
KALEMİN RİTMİ, YÜREĞİN SESİ
Öncelikle edebiyat platformunuzda benimle röportaja yer verdiğiniz için teşekkür ederim.
Eser sahibi kimdir? Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?
1955 yılında Trabzon’da doğdum. Devlet memuru emeklisiyim. Sosyal Bilimler Ön lisans programı mezunuyum. Türk Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Öykülerim Kayıp Kayıt, Olağan hikâye, Türk Edebiyatı, Geçerken, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Heceöykü dergilerinde yayımlandı. “Beli Bükük ile Mezar Taşı” adlı ilk öykü kitabım Hece Yayınları’ndan çıktı.
Hayatınızın dönüm noktaları, yazarlığa yönelmenizde etkili olan olaylar nelerdir?
Babaannemin anlattığı masalların yazmamda büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Komşu çocuklarıyla sobanın karşısına oturup babaannemin masallarını dinlerdik. Ayrıca hayatımda dönüm noktası bir olay oldu ilkokulda. Bir gün ilkokul öğretmenimiz, sınıfa şu soruyu sordu: “Büyüdüğünüzde ne olmak istersiniz? Kim bilir ileride sizinle nasıl karşılaşırım. Belki bir doktor, belki bir öğretmen belki bir mühendis, belki bir yazar olarak karşıma çıkarsınız” dedi. Sınıf arkadaşlarımdan bir kısmı hayal ettikleri meslekleri açıkladılar. Benim de o anda yazar olmak geçti içimden. Kendimi yazar olarak hayal ettim. Sonra öğretmenimiz bize günlük yazmamızı önerdi. İlkokuldan çıktıktan sonra günlük yazmaya başladım. İkinci olarak babam da çeşitli gazetelerde, dergilerde yazıyordu. Babam çok okurdu. Ailece kitap okurduk. Klasiklerden bir kitap, her akşam okumaya başlardık. Biri okur, ötekiler dinlerdi. Kitap okudukça etkilenirdim. Acaba ben de böyle eserler verebilir miyim, diye sorardım kendime. Günlüklerle başladım, sonra şiire, daha sonra öyküye yöneldim.
Yazarlık serüveninizde kaleme aldığınız ilk eser mi? İlk eseriniz neydi?
İlk gençlik yıllarımdan beri yazıyorum. Öykülerim ve şiirlerim çeşitli dergilerde ve gazetelerin kültür sanat sayfalarında yayımlandı. Ama onları kitaplaştırmadım. Öykülerimin olgunlaşmış olmadıklarını düşünüyordum. Bu sebeple kitap haline getirip yayımlamadım. Emekli olduktan sonra çalışmalarımı öykü üzerinde yoğunlaştırdım. Öykülerimin olgunlaştığına kanaat getirdikten sonra yayımlamaya karar verdim. Böylece ilk öykü kitabım “Beli Bükük ile Mezar Taşı”, Hece Yayınları’ndan çıktı.
Bu ilk adım size ne hissettirdi?
Öykülerim çeşitli dergilerde yayımlanıyordu. Öykümü dergilere gönderdikten sonra yayımlanmasını heyecanla beklemek bana güzel duygular yaşatıyordu. Lakin öyküleri topluca bir dosya halinde yayınevine göndermek bambaşka bir heyecan yaşattı bana. Yayınevinden olumlu cevap gelince mutluluğum kat kat arttı. Sanki bir bebek dünyaya getirmişim gibi. Adına “ilk göz ağrım” dedim.
Eserlerinizde tekrar eden temalar ya da sizi yansıtan karakterler var mı?
Eserlerimde tekrar eden temalar yok. Çünkü her bir öykümün ayrı teması var. Örneğin kitabıma adını veren “Beli Bükük ile Mezar Taşı” adlı öykümde ezberci eğitimin gencin üzerinde oluşturduğu baskı teması var. “Yangından Kaçarken” adlı öykümde göç olgusunun göç eden insanların üzerinde oluşturduğu olumsuzlukların temasını işledim. “Eski Sandığa Kapatılanlar” adlı öykümde insanı insan yapan ahlaki değerlerimizin yaşanmayıp rafa kaldırıldığının temasını işledim. “Gelin” adlı öykümde postmodern insanın dijital cihazlarla ilişkisini işledim. “Erken Gelen” adlı öykümde ölüm temasını işledim. Bu kadar örnek yeterli galiba. Kitaptaki öykülerin her birinin ayrı teması vardır.
Beni yansıtan karakterler yoktur. Ama takdir edersiniz ki yazdığı metinlerde her yazarın kendi hayatından izler bulunur. Bu izler, kasıtlı olarak yazılmasa bile satır aralarında hissedilir.
Kendinizi yazdığınız karakterlerde bulduğunuz olur mu?
Öykü karakterlerimde kendimi yazmıyorum. Hayalimde canlandırdığım karakterleri, toplum içinde gözlemlediğim insanları, cansız varlıkları karakter olarak kullanıyorum öykülerimde.
Bugüne kadar yayımlanmış kitaplarınızdan kısaca bahseder misiniz?
“Beli Bükük ile Mezar Taşı”, benim ilk tek kitabım. İçinde on dokuz öykü var. Öykülerimin çoğu imgeseldir, alegoriktir. Değişik türlerde yazdım: Olay öyküsü, durum öyküsü, büyülü gerçekçi, sosyal gerçekçi… Çeşitli tekniklerle yazdım: İç monolog, geri dönüş, metinler arasılık gibi… Her öykümde az da olsa mizahi dil kullanıyorum. Bazı öykülerim baştan sona mizahi dildedir. Türde ya da temada çeşitliliği tercih etmemin sebebi okuru monotonluktan kurtarmak, sıkmamak içindir. Çağımızın hızlı yaşamında insanların okumaya ayıracak zamanları olmadığı bir olgudur. Bu sebeple çeşitliliği seçtim.
Bu kitapların sizin için anlamı nedir?
Yazmanın bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum; anlatma ihtiyacı. İlk insandan çağımıza kadar hiç bitmedi insanın anlatma ihtiyacı. İlk insan sözel olarak anlattı, sonra yazıyı keşfetti mağaralara, deriye, tuğlalara yazmaya başladı, daha sonra kâğıdın bulunuşuyla kitaplara yazmaya başladı, yazılı veya sözlü hep anlattı. Ben de anlatma ihtiyacımı eğitimci olarak öğrencilerimde giderdim. Bir yandan da yazıyordum. Emekli olduktan sonra yazmaya daha fazla zaman ayırdım. Yazmak benim için mutluluk sebebidir. Ayrıca edebiyatın iyileştirici gücü olduğuna inanıyorum. Büyük öykücümüz Sait Faik Abasıyanık’ın: “Yazmasaydım deli olacaktım” sözü çok anlamlıdır. Ben deli olmayacaktım. Ama mutsuz olacağım kesindi.
Yazarken size ilham veren şey nedir?
Hayatta her şey bana ilham verebilir. Doğa, sosyal yaşam, hayvanlar, çocuklar, ölüm, sevgi, aşk, müzik… vb. Doğada eşsiz devinim vardır. Bazen bir çiçek ya da doğa olayları, bazen toplum içindeki bir olay, bazen bir çocuğun gülümsemesi ya da üzülmesi, sevginin gücü, müziğin çağrıştırdıkları… Dünyada her an sayısız mucize gerçekleşiyor. Biz bu mucizeleri her an gördüğümüz için onlara alışıyoruz. Birer mucize olduklarını aklımıza getirmiyoruz. Varlıkların sayısınca anlam vardır. Bu anlamlar bana ilham oluyor.
Bir fikri yazıya dönüştüren duygu ya da an nedir?
Bir olay ya da bir gözlem sırasında birden öyle bir ân gelir ki önümde bir hikmet kapısı aralanır, hayalimde bir öyküye dönüşür. Örneğin bir yağmur damlasının sesi beni alır, yağmur ormanlarında gezdirir, eşsiz güzellikleri seyrettirir, yazarım. Bir çocuğun göz yaşları ya da gülümsemesi bana yazdırır. Gözümün önünde bir olay olur, oradan yola çıkarak öykü oluştururum. Hüzün de bana yazdırır, neşe de. Yazmak için mutlaka hüzünlenir, neşelenir ya da heyecanlanırım. Bunlar yazmam için birer güç vesilesidir.
Bir yazar olarak üretim rutininiz nasıldır?
Öykümü önce kafamda iskelet olarak oluştururum. Öykü karakterlerimle bir süre yaşarım. Onlarla konuşurum. Öykü, baştan sona ana hatlarıyla oluşunca yazıya dökerim. Sonra onu her gün yeniden okurum, bazı bölümlerini çıkarırım ya da eklerim. Kelimeleri, cümleleri değiştiririm. Daha sonra onu bir süre dinlenmeye bırakırım. Daha sonra son düzeltmeleri yapar yayına hazırlarım.
Belirli bir yazma saatiniz ya da ritüeliniz var mı?
Genellikle günün erken saatlerinde yazarım. O zaman kendimi daha enerjik hissederim. Belirli bir ritüelim yok.
Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi?
İlk gençliğimde yazmaya başladığımda, yazacaklarımı hayalimde canlandırdığım zaman, yazacağım cümleyi ya da paragrafı unuturum, yeniden aynı cümleyi kuramam diye korkuyordum. Tabii unuttuğum olurdu. Aynı cümleyi kurmam zorlaşırdı. En çok onda zorlanırdım. Yazdıkça, bu korkum azaldı.
Hiç vazgeçme noktasına geldiğiniz oldu mu?
Hiç vazgeçme noktasına geldiğim olmadı.
Eserlerinizin ana fikirleri ya da vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
Ana fikir konusu hakkında temalarla ilgili soruda cevaplamıştım. Özellikle bir mesaj verme kaygım yoktur. Sadece beni etkileyen olayları öyküleştiriyorum. Okur, öyküden kendisi için istediği mesajı alabilir. Biz yazar olarak iyiyi, güzeli yayma sorumluluğumuz vardır. Merhum büyük üstat Sezai Karakoç ne demişti? “Kötülükleri ortadan kaldıramayız ama iyilikleri çoğaltabiliriz.” Ben de acizane iyilikleri çoğaltmayı şiar edindim. İyiliği çoğaltmak için bir payım olursa bana ne mutlu.
Okuyucunun metnin sonunda zihninde neyle kalmasını istersiniz?
Öykülerimi okuduktan sonra okurlarımın hayalini genişletmek. Öykümden başlayarak orada onu gezdirmek, zihninde yeni açılımlar yapmasını sağlamak isterim. Okurumun yaptığı yeni açılımlardan kendisinin ürettiği, kendisine ait, “Burası öyle değil de böyle olabilirdi” dediği bambaşka bir öykü çıkarmasını isterim. Çünkü her okurun düşüncesi biriciktir. Her okur değişik çıkarımlarda bulunabilir. “Yazar bu öyküde ne demek istedi?” Sorusunu sordurmak ve anlamaya çalışmak için yeniden okumasını isterim.
Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Kitabımın içindeki öyküler imgesel, alegorik, mecaz anlamlarıyla ilginç, öykülerdir. İçinde her türden öyküler vardır. Monoton olmasın, okuru sıkmasın diye değişik türlerde yazılmıştır. Üslubu akıcıdır. Bazı öykülerimin insanı eğlendiren mizahi dili vardır.
Sizi diğer yazarlardan ayıran şey ne olabilir?
Her yazar biriciktir. Benim üslubum da biriciktir. Kendimi arı gibi düşünüyorum. Tıpkı arının çeşitli çiçeklerden aldığı özle bal yaptığı gibi, ben de tüm değerli geçmiş ve zamanımızdaki yazarlardan yaptığım okumalarla kendime öz ürettim. Bunu yaparken taklide kaçmadığımı düşünüyorum. Yani kimsenin üslubunu almadan her yazarın özünden alıp kendi üslubumu oluşturduğumu düşünüyorum.
Son olarak edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara veya yazar adaylarına ne söylemek istersiniz?
Sevgili gençler, eğer yazmak istiyorsanız, bu işin olmazsa olmazı çok okumaktır. Çok okumalar yapmalısınız. Türk ve Dünya klasiklerini mutlaka okumalısınız. Bunu gerçekten yapmak istiyorsanız içtenlikle, sabırla, azimle, cesaretle yazmaya başlamalısınız. Her şeyde olduğu gibi edebiyatta da başarılı olmak istiyorsanız önce hayal etmekle başlamalısınız. Hayal kurmadan hiçbir şeyde başarılı olamazsınız. İnsanların sosyal yaşantısını, iyice gözlemleyip empati yapmalısınız. İnsanları anlamaya çalışmalısınız. Doğayı sevmeli ve iyice gözlemlemelisiniz. Sadece görüneni değil, görünmeyeni, yani fizik ötesi yönlerini de keşfedip hikmetlerini de görmeye çalışıp anlatmalısınız.
Yazmaya yeni başlayanlara bir tavsiye mektubu yazacak olsanız, ilk cümleniz ne olurdu?
Sevgili gençler! Okuyun, okuyun, okuyun, sonra yazın!
Bu röportaj için ve güzel sorularınız için teşekkür ederim.

