geri dolaşan ala karga kimsenin görmediğinden emin olmuş olacak ki kanatlarını açıp uzaklaştı.

O yaz, oğlu lokantasının dördüncü şubesini açıyordu. Annesine nezih bir semtte saray yavrusu bir villa almıştı. Akşam geç saatlerde lokantayı kapatmak üzere hazırlıklarını tamamlamışlardı. Sabahtan akşamın bu saatine kadar süren yoğunluğa rağmen Mehmet’in eşinde bir yorgunluk belirtisi bile yoktu. İnsanların yemeklerini beğenmesi, lokantalarının başarılı olması müşteriler hatta gurme denilen kişiler tarafından takdir edilmesi çok hoşuna gidiyordu. Kızı bir sandalyeye oturmuş düşünceli bakışlarla yeşil gözlerini kocaman açarak annesine sordu;

“ Gerçekten babamı hiç merak etmiyor musun? Tamam,  ben beni bildim bileli hiç anlaşamazdınız  ama bu kadarı da çok değil mi? Belki bir yerlerde öldü belki de aklı başında değil. Ya benim geceleri gözüme uyku girmiyor. Gerçekten bu bilinmezlikte bile bu kadar mutlu olman normal mi? Neden anne, neden bu nefretin bir türlü anlamıyorum?” dediği sırada yeşil bir bulut gibi duran gözlerinden yağmur taneleri boşalmaya başlamıştı.

Annesi bir şey söylemedi söylemezdi de zaten. Sessiz durmayı tercih etti böylesi hep daha kolaydı. Mehmet ile liseyi yeni bitirdiği sene evlenmişti. Mahalleden az çok tanıyordu O’nu, uzun boylu yakışıklı sayılacak bir gençti Mehmet, henüz yirmi dört yaşındaydı evlendiklerinde. Dedesi öldüğü zaman  on iki yaşlarında  iken yetiştirme yurduna verildiğinde, mahallede herkesle beraber Mehmet için üzüldüğünü anımsadı zar zor, o sıralarda kendisi de altı yaşlarındaydı. Mahalleli, komşuları olan Mehmet’in amcalarına,  O’nu yetiştirme yurduna gönderdikleri için öfkeliydi. Yetiştirme yurdu kelimesi  zihninin derinliklerinde korkunç bir etki yaratmıştı o çocuk haliyle. Sonra zaman zaman tatillerde amcalarının yanına geldiğinde görürdü Mehmet’i, hep ürkek, masum bir tavrı vardı, diğer çocuklarla beraber için için üzülürlerdi O’nun için. “Üniversiteyi bitirip memur olmuş” dediler, “ekmeğini eline aldı helal olsun”  dediler sonraları.   Mehmet’in yengesinin evlerine gelip annesi ile fısır fısır konuştuğunu hatırladı. “Seni Mehmet’e istemeye gelecekler” dedi annesi. Mehmet askerliğini de bitirmişti bu ara. O’nun ise aslında  evlenmek aklının ucundan bile geçmiyordu, üniversiteye gitmek, başka şehirleri hatta ülkeleri gezmek istiyordu, annesi gibi evde çoluk çocuk büyütmek, akşama kadar temizlik, yemek falan uğraşmak istemiyordu. Ama annesi aklına girdi, Mehmet için çöpsüz üzüm, annesi, babası kimi kimsesi yok, kaynana dırdırı, kayınbaba baskısı görmeyeceksin, hem memur olmuş maaşı belli, geliri belli, para kazanamadı derdi yok diyerek bir şekilde evliliğe ikna etmişti. Kısa sürede evlendiler mahallede yapılan düğünü güzeldi ama O, sosyete sayfalarında gördüğü gelinlikler, lüks düğün salonları, kır düğünleri hayali kurmuştu. Mehmet’in iş yerinin olduğu ilçede mütevazi bir eve taşındılar. İlk başlarda işe girmek istedi hatta işte bulmuştu ama ilk hamileliği sorunlu geçince işten ayrılmak zorunda kalmış birkaç sene ara ile  çocuklar doğunca da çalışma ümitleri suya düşmüştü. Bazen hayalini kurduğu, bazen de etrafında gördüğü hayatları yaşayamamasının sebebi olarak hep Mehmet’ i gördü. Çevrede ev alan, araba alan, tatile giden insanları gördükçe Mehmet’e yüklendi Mehmet imkanları  dahilinde tatile götürse de istediği, beğendiği şeyleri borçlanarak bir şekilde  almaya çalışsa da hiçbir şey O’nu memnun etmedi. Yaşadığı hayatın, aldığı kiloların tek sorumlusu Mehmet’ti ve en sonunda O’ndan kurtulmuştu işte, neredeyse, ne yapıyorsa hiç umurunda değildi, sonuçta Mehmet’in emeklilik ikramiyesi  eksiksiz ellerine geçmiş her ay da emekli maaşını bankamatikten çekebiliyordu. Bir de lokantada patron muamelesi görmek el üstünde tutulmak çok hoşuna gidiyordu.

Her geçen yıl baharda yeşeren dalları daha da azalıyordu. Azalan yapraklarla birlikte yaşama sevinci, içindeki hayat enerjisi ve geçmişe dair anıları da azalmaktaydı. Sonbaharda vedalaştığı yapraklar belki de son yapraklarıydı. O kış biraz zor geçmiş dinlenmek, gücünü toplayabilmek için daldığı uykular derinleşmeye başlamıştı. Üzerine karlar yağmış, erimiş, bazı soğuk gecelerden sonra dallarında buz sarkıtları oluşmuştu ama bunların hiçbirini hissetmedi bile. Havaların düzelip güneşli günlerin geldiğini de fark etmedi. Diğer ağaçların köklerinden damarlarına doğru su yürüyüp kıpır kıpır olduğu zamanlar geldiğinde dallarında ve damarlarında hiç canlanma işareti yoktu. Baharın müjdecisi erik ağacı o bahar tek çiçek bile açmadı. Oysa ki dalları çiçeklerle dolunca insanlara baharı haber verir, onların bir an için mutlu olmasına çok sevinirdi.  Bir süre sonra meyve vermeyen söğüt ağaçlarının  dallarında bile yapraklar yeşermeye başlarken O’ nun dallarında henüz tek bir yaprak dahi  tomurcuklanmamıştı. Artık kuru, yapraksız ölü bir ağaçtan başka bir şey değildi. Ürkütücü görüntüsü ile insanları rahatsız eden hayalet bir ağaca dönüşmüştü. Ağaç ölmüştü ama kimse vaktiyle açan çiçeklerini ve meyvelerini hatırlamıyordu. Ama uzaklarda bir dere kenarına vaktiyle bir karganın, daha sonra yiyebilmek için sakladığı, fakat yerini unuttuğu bir erik  o bahar toprağı delerek filizlendi ve dünyayı selamladı. Bir hayat biterken diğeri başlamıştı.

Eylül ayının başlarıydı, nedense bu zamana kadar O’nun çirkin hatta ürkütücü görüntüsünden  kurtulmak kimsenin aklına gelmemişti. Bir öğle vakti kaymakamlıkta görevli müdürlerden birisi bazı çalışanlara bu kuru ağacın kesilmesi talimatını verdi.

“ Müdürüm ağacı kesince odun haline getirip bir ihtiyaç sahibine versek olmaz mı?” diye soran işçiye, müdür;

“ Güzel fikir, aferin. Sosyal hizmetlere yardım için başvuranlardan birine gönderelim o zaman” diye  cevap verince önemli bir başarı sağlamışcasına koltukları kabaran işçi ;

“Tamam efendim ben gereğini yaparım” dedikten sonra hızlı hızlı binaya doğru ilerledi.

 

Aynı gün saat iki sıraları kaymakamlığı gelen kuryenin teslim ettiği paketi açınca  Elif, “Dalımdan Düşen Şiirler“ isimli kitabı gördü. Kitabın yazarı kısmında ise Mehmet Kütük  yazmaktaydı. Mehmet’in çekmecesinde bulduğu karalama defterindeki şiirleri çok beğenen Elif onları bilgisayarda düzenleyerek bir şiir yarışmasına göndermiş ve Mehmet’in şiirleri yarışmayı kazanarak kitap haline getirilmişti. Elif kitaba göz gezdirirken dışarıdan benzinli testerenin gürültülü sesi duyuldu. İki görevli erik ağacını önce büyük kütükler halinde kestikten  sonra o kütükleri daha küçük parçalara ayırıp yakmalık odun haline getirdiler. Kesme işleri bitince odunları   kamyonete yükleyen iki görevli bir depoya giderek aynı kamyonete beş on çuval  da kömür yükledikten sonra tekrar yola çıktılar. Dış mahallelerde tek katlı, derme çatma evlerin olduğu bir sokağa girip  sıvası dökülmüş üflesen yıkılacak bir evin bahçesi önünde durdular. Şoförün yanındaki görevli, elindeki listeye bakarak arabadan inip bahçeye yaklaştı. Bahçenin içinde evin kapı merdivenlerine oturmuş yaşlı kadın gelenleri takip etmekteydi. Görevli;

“ Teyze, Ersin Çiçek’e baktık. O’nun evimi burası sosyal hizmetlerden geliyoruz?” diye sorunca yaşlı kadın, eliyle bahçedeki bir ağaca belinden bağlanmış, sağa sola anlamsız hareketler yapan, kendi kendine konuşarak arada sırada kahkahalar atan üstü başı perişan genç adamı gösterdi;

“Babaannesiyim, O’da  torunum Ersin” diye cevap verdi.

Ağaca bağlı genç boşluğa bakarak güldü;

“Baba,baba,baba, gel,gel,gel, bak,bak,bak”

Yaşlı kadın, görevlinin tuhaf bakışlarını hissetmiş olacak ki;

“Öyle bağlamasak kaçıp gidiyor, geçen kayboldu gece geç vakit aşağı mahallelerde zor bulduk” diye ekledi. Bu acı manzara karşısında içi burkulan görevli ise;

“Teyze, kaymakamlıktan odun kömür  getirdik kış için” diyebildi

“Sağ olun oğlum, şuraya indirirseniz.” diyerek bahçenin yan kısmını işaret etti yaşlı kadın.

“ Bu kış üşümeyecek Ersin, ısınacak sayenizde. Bir de haber verirseniz giyecek, yiyecek yardımı falan da gönderseler, bak perişan çocukcağız” diye soran yaşlı kadına

“Tamam teyze ben ilgilenip ileteceğim merak etme” dedikten sonra kamyoneti bahçeye yaklaştırıp odun ve kömürleri indirdiler.

Ağaca bağlı genç, bu sefer sesli bir kahkaha attıktan sonra sağa sola sallanarak seslendi ;

“Baba,baba,baba, gel,gel,gel, bak,bak,bak”

 

 

Dilaver Korkmaz

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir