Öykü…KAT KAT…Eylem BAHÇACI

KAT KAT

 

Gölgelerimle doluydum. Kendimi kendimde biriktirerek yaş aldım. Hiç büyümedim. İçimde taşıdığım sonsuzlukta geçmiş zaman kıskaçlarına sıkışıp kaldım. Bedenim mi ruhum mu daha ağır bilemedim. Her gün yeniden giydim üstüme eski zaman hırkalarını. Giydikçe üşüdüm. Üşüdükçe giydim.

 

Güneş, hiçbir karanlığa yer bırakmayan sıcaklığını cömertçe yeryüzüyle paylaşıyordu. Yelda mahallenin küçük parkına girdi. Üstünde kat kat kıyafetleri, kendini taşıyamıyormuşçasına ağır adımlarla yürüdü. Hiçbir ağacın gölge etmediği kırık bir banka oturdu. Alnında biriken boncuk boncuk terler yüzüne doğru süzüldü. Yelda hırkasının düğmelerini ilikledi, omuzlarını yuvarladı, kollarıyla bedenini sardı. Bacaklarını karnına çekip kendine kıvrıldı. Tir tir titreyerek etrafı izlemeye başladı. O sırada kendisinin de gözlendiği hissine kapıldı. Kaydırakların yanında beş altı yaşlarında bir kız gözlerini ona dikmiş öylece duruyordu.

 

Artık alışmıştım beni yadırgayan bakışlara. Acıyarak, küçümseyerek, korkarak, garip bir yaratık görmüşçesine dikkat kesilenlere. Aldırmayıp her zaman yaptığıma döndüm. Bir ucundan diğer ucuna parkı seyretmeye başladım. Salıncaklara geldiğimde yine o. Biraz daha yaklaşmıştı. Sallanmıyor, hâlâ bana bakıyordu. Gözlerimiz buluşunca dudak kenarlarında minik bir tebessüm belirdi. Diğer çocukların yüzlerinde okuduğum tedirginlikten, şaşırmadan onda eser yoktu.

 

Çocuk yerinden acele etmeden kalktı. Doğrudan kadına doğru gelirken çimlerin arasına eğildi ve bir papatya kopardı. Hiçbir şey demeden bankın boş kısmına oturdu. Güneş yanığı teninde pembe güller açmıştı. İri koyu renk gözlerinin üstünde bir buğu olsa da hareketleri kendinden emin ve melodik bir neşe içindeydi. Sağ yanındaki kadına dönüp çıngıraklı sesiyle konuşmaya başladı. “Merhaba!” Yelda bir karşılık vermedi. Sessiz kalsa da bu ilginin nedenini merak etmişti. “Yalnız görünüyorsun, belki arkadaş olabiliriz diye düşündüm. Evimiz hemen şurada.” derken çamların arkasında kalan binanın üst katını işaret etti. “Bu kadar yakın olduğu için annem burada arkadaşlarımla oynamama izin veriyor. Ama bugün kimse yok.” Yelda fark ettirmemeye çalıştığı bir merakla dinlemeye başladı. “Hasta mısın? Ben de hastayken çok üşürüm. Geçmiş olsun.” Elindeki papatyayı genç kadına uzattı. Alıp almamakta kararsız kalıp ellerini güçlükle uzattı. Çocuğun içtenliğine karşı koyamadı. “Bu benim sana hediyem.”

 

“Hasta mısın?” sorusu “hediye” kelimesine belleğimde bağlandı. Zatürre olduğum o kışa döndüm. Daimî üşümem o zamanlarda başlamıştı. Her şeyi biraz kavradığım ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı o yıllar. Üstüme en kalın kazaklarımı giyip battaniyenin altına sığındım. Annem durumumu fark etti. “Hasta mısın?” diye sorup yanıma koşturdu elini alnıma koydu. “Ateşin var. Hastaneye götürelim.” Bunu derken dışarı çıkmak için hazırlanan babama soran bakışlarıyla döndü. O ise “Sen götür. Beni kahvehaneden bekliyorlar.” der demez çıktı. Annem sessiz bakışlarını, hüzünlü gözlerini uzaklara dikip boşluğa söylenip durdu. “Sanki bir benim çocuğum. Tek başına doğurdum. Madem her şeyle ben ilgilenecektim. Evlenip doğurmasaydım. Allah canımı alsa da kurtulsam sizden.” Cümleleri buzdan kılıç olup göğsüme saplandı.

 

Aradan zaman geçince beni de kendisini de hazırladı, hastaneye vardık. Sözleri de tavrı da yumuşamıştı zamanla. Muayeneden sonra yakındaki bir lokantada yemek yedik. Bana oyuncak almak için bir dükkâna girdik. Burası legolar, Barbie bebekler, peluş pembe ayıcıklar, tavşanlarla bir harikalar diyarıydı. Bir bebek beğenip alacakken gözüm bir kuluçkaya takıldı. Tavuk, horoz ve civcivlerden oluşan bir aileydi. Bunu istiyorum diye tutturdum. Annem almak istemedi. “Bebekler daha güzel, bak sonra istersen almam.” dese de vazgeçmedim. Dönüş yolu boyunca onu elimde tutup izledim. Eve gider gitmez gizlice horozu koparıp çöpe attım. Hissettiğim suçluluk kaybolmaya başladı. Yine de üşümem benimle kaldı.

 

Çocuk şefkatle Yelda’yı izliyordu. O ise uzun zamandır ilk defa biraz ısındığını hissetti. Çıkardı en üstteki hırkasını. Gözlerini kırpıştırarak sordu.

“Saklambaç oynayalım mı?”

“En iyi bildiğim oyun. Yıllardır oynuyorum bu oyunu.”

Kadının dediğine anlam veremeden “O zaman sen say ben saklanayım.” diyip yerinden zıplayarak kalktı.

 

Kaça kadar saysam sabah olurdu. Saklandım. Sesimi kısıp, nefesimi tutup bekledim. Babamın öfkesinden. Annemin hayal kırıklığından geceye saklandım. Bıçağın ışığında, gecenin orta yerinde…

Üşümem bu kez bıçağın çelik ucuna saplanmıştı. Her zamanki tartışmalarından daha da ağırdı bu. Tüm anlaşmazlıkları aynıydı. Kelimelerden uçurumlar yaratmışlardı kendilerine. Aynı şeyi söyleseler de bambaşka bir mânâya takılıp kalırdılar. Sonrası kavga kıyametti.

“Öldüreceğim bu kadını.”

“Öldürürsen öldür, sanki çok yaşıyorum.”

“Rahat batıyor sana, neyini eksik ediyorum. Söyle söyle neyini?”

Eksikliklerin değil de fazlalıkların tükettiği yerde annem sustu, içine döndü. Babam köpürmeye devam edip bağırıp durdu. Ardından kapıyı çekip çıktı. Gece yarısına yaklaştığımızda annem beklemeyi bırakıp yatak odasına geçti. Babam gelene kadar salonda oturmaya devam ettim. Durulduğunu görüp savurduğu tehditlerin bu kez de yalnızca öfkesinden olduğunu düşünüp kederimi zamana bırakacaktım. Çok geçmeden dış kapının sesi duyuldu. Önce salona geldi. Birkaç saat öncesine göre sakin görünse de öfkesi henüz küllenmemişti. “Keseceğim, öldüreceğim.” sayıklayıp durdu. Annem belki de uyuyordu. Mutfağa geçti. Ardından gitmedim. Kulaklarımla izledim. Bir bardak su doldurup içti. Çekmecenin gıcırdayışını duydum. Kaşıklar, çatallar birbirine girdi. Belki başka bir şey içindir diye düşünsem de içime sinmedi. Mutfağı yatak odalarına bağlayan karanlıkta bıçağın parlayan ucunu gördüm. Dondum kaldım olduğum yerde. Bitişiğindeki odaya parmak uçlarımda geçtim. Hemen müdahale edebilirdim bir şey olursa. Işığı açmadım, gece ve soğuk beni yuttu. Gözyaşlarım sicim gibi dökülürken hıçkırıklarımı avuçlarımda boğdum. Ölürken ses çıkarır mıydı anneler? Belki öncesinde yine bağrışırlardı ben de o ara odaya girer bıçağı kapardım. Sessizce beklemeye koyuldum. Nefes bile almamaya çalıştım ya duymazsam diye. İçimden saydım bir, iki…

 

Üç, dört, beş… Yelda olduğu yerde gözlerini kapayıp saydı. Küçüğü aramak için yerinden kalkmadı. Bekledi, bekledi. Kız da onu bekledi. Biraz daha soyundu geçmişinden, soyundukça ısındı. Üstündeki hırkalardan birini daha çıkardı. Çocuk saklanmaktan sıkılıp banka döndü. Sitemli gözleri kırık sesiyle konuştu. “Niye beni aramaya gelmedin?”

“Bulamamaktan korktum.” Bu cümleyi duyunca yelkenleri suya indirdi. Kadının samimiyetine inandı. “Ya geri gelmesem yine korkar mıydın?”

Gün her sabah gibi başladı. Annem sessizce kahvaltımı hazırladı. Ne göz göze geldik ne de tek kelime etti. Masaya oturduğumda bir dilim ekmeğin üstünde tereyağı vardı, çayın demi hafifti. Alışkın olduğum sıradanlığın içinde garip bir boşluk dolaşıyordu. Bir anda dünyadan kokular renkler silinmişti. Nereden estiğini bilmediğim soğuk, ürpertici rüzgâr güne sızmıştı.

Çayımı karıştırırken dikkatle anneme baktım. Hareketleri yavaş ama özenliydi. Göğsünde sıkışıp kalmış bir karar vardı sanki. Kalktı, mutfağı topladı. Ardından hiçbir şey söylemeden içeri gitti. Dış kapı açıldığında bir çırpıda fırladım yerimden. Koridora vardığımda sırtını gördüm. Büyük valizini sessizce sürüklüyordu. Ne dönüp baktı ne seslendi. Sesim boğazımda, gözyaşım göz pınarımda, bedenim kapının ardında donup kaldı. Saatler sonra kıpırdadığımda annemin hastalandığımda aldığı oyuncağı buldum. Tavuğu da yerinden kopardım.

Çocuk, Yelda’nın gözlerindeki gölgeleri fark etmiş gibi usulca elini uzattı. “Korkma,” dedi, sesi bir bahar dalı gibi yumuşak. Sonra, hiç beklenmedik bir anda kollarını kadına doladı. Küçük bedeni, onun kat kat hırkalarını delip geçti. O an, güneşin sıcaklığı bile sönük kaldı; Yelda’nın göğsünde bir ateş yandı. İlk kez, üşümesi dağılır gibi oldu. Gözlerini yumdu.

Annemin gidişinden sonra ev bir buz mağarasıydı. Onsuz odalarda hırkalarımı üst üste giymeye başlamıştım. Çocuğun kolları beni oradan çekip aldı. Titreyen ellerimle saçlarını okşadım. “Arkadaşız, değil mi?” diye sordu gülümseyerek. Konuşamadım, gözlerimden yaşlar süzüldü. O damlalar yılların donmuşluğunu eritti. Çocuk bana sarıldı, ben kendi çocukluğuma sımsıkı sarıldım.

 

Eylem BAHÇACI

 

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir