Hasan ÇALIŞKAN…MENDİLDE KALAN ANNEMİN KOKUSU.ÖYKÜ

MENDİLDE KALAN ANNEMİN KOKUSU

“Bir Annenin Sessiz Hikayesi”

Dedemin büyük çocuğu, yani babamın askerlik çağı gelip evlilik vakti yaklaştığında, mahallemizin sokaklarında ağır, hüzünlü bir sonbahar sessizliği dolaşıyordu.
Çınar yaprakları usulca yere süzülürken, babamın yüreğinde uzun zamandır eksikliğini hissettiği bir sesin özlemi büyüyordu. O sessizliğe, en çok da bir kadın sesi düşsün isterdi.

Babaannem yıllar önce, Dimetoka’nın Çavuşlu Köyü’nden gelin gelmişti. Hayatın bütün mevsimlerini gözleriyle süzüyordu; baktığı her yere derin anlamlar, sessiz hikâyeler bırakırdı.

Bir sabah, evin sessizliğinde ansızın,
— “Oğlum Hamdiye’nin kızı çok becerikliymiş. Eline iş, gözüne nur gelmiş,” dedi.
Bu sözler, babamın yüreğinde filizlenecek bir kararın tohumlarıydı.

Çavuşlu’ya haber salındı; gençler birbirlerini görsün diye bir davet yapıldı sonrasında.
Sami, gelen davet üzerine Uzunköprü Tren Garı’na gidip bir bilet, yanına kalbini de aldı ama kimseye belli etmedi. Tren, demir raylar üzerinde ağır ağır ilerlerken, onun içinden geçenler rayların titreşimlerinde yankılanıyordu.

Yol onu önce Pythion İstasyonu’na getirdi. Orası, bir yüreğin korku ile umut arasında incecik bir sınır gibiydi. Sonra bir at arabasına binip Dimetoka’ya, Çavuşlu Köyü’ne doğru yola koyuldu.
Çamurlu yolları geçti, dut ağaçlarının gölgelerinden, tütün tarlalarının arasından ilerledi.

Her şey, tanımadığı ama içine doğmuş gibi bildiği bir hayata doğru açılıyor ve o sabah, bahçe kapısının önünde durdu.
Serin havada, dut yapraklarını silkeleyerek üzerindeki çiğleri savuran genç bir kız vardı orada.
O kız… annemdi.

Babam onu ilk gördüğü an zaman durdu. Tütün kokusu, dut yaprağı, sabah rüzgârı sustu. Sadece gözler konuştu.

Serin havada, dut yapraklarını silkeleyerek üzerindeki çiğleri savuran genç bir kız vardı orada.
O kız… annemdi.

Babam onu ilk gördüğü an zaman durdu. Tütün kokusu, dut yaprağı, sabah rüzgârı sustu. Sadece gözler konuştu.
Belki babam başını hafifçe eğdi, belki annem utangaç bir kız edasıyla bakışlarını kaçırdı.
Ama ikisinin de yüreğinde aynı kelime yankılandı: “İşte o.”

Bu tanışmanın ardından acele değil, sabır vardı; gurbeti göze almak, köklerinden kopmak ve yeni bir toprakta filizlenmek ancak sabırla mümkündü.
Gençler kendi aralarında karar vermişti, büyüklere onların duygularına saygı duymaktan başka bir şey kalmamıştı artık.

Günler sonra Çavuşlu’dan annemin yola çıkma zamanı geldi, o sabah köy sessizdi.
Gelin evinin penceresinden yükselen duman, bir yuvanın dağıldığını değil, başka bir yerde yeniden kurulacağını fısıldıyordu.

Annem gün doğmadan uyanmıştı.
Elinde ince bir mendil, saçlarında anneannemin ördüğü yedi burgulu gelin saçı, üzerinde kendi elleriyle diktiği sade ama gururlu bir elbise vardı.
Sandığın başına çömeldi.
Oya ile işlediği çeyizlerini, ipek böceklerinden dokunan kumaşları, dut yapraklarının kokusunu taşıyan yastık yüzlerini tek tek bohçaladı.
Her birini sararken içine biraz korku, biraz umut ama en çok da veda koydu.

Kardeşleri uyanmıştı artık.
Biri sessizce köşe yastığına ağlıyor, diğeri annemin eteğine yapışıp, “Gitme abla,” diyordu.
Annem güçlü durmaya çalıştı.
Kapının önünde, saban izleri kalmış toprak yola baktı.

Bir at arabası yanaştı; üstü halı serili, çiçeklerle süslenmişti.
Her çiçek, sessiz bir gözyaşını saklıyordu.
Dedem başını eğmişti.
Anneannem, annemin omzuna bir mendil iliştirip,
— “Gelin gittiğin yerde bu mendille gözyaşı silinir ama… sakın kendini silip atma evladım,” dedi.

Annem, bohçalarıyla arabaya bindi.
Köy, onun ardından değil, kendi geçmişine ağladı.

Dimetoka uzaklaştı; dut ağaçları geride kaldı, ipek böceklerinin sessiz odaları boşaldı.
Ama annem yanında sadece çeyiz değil; bir memleket, bir özlem ve yeni bir hayata duyulan sabır taşıyordu.

Uzunköprü’ye vardığında, onu yabancı bir rüzgâr karşıladı.
Raylar iki hayatı birbirine bağlamıştı.
İstasyon o sabah kalabalıktı. Taş perona düşen ayak seslerine, annemin yürek çarpıntısı karıştı.

Yol boyunca dut dallarıyla vedalaşmış, gençliğini Çavuşlu’nun ipek kozası gibi sarıp sarmalayan toprakları geride bırakmıştı.
Annesinin mendilini sıkı sıkı kavramıştı; artık o mendil, kendi yüreğini sarmak içindi.

Kalabalığın içinde babamı gördü.
O tanıdık bakışla, ilk gördüğü sabahın utangaç anısı birden canlandı gözlerinde.
Tren düdüğü sustuğunda, iki yürek konuştu.
O an, genç bir kız ömürlük yoldaşlığına ilk adımını attı.

Mahalleye geldiklerinde, sokaklarda çamaşır iplerine asılmış sabun kokulu gömlekler, avlularda kaynayan hoş geldin çorbaları, kadınların dudaklarında fısıltıyla söylenen “Gelin geldi” sözleri vardı.

İstasyonun yanındaki minik parktaki çınarın altında durdu annem.
Bilmediği evler, bilmediği yüzler… Ama sıcacık bir gülümseme karşıladı onu.
— “Hoş geldin kızım,” dedi yaşlı bir kadın.

Belki de babaannemdi.
Annem o gülümsemeye tebessümle karşılık verirken, kirpiklerinin ucunda titreyen damlaları kimse görmesin diye başını öne eğdi.

O gün, sadece evin yeni gelini değil, bu mahallenin yeni kökü oldu.
Ve tıpkı ipek böceklerinden öğrendiği gibi, hayatı sabırla örmeye başladı.

Mahallemizin o küçük, kerpiç evinde, önünde dalları yazın dutla dolup taşan, kışın ise çıplak kollarını gökyüzüne uzatan bir ağacın gölgesinde üç çocuk büyüdü.
Annem, yorgun ama sevgi dolu kalbiyle çocuklarına sayısız masal anlattı.
Bazen dut ağaçlarının dilinden, bazen tren raylarının sonsuzluğundan, ama en çok da kendi yüreğinden.

Sabahın ilk ışıkları düşmeden tarlaya giden babamı kapıda uğurlardı.
Ayaz yüzünü bıçak gibi keserken içinden “Allah zorluk vermesin” diye dua eder, sonra eve dönüp, kuzuları doyurur gibi çocuklarını doyururdu.

Tandırda pişirdiği ekmeğin buğusu kerpiç duvarlara sinerdi.
Yanına biraz beyaz peynir, bazen tarladan gelen taze domates koyar,
— “Hadi bakalım, yiyin ki büyüyün,” derdi.

Çamaşır asarken yorgun elleri soğuktan buruşur, parmak uçları çatlar ama gözleri hep çocuklarını arardı.
Bir kahkaha sesi duysa içi ısınır, bir ağlama sesi sanki içine ince bir bıçak saplardı.

İlk çocukları Recep, sadece bir ay yaşayabildi. Adını doğduğu aydan almıştı.
Ama o küçük beden veda ettiğinde evin sessizliği bambaşka bir hâl aldı.

Bahar geldiğinde bile, dut ağacından kopardığı bir dalı kokladığında o eksikliğin sızısı annemin yüreğinde hep kaldı.

Yıllar sonra umut yeniden geldi; Saim doğdu.
Sağlıklı, gürbüz, sarı kaşlı bir bebekti.
Annemin kollarında büyürken babam da onun geleceği için daha çok çalışmaya başladı.

Sonra ikizler Hasan ve Hüseyin geldi.
Ev artık kahkaha ve çocuk sesleriyle doldu.

O yıllarda tarla işleri hiç bitmezdi.
Güneş doğmadan kalkılır, öküz arabası hazırlanırdı.
Çocuklar anneleriyle birlikte tarlaya giderdi.

İkizler, salıncağa yatırılır; annem bir yandan çapayla toprağı eşelerken bir yandan salıncağı hafifçe sallardı.

Köyün kadınlarının belleğinde kalan en sıcak görüntülerden biri buydu.

Yazın toprak kavrulur, toz havada pus gibi asılı kalırdı.
Kışın ise çamur öküz arabasının tekerlerine yapışır, yürümek zorlaşırdı.

Ama hayat devam ederdi.

Büyük oğulları için doktorlar, “Destekleyici tedaviyle belirli bir yaşa kadar yaşar,” demişti.
Ama o narin ve inatçı genç, bir sabah sevdası uğruna, tüm sağlık raporlarını yırtıp askere gitmeye karar verdi.

O karar, sanki sadece kâğıdı değil, evin içindeki ışığı da paramparça etti.

Babam, olabilecek en büyük endişeyle amcamla birlikte kapı kapı dolaşıyor, “Askerliği nasıl iptal ettiririz?” diye çare arıyordu.
Ama olmadı…

Mart ayının ilk haftasında gelen celp kâğıdıyla birlikte Konya’ya gitmek üzere babam, amcam ve ağabeyim yola çıktılar.

Bir hafta sonra ölümün sesi mahallemize ulaştı.

Yüksek tempolu askerlik eğitimine kalbi dayanmamıştı ağabeyimin.
Cenazesi, al bayraklı tabutta, fırının yanındaki sokağın başında göründüğünde…
Gözlerdeki yaşlar sel oldu, ağıtlar göğe karıştı, kuşların kanatlarında yükseldi sanki.

O gün annemin gözleri camlaştı.
Bir daha gülmedi.
Düğünlerde oynamadı, sohbetlerde sessizce oturdu.
Sanki o da orada, sınırın ötesinde, ağabeyimle birlikte kalmıştı.

İçine kapandı, eski neşesi ve cümleleri yitip gitti.
Annem yavaş yavaş çöküyordu.

Yıllarca güneşin altında, dizlerine kadar çamurda çalışmak, bedenine sabırla işlenmişti.

Bir yaz sabahı, ahırdan dönünce ağır bir kanama geçirdi.
Sessizce yere yığıldı.

Mahalleli yine seferber oldu, hastaneye yetiştirildi.
Ama artık çok geçti.

Üç gün sonra, gözlerini bir daha açmamak üzere kapattı annem.

Bir daha dut ağaçlarının gölgesini, kınalı ellerle yoğrulan hamurları, soba başında içilen tarçınlı çayları göremeyecekti.

Mezarı köyün mezarlığında, en yüksek yerdeydi.
Oradan bakınca tarlalar görünürdü.

Ve bir annenin geride bıraktığı üç farklı yol…
Biri toprakta kaldı, biri karanlığa gitti, biri ışıkta yürüdü.

Ama hepsi aynı rahimden, aynı suskun dualardan doğmuştu.

Annem, toprak gibiydi; üzerine ne düşerse düşsün.
Birini büyüttü, birini yuttu.
Ama hiç şikâyet etmedi.

Özlemiş olacağım ki, evimizin renkleri solmuş, kapısının önünde buldum kendimi birkaç yıl sonra, yattığım yer, döşeğim…
Sert ama hâlâ sıcak.
Üzerinde büyüdüğüm, nice rüyanın içinden geçtiği o döşek…
Başımı çevirdiğimde gördüğüm o solmuş basma perdeler…
Annemin elleriyle diktiği…
Aralarından süzülen güneş ışığı, sanki başka bir çağdan gelmişti.

O pencereyi asla unutmam.
Uzatırdım elimi, koparırdım bahçedeki kiraz ağacından birkaç tane.
Tozlu ama tatlıydılar.
Kiraz çekirdeklerini cama vurup, kardeşimle sayardık.

Kış geceleri, sobanın çıtırtısıyla başlardı sohbetler.
Annemin anlattığı eski hikâyelere, babaannemin göz süzüşü;
Bazen gizli bir tebessümle eşlik ederdi.

Fakirdik belki, ama yamalı pantolonların içindeki çocuklar, gülüşlerinde zengindi.

Mutfağımız küçüktü, eşyalarımız eksikti.
Ama o tencerenin içinden çıkan koku…
Şimdi ne lüks lokantalarda var, ne de tarif defterlerinde.

O günlerde bereket sadece sofraya değil; kalplere de sinmişti.

Ne gül desenler kaldı perdelerimizde,
Ne de o eski kahkahaların yankısı duvarlarımızda.

Sobalar çekildi, odalar birbirine küstü.
Her şey sessizleşti.
Konuşacak sözler unutuldu.

Ve ağzımızın eski tadı…
O çoktan çocukluğun içinde kaldı.

 

Oturup eşiğe, zamanın bize baktığı yerden bakıyorum.
Yaz aylarında otlar kokuyor, çocuk sesleri uzaklardan geliyor.
Ama artık her şey biraz daha yabancı.
İnsan gittiği her yerde biraz misafir, biraz ev sahibi.

Ve işte bu yıl, uzun bir aradan sonra ilk kez annemin odasına girdim.
Kapı ağırdı; paslı menteşeleri gibi geçmişin.
Eşyalar yerli yerindeydi ama sanki hepsi başka bir hayatı anlatıyordu bana.

Adımlarım dikkatliydi; yere bastıkça anılar ürkmesin istedim.
O eski çekmeceye yöneldim sonra — annemin hep “Oraya dokunmayın” dediği,
O narin örtünün altındaki küçük sandığa.

Çekmeceyi açtım.
Tozlu bir mendil vardı en üstte.
Kenarları iğne oyası, ortası solgun gül desenli.
Tam da onun elleri gibi… Yumuşak, kırılgan, sabırlı.
Mendilin kokusu ise; tarlada yıkanmış sabah çiğinden, dut yaprağının serinliğinden,
hafifçe karışmış tarçınlı çay ve anne sabunundan kalma sıcak bir hatıraydı.
Bir nefes aldığımda ruhumu sarar, yüreğime dokunur, sessiz bir sevgi fısıltısı gibi.

Elime aldım.
O anda evin içinden bir ses geldi,
Tıpkı yıllar önceki gibi:
“Üşüme oğlum, al şunu boynuna sar, rüzgâr dokunmasın.”

O an anladım…
Bazı evler gitmiyor insanın içinden.
Bazı sesler hiç susmuyor.
Bazı anneler hep bekliyor.

Ve o ev…
Kireç badanalı hâliyle değil;
Bir annenin sesiyle,
Bir mendilin kokusuyla,
Bir çocuğun suskun bakışıyla duruyordu hâlâ yerinde.

Annemin en son kullandığı sandığın başına oturdum sonra, elimi dikkatlice uzattım kapağa.
Sanki içinden bir ömür fırlayacak gibiydi.

Sandığı açtığımda, eski yemeniler, dikilmemiş düğmeler,
Çocukluğuma ait yırtık bir önlük, babaannesinden kalma bir tespih çıktı önce.

En altta, bohçanın köşesinde kıvrılmış sarı bir kâğıt vardı.
Sandıktan çıkan, bir nevi sessizlikti sanki.

“Oğlum Saim…” yazıyordu başında, boğazım düğümlendi o an.

Bu, ağabeyim Saim’e yazdığı ama hiçbir zaman gönderemediği bir mektuptu.
Elim titreyerek aldım kâğıdı.

Yazılar yamuktu, kimi kelimeler silinmişti—gözyaşından mı, terden mi bilinmez.
Ama duygu, ilk günkü gibi sıcacıktı.

Oğlum Saim,
Ellerim titriyor, doğru düzgün yazamıyorum.
Kalem bile benden yaşlı sanki.

Yüzünü son gördüğüm gün, sırtın dönüktü.
“Anam ağlama,” demiştin.
Ağlamamıştım.
Şimdi de ağlamıyorum sanma.
Sadece içimden ağlıyorum, usul usul, sessiz…

O gün tarladaydık.
Sen sabah erkenden çorbanı içip gitmiştin.
“Dönerken elim kolum dolu olacak,” demiştin ya…
Hiçbir şey getirmedin, Saim.

Bir ben kaldım elde, bir de resmin.
Sen gidince çok değişti her şey.
Baban sustu.
Hüseyin, akşamları beni tanımaz oldu.
Hasan… Bilmem sana anlatmış mıdır, mimar oldu.
Hep seni anlatıyorum ona.
“Saim yaşasaydı, askerliği biter, beraber çalışırdınız,” diyorum. O da bir şey demiyor.

Ben hâlâ o toprağa çapa vuruyorum oğlum.
Sanki her kazmada sana yaklaşacakmışım gibi…
İnekleri sağarken kulağımda senin sesin çınlıyor.
Geceleri yorganın altına saklanıyorum bazen, senin terliğini arıyorum başucumda.

Dün büyük bir kanama geçirdim.
Beni hastaneye getirdiler.
İçimde bir şeyler kırılıyor, Saim.
Belki de artık dinlenme vaktim geldi.

Bu mektubu sana yollayamam.
Zarf yok, adres yok.
En önemlisi, sen yoksun.
Ama göğsümdeki yüreğime bıraktım.

Bir gün karşıma çıkarsan orada, bana sadece
“Anam, geldim,” de.
O yeter.

Toprağın gibi suskun,
Anan — Annem

Okudukça annemi yeniden görür gibi oldum;
Çapasını omzuna alırken, ahırdan dönerken, mezar başında sessizce eğilirken…
Her satırda annemin susarak haykırdığını anladım.

Saim’e yazılmış gibi görünse de, o mektup aslında hepimiseydi;
Hüseyin’e, babama, kendisine… ve belki de geleceğe…

Gözlerim daldı, bulunduğum yerden çok uzaklara.

Annemin gülümsemesini hatırladım,
Sonra çay içmesini, ağaçlara su vermesini, kuşlara yem vermesini…
Sonra bizleri kucaklamasını, bir dağa sarılır gibi sarılmasını ve sevmesini,
İki yavrusunu sevginin yedi dilinden…

Öldüğü gün geldi aklıma,
Zamansız gitmelerin bıraktığı derin ağrıları…

Sana anlatır gibi, eşime anlatıyorum şimdi,
Uzak bir şehrin yağmurlu akşamında… mektubu dizlerimin üstüne koydum.

Gözlerimi kapadım.
Yavaşça fısıldadım:

“Orada bir bahar varsa,
Bana da bir yer ayır, ana…”

O gün, duvarları çatlamış evimizden çıkarken sadece kapıyı kapatmadım;
İçimdeki zamanı da usulca örttüm.

Ve yürürken sadece geriye değil,
İçimdeki en eski sevgiye baktım:

“Ev dediğin… bir kalbin gölgesiymiş meğer.”

Artık her bayram sabahı ölüyor,
Her bayram sabahı kırılıyorum.
Sürgün yüreğimin uzak mezarlıklarında…

Bir mezardan diğerine ağır ağır adımlarla,
Kulaklarımda selâ sesleri, kulaklarımda ağıtlar…
En çok da annemin mezarının başucunda…

 

 

 

 

 

1960 yılı Uzunköprü /EDİRNE doğumluyum

İlk, orta ,lise eğitimimi ilçem Uzunköprü de tamamladım. Trakya üniversitesi Mimarlık bölümü mezunuyum Şehirlilik kürsüsü kentsel tasarım bölümünde yüksek lisansımı tamamladım.
50 yıldır İstanbul da ikamet etmekte olup ,aktif olarak serbest piyasada tasarladığım projelerin uygulamasını yapmaktayım.
Edebiyata düşkünlüğüm ilkokul yılları öncesinden başlıyor . ağabeyim sayesinde okuma yazmayı okul öncesi öğrendiğim için okumayı çok seviyorum.
Ancak şiire karşı yıllardır daha farklı bir önceliğim var.
Dünya şairleri olsun, ülkem şairlerini ayırım gözetmeksizin takip etmekte ve okumaktayım.
Şükrü ERBAŞ önceliğim oldu nedense ,belki de onun şiirlerinde kendimi bulduğumdan olabilir.
Tasarım aşamasında çalışırken şiir dinletileri olmazsa olmazımdır.
Ülkem olsun ,dünya etnik müziği konusunda çok geniş bir yelpazem var .
Müzik, şiir ,edebiyat, tabi mimari tasarım.
soyut bir tasarımı, somut hale getirme keyfi bir başka zevk..

mimmetal@gmail.com

Hasan ÇALIŞKAN

Adres.
Çengelköy mahallesi Ulvi sokak no 52
Üsküdar /İSTANBUL

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir