Öykü.. SINIRLARIN ÖTESİNDE BİR KALP.. İREM ÖZTÜRK

SINIRLARIN ÖTESİNDE BİR KALP

Uçak bulutların arasından süzülürken Leyla, aşağıda parlayan maviye baktı. O mavinin,
bir deniz değil de kalbinin yansıması olduğunu düşündü. İstanbul… Adını her duyduğunda
içinde tanımlayamadığı bir sıcaklık hissederdi. Henüz çocukken televizyon ekranında gördüğü
o şehir, şimdi camın hemen ötesindeydi.
Leyla üniversiteyi Bakü’de bitirmiş, yıllarca ders aralarında hayallerini biriktirmişti.
Dilini, kültürünü, insanını uzaktan sevdiği bu ülkeye ilk kez birkaç yıl önce kısa bir geziyle
gelmişti. O zaman da aynı duyguyu hissetmişti — sanki bu şehir ona çoktan “hoş geldin”
demişti. Ama şimdi farklıydı. Bu kez gelişinde geçicilik yoktu; bu kez kalbinde bir başlangıç
vardı.
Koltuk cebinden pasaportunu çıkardı. İçinde yeni vizesi, kabul mektubu ve hayallerinin
en gerçek hali: “İstanbul Üniversitesi – Yüksek Lisans Programı” yazısı.
Elleri titredi. “Gerçekten buradayım,” dedi kendi kendine, dudaklarının ucunda bir
tebessümle.
Bakü’deki ailesi onu uğurlarken gözleri dolmuştu. Annesi sarılırken kulağına fısıldamıştı:
“Oralar bizim kardeş toprağımız kızım, ama senin yüreğin orada kalmasın, dön bize.”
Leyla sadece “Merak etme ana, ben hep sizin Leyla’nızım,” diyebilmişti.
Uçak inişe geçtiğinde kalbi hızlandı.
Bir an gözlerini kapattı ve içinden geçirdi:
“Her yolculuğun bir sebebi vardır. Benimki özlemin peşinden gitmek.”
Uçak pisti tekerleklerine dokunduğu anda, Leyla’nın kalbi de sanki aynı anda yere
değdi. O ana kadar içinde uçuşan tüm duygular bir sessizliğe büründü.
Hoparlörden kaptanın sesi geldi:
“Sayın yolcularımız, İstanbul Havalimanı’na hoş geldiniz.”
Bir cümleydi sadece, ama Leyla için bir hayatın kapısıydı bu.
Koridorda ağır adımlarla ilerledi. Elinde küçük valizi, kalbinde koca bir dünya vardı.
Kapıdan çıktığında onu önce kalabalığın uğultusu karşıladı — yabancı diller, gülüşmeler, çocuk
sesleri… Ama o kalabalığın içinde bile kendini yalnız hissetmedi.
Sanki şehir, çoktan onu bekliyormuş gibi bir sıcaklık yayılıyordu etrafa.
Dışarı çıktığında yüzüne çarpan hava ne sıcak ne soğuktu; ama içinde taşıdığı o özlemi
bir anda kabarttı. Derin bir nefes aldı.
“Burası…” dedi fısıltıyla, “burası hayalimdi.”
Bir taksiye bindi. Şoförün “Nereye abla?” sorusuna gülümseyerek cevap verdi:
“Beyazıt’a, İstanbul Üniversitesi’ne.”
Şoför aynadan ona baktı, “Yeni mi geldiniz?” diye sordu.
Leyla başını salladı. “Evet. Ama sanki uzun zamandır gelmeyi bekliyordum.”
Yol boyunca gözleri pencereden dışarı kaydı.
Geniş yollar, köprüler, camilerin minareleri, denizin üzerinde dans eden martılar… Her biri,
çocukluğundan beri zihninde kurduğu hayallerin birer parçasıydı.
Köprüden geçerken, uzakta güneşin suda bıraktığı ışıltıya baktı ve kendi kendine fısıldadı:
“Belki de özlem, bir yere değil, kendine doğru yapılan bir yolculuktur.”
Taksi Beyazıt Meydanı’na vardığında gün akşama dönüyordu.
Leyla valizini aldı, başını gökyüzüne kaldırdı. Gökyüzü turuncu ile mora karışmıştı; İstanbul’un
akşamı bile başka görünüyordu.
Bir adım attı kaldırıma, sonra bir adım daha…
Her adımı, yıllardır içinde büyüttüğü hayalin sesi gibiydi.
“Artık geldim,” dedi usulca. “Gerçekten geldim.”
Sabah, yurdun dar penceresinden sızan solgun ışıkla uyandı Leyla.
Bir an nerede olduğunu hatırlayamadı; sonra yukarıdaki ranza demirine, yan ranzadaki
bavula, kapının ardında yankılanan ayak seslerine baktı.
“Evet,” dedi içinden, “artık İstanbul’dayım.”
Oda sade ama sıcaktı. Henüz tanımadığı oda arkadaşı sabah erkenden çıkmıştı.
Masanın üzerinde dün geceki valiz hâlâ yarı açık duruyordu. Leyla aynaya yaklaştı; yüzünde
hem yorgunluğun hem de yeni bir başlangıcın izi vardı.
Gülümsedi. “Bir gün daha… ama bu kez hayalimde değil, gerçeğin içinde.”
Kahvaltı salonuna indiğinde etrafta tanımadığı yüzler vardı. Kimisi kahkahalarla
konuşuyor, kimisi sessizce telefonuna bakıyordu. Leyla elinde tepsisiyle boş bir masa buldu ve
oturdu.
Kalabalığın içinde kendini biraz yabancı hissetti ama garip bir huzur da vardı içinde. “Yabancı
değilim aslında,” diye düşündü, “sadece yeniyim.”
Yurttan çıktığında sabahın serinliği yüzüne vurdu.
Sokaklarda koşuşturan insanlar, çay kokan büfeler, vapur sesleri…
Her şey canlı, her şey hareketliydi.
Yürürken dudaklarından farkında olmadan bir cümle döküldü:
“Bakü’deyken hep bu sesi duymak isterdim.”
Üniversite kapısına vardığında kalbi hızlandı.
Taş duvarların ardında, yıllardır kitaplarda gördüğü o tarihi kampüs onu bekliyordu.
İçeri adım atarken derin bir nefes aldı.
“İşte burası,” dedi kendi kendine, “yıllardır hayalini kurduğum yer.”
Kayıt masasındaki görevli gülümseyerek belgelerini aldı.
“Hoş geldin Leyla Hanım,” dedi. “Yeni öğrencilerden misiniz?”
Leyla başını salladı, sesi titrek ama mutluydu:
“Evet, yüksek lisans öğrencisiyim. İlk günüm…”
Görevli gülümseyerek evrakları uzattı.
“O zaman bu şehirle de ilk gününüz. İstanbul’un insanı biraz karmaşık ama kalbi sıcaktır.
Alışırsınız.”
Leyla belgeleri çantasına koydu, bahçedeki kalabalığın arasında yürümeye başladı.
Etrafında kahkahalar, selamlaşmalar, tanışmalar…
Oysa o, kimseyi tanımıyordu.
Ama belki de bu bilinmezlik, hayatın en güzel başlangıcıydı.
Bir bank buldu, oturdu.
Ağaçların yaprakları hafifçe titriyordu, uzaktan gelen ezan sesi rüzgâra karışıyordu.
Gözlerini kapattı.
“Ben buradayım,” dedi sessizce. “Ve her şey yeni başlıyor.”
Kampüsün avlusu öğle saatlerinde dolup taşmıştı.
Öğrenciler gruplar hâlinde sohbet ediyor, kantinden çay sesleri yükseliyordu.
Leyla, kayıt işlemlerini bitirip elinde belge dosyasıyla nereye gideceğini kestirmeye
çalışıyordu.
Etraftaki tabelalar, fakülte isimleri, kalabalık koridorlar arasında bir an için yönünü kaybetti.
O sırada yanında bir ses duydu:
“Yardım edeyim mi?”
Leyla başını çevirdi. Uzun saçlarını atkuyruğu yapmış, yüzünde sıcacık bir gülümseme
taşıyan bir kız duruyordu.
“Ben Elif,” dedi elini uzatarak. “Yeni gelenlerden misin?”
“Evet,” diye yanıtladı Leyla biraz çekinerek. “Yüksek lisans öğrencisiyim. Leyla, Bakü’den
geldim.”
Elif’in gözleri parladı.
“Aaa, ne güzel! Ben de Türk Dili’nde yüksek lisans yapıyorum. O zaman neredeyse aynı
bölümleriz!”
Elif, Leyla’yı kolundan tutup kantine götürdü.
İki çay söyledi.
Sohbet ederken Leyla içten içe bir rahatlama hissetti; ilk kez biriyle gerçekten bağlantı
kurmuştu.
Elif samimi bir sesle,
“Bak, birazdan Emir de gelir,” dedi. “O da bizim sınıftan. Çok iyi biridir, yıllardır burada
okuyor, herkese yardım eder.”
Leyla hafifçe gülümsedi. Adını duyduğu bu kişiyi merak etti ama belli etmedi.
Çayların buharı aralarında yükselirken dışarıda rüzgâr yaprakları savuruyordu.
Bir süre sonra kapıdan biri girdi. Uzun boylu, gözlerinde sakin bir ifade vardı. Elinde
kitaplar, yüzünde aceleyle yetişmiş birinin telaşı…
Elif el salladı:
“Emir! Buradayız!”
Genç adam yaklaşıp masaya oturdu.
Elif hemen tanıştırdı:
“Emir, bu Leyla. Azerbaycan’dan geldi, yeni öğrenci. Leyla, bu da Emir — bizim
bölümün en yardımsever öğrencisi.”
Leyla gülümsedi, eliyle hafifçe selam verdi.
“Memnun oldum,” dedi.
“Ben de,” dedi Emir, sesi yumuşak ama kendinden emin. “Umarım İstanbul seni çok yormaz.”
O an kısa bir sessizlik oldu.
Leyla bakışlarını kaçırdı, sonra dışarıya — kampüsün avlusuna — yöneltti.
“Yorulmak sorun değil,” dedi kısık bir sesle. “Yeter ki bu şehir bana kendini anlatsın.”
Emir tebessüm etti:
“İstanbul, anlatmasını bilir. Sadece sabır ister.”
O an, sanki rüzgâr bile yavaşladı.
Leyla farkında olmadan içinden geçirdi:
“Belki de bu şehirde yalnız kalmayacağım…”
Aradan haftalar geçti.
Leyla artık kampüs yollarını, yurdun koridorlarını, Beyazıt’taki kalabalığı ezberlemişti.
Ama her sabah uyandığında hâlâ o ilk günkü heyecanı hissediyordu — sanki şehir hâlâ onunla
konuşmaya devam ediyordu.
Emir’le o günden sonra birkaç kez kantinde karşılaşmışlardı.
Kısa selamlaşmalar, küçük sohbetler…
Ama asıl tanışmaları, mesajlarda başlamıştı.
Başta basit sorularla:
Emir: “Hoca bugünkü derste hangi bölümü işledi?”
Leyla: “Fuzuli’nin gazellerini. Hoca çok güzel anlattı, ama bazı kelimeleri eski Türkçeyle
karıştırdım.”
Bir süre sonra bu mesajlar derinleşti.
Artık sadece ders değil, kelimelerin ardındaki duygulardan da bahsediyorlardı.
Bir gece, Leyla telefonuna gelen bildirime baktı:
Emir: “Seninle konuşunca aklıma hep Yahya Kemal’in şu dizeleri geliyor:
‘Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün.’”
Leyla uzun süre o satırlara baktı.
Sonra cevap yazdı:
Leyla: “O yer belki de kelimelerin içindedir. İnsan bazen konuşmadan da anlaşır, değil mi?”
Gecenin sessizliğinde mesajlar uzadıkça, kelimeler sıcak bir dostluk örmeye başladı
aralarında.
Leyla farkında olmadan her sabah Emir’in ilk mesajını bekler olmuştu.
Bir şiir, bir cümle, bazen sadece “Günaydın” bile yeterliydi.
O akşam yurdun penceresinden dışarı bakarken yağmur başlamıştı.
Şehrin üzerindeki ışıklar yağmur damlalarıyla dans ediyordu.
Leyla içinden geçirdi:
“Bir ülkeye duyduğum özlem, şimdi bir sese karışıyor sanki…”
Telefon bir kez daha titreşti.
Emir: “Yağmur yağıyor, değil mi? İstanbul bu hâliyle daha güzel.”
Leyla gülümsedi, camdaki damlalara dokundu.
“Evet,” yazdı. “Belki de şiirler de bu şehirden doğuyor.”
Aylar birbirini kovaladı.
İstanbul’un mevsimleri değişti, rüzgârlar yön değiştirdi, ama Leyla’nın içindeki his hep aynı
kaldı: Emir.
Her geçen gün, onun kelimelerine, sesine, düşüncelerine biraz daha alışmıştı.
Kütüphanede ders çalışırken bile, aklının bir köşesinde hep Emir vardı.
Bazen bir kelime, bazen bir bakış yetiyordu içini ısıtmaya.
Bir akşam fakülte çıkışında Emir yanından geçerken, Leyla cesaretini toplayıp “Bir çay
içelim mi?” demek istedi.
Ama cümle boğazında düğümlendi.
Emir, uzaktan bir selamla yetinip kalabalığın arasında kayboldu.
O gece yurtta defterine yazdı:
“İnsan bazen birini gerçekten tanımadan sevebilir.
Çünkü onu değil, onunla birlikte hissettiği şeyi sever.”
Artık fark ediyordu; Emir’in mesajları seyrekleşmişti.
Daha kısa, daha mesafeli…
Bir zamanlar saatlerce süren konuşmalar, şimdi birkaç kelimeyle bitiyordu.
Leyla her yeni sessizlikte biraz daha içine kapanıyordu.
“Belki de ben yalnızca kelimelere âşık oldum,” diye düşündü. “Onun bana değil, ben
ona yakındım.”
O günlerde yüksek lisans tezi neredeyse bitmişti.
Kütüphanede sabahladığı bir gece, annesinden bir telefon geldi.
Sesi titriyordu.
“Kızım, babanın durumu biraz kötüleşti. Doktorlar artık yanında olmanı istiyor.”
Leyla bir an dondu kaldı.
“Ne demek bu anne?”
“Yani… artık Bakü’ye dönmen gerek, Leyla.”
Telefon kapandığında odada sessizlik kaldı.
Kalbinde iki ayrı acı yankılandı:
Biri, babasının hastalığı.
Diğeri, içinde sessizce büyüyen ama karşılık bulamayan bir sevda.
O gece boyunca uyuyamadı.
Yağmur camlara vuruyor, dışarıda uzak bir yerden vapur düdüğü duyuluyordu.
Leyla ellerini dizlerinde kenetleyip fısıldadı:
“Belki de kader, beni geldiğim yere geri çağırıyor.
Ama ben buradan giderken bir kalbimi bırakacağım…”
Bakü’ye vardığında hava kuru ve soğuktu.
Annesi onu kucakladığında gözyaşlarını tutamadı.
Babasının hastalığı ilerlemiş, artık konuşamıyordu.
Odaya girdiğinde, duvar dibinde duran eski koltuğa bakakaldı.
Babasının gözleri bir an açıldı, onu görünce titrek bir gülümseme belirdi.
Leyla elini tuttu, hiçbir şey söylemedi.
O an, kelimelerin yeri sessizliğe aitti.
İki gün sonra babası öldü.
Cenazede rüzgâr esiyor, toprağın kokusu keskin bir hatıra gibi içine işliyordu.
Elinde tuttuğu mendil ıslaktı, ama gözlerinden yaş değil, geçmiş akıyordu sanki.
Babasının yokluğu her köşede hissediliyordu. Onun sesi, gülüşü, elinin dokunuşu artık
bir daha geri gelmeyecek kadar uzak görünüyordu.
Günler uzun ve sessiz geçti.
Leyla, babasının fotoğraflarına bakarken geçmişi hatırlıyor, çocukluğunu, birlikte gülüşlerini,
Bakü sokaklarındaki yürüyüşlerini…
Ama ne kadar hatırlasa da boşluğu doldurmak mümkün değildi.
Bir gün akşamüstü, balkonunda çayını yudumlarken telefonu titredi.
Mesajın sahibi Emir’di:
Emir: “Bakü’desin di mi? İstanbul’u özlediğini biliyorum… Belki de buraya dönmen gerekiyor.”
Leyla ekrana baktı ve birden gözleri doldu.
İçinde hem özlem hem suçluluk, hem acı hem umut vardı.
Babası artık yoktu, ama İstanbul hâlâ onu çağırıyordu.
Emir’in mesajı ise adeta bir pusula gibiydi; kalbinin nereye ait olduğunu hatırlatıyordu.
O gece uyumadan önce günlüğünü açtı.
“Baba… Seni çok özleyeceğim. Ama belki de özlem, yeni bir başlangıca götürür.
İstanbul… belki de seninle vedalaşmamın ardından bana kucak açacak.”
Leyla bir süre pencereye baktı.
Uzaklarda, Bakü’nün ışıkları titriyordu, ama gözleri İstanbul’un sokaklarını, vapur seslerini,
kampüsün eski taş duvarlarını görüyordu.
“Geri dönmek istiyorum,” dedi fısıltıyla. “Ama bu kez kalbimin tamamıyla.”
İçinde hem hüzün hem kararlılık vardı.
Babası onu artık göremeyecek olsa da, onun sevgisi ve hatırası, Leyla’yı İstanbul’a ve
hayallerine adım atmaya cesaretlendiriyordu.
“Belki de aşk ve özlem, insanı yeniden bulduğu yolda yürütür…”
Leyla İstanbul’a döndüğünde, şehre alıştığı o ilk heyecan yerine bir sakinlik vardı
içinde.
Artık yüksek lisansını tamamlamış, doktora çalışmalarına başlamıştı.
İlk günkü heyecanını bir kenara bırakmış, akademik hayatın yoğun temposuna kendini
kaptırmıştı.
Emir artık mesaj atmıyordu; sosyal medyada bile varlığı yok gibiydi.
Başta bu sessizlik Leyla’yı biraz üzmüştü. Ama zamanla fark etti ki, kendi yolunu çizmek için
başkasının varlığına ihtiyaç duymuyordu.
İki yıl boyunca İstanbul onun için hem dostlukların hem de yalnızlığın şehri oldu.
Yurtta başlayan arkadaşlıklar, kütüphanelerde devam eden sohbetler, seminerlerde tanıştığı
insanlar…
Hepsi Leyla’yı hem güçlendirmiş hem de dünyaya bakışını genişletmişti.
Artık yurt odası yerine küçük ama sıcak bir eve taşınmıştı.
Ev, onun kendi dünyasıydı; kitapları raflarda, çay kupaları masada, pencere kenarında çalışma
masası…
Her şey Leyla’ya kendini evinde hissettiriyordu.
Bir akşam, doktorasını bitirmeye yaklaşırken balkonda çayını yudumlarken düşündü:
“Hayat bazen istediğin gibi gitmiyor. Ama insan kendi yolunu çizebiliyorsa, tüm
kayıplar bile anlam kazanıyor.”
Doktorasını tamamlamıştı.
İstanbul’da geçirdiği yıllar, kayıplar ve kazanımlar onu hem olgunlaştırmış hem de
güçlendirmişti.
Yüksek lisansın ardından başlayan akademik yolculuk, sonunda öğretim görevlisi olarak
devam etme hayalini doğurmuştu.
Ama hayaller bazen istediğimiz gibi gerçekleşmiyordu.
Üniversite, kadro sıkıntısı ve çeşitli engeller yüzünden Leyla’nın bu arzusu gerçekleşmedi.
Başta hüzünlense de, kısa süre sonra fark etti ki, hayat sadece bir kapının kapanmasından
ibaret değildi.
Bir gün eski bir arkadaştan Emir’in evleneceğini duydu.
İçinde karmaşık bir duygu yükseldi: bir yandan eski hayaller, bir yandan yeni kabullenmeler…
Ama bu defa yıkılmadı.
Gülümsedi ve kendi yoluna bakmaya devam etti.
Artık kendi işinde çalışıyor, kendi hayatını kuruyordu.
Her gün, kendi emeğiyle bir şeyler başarmanın tatlı gururunu hissediyordu.
Emir artık başka bir hayatın parçasıydı ve Leyla bunu kabul ediyordu.
Balkonda çayını yudumlarken İstanbul’u izledi.
Geçmişteki özlemler, kırgınlıklar ve hayaller bir araya gelmiş, onu bugün olduğu yere
getirmişti.
“Hayat bazen başka şekilde ilerler,” dedi sessizce.
“Ama ben yine de kendi yolumu çizdim. Ve bu, en büyük kazancım.”
İstanbul’da geçen yıllar Leyla’yı olgunlaştırmıştı.
Arkadaşlıklar kurmuş, dostluklar edinmiş, iş hayatında kendi yerini bulmuş, evini kendine
sıcak bir yuva hâline getirmişti.
Ama bir yandan da içinden bir ses sürekli fısıldıyordu: artık dönüş zamanı.
Annesi ve kardeşi Bakü’de onu bekliyordu.
Ama Leyla biliyordu ki, bu dönüş sadece bir ziyaret değil, kendi mesleğini, hayatını ve
geçmişini yeniden şekillendirme kararıydı.
Babasının yokluğu, evin sessizliği, her köşe başındaki anılar…
Doğduğu, büyüdüğü yer artık eskisi gibi onu yansıtmıyordu.
Ama yine de dönmeliydi; belki de kendi hikâyesini orada tamamlayacaktı.
İstanbul’un sokaklarında son kez yürürken, her köşe ona hatırlattı:
Kütüphaneler, kahve kokuları, yağmur sonrası taş sokaklar…
Burası, onun ikinci evi olmuştu.
Ama hayat bazen insanı, sevdiği yerden uzaklaştırmak için yönlendiriyordu.
Leyla bavulunu hazırladı.
Her eşyası, her kitap, her not, ona İstanbul’u hatırlatıyordu; ama artık bu anıları yanında
taşıyacak, kalıcı olarak orada kalmayacaktı.
Uçağa binerken derin bir nefes aldı.
“Burası bana çok şey öğretti,” dedi sessizce.
“Ama artık kendi yoluma dönmenin zamanı geldi. Ve belki de babamın olmadığı evde, kendi
hayatımı yeniden inşa edeceğim.”
İstanbul’un ışıkları uzaklaştıkça, Leyla’nın içi hüzünle doldu.
Ama bu hüzün, aynı zamanda umut ve kararlılıkla harmanlanmıştı.
“Hayat bazen vedaları, bazen de yeni başlangıçları getirir,” diye düşündü.
Ve gözlerini kapattığında, hem İstanbul’u hem de kendi geleceğini kalbinde hissetti.
Bakü’ye döndüğünde kalbi hâlâ İstanbul’daydı.
Orada kurduğu hayat, arkadaşlıklar, sokaklar, kahve kokuları…
Kocaman bir kısmını bırakmıştı geride.
Şimdi Bakü’de iş arıyor, ailesiyle doya doya vakit geçiriyordu.
Her gün babasının yokluğunu hissediyor, annesi ve kardeşiyle geçen her anı değerli kılıyordu.
Ama aklının bir köşesinde hep o soru vardı:
“Tekrar dönebilecek miyim Türkiye’ye?
Ya da hayat bundan sonra beni hangi şehirde, hangi ülkede büyütecek?”
Leyla biliyordu ki kalbi yeniden sevecekti.
Yeni arkadaşlıklar, yeni aşklar, yeni deneyimler onu bekliyordu.
Ama bu kez daha olgun, daha sabırlı ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmiş bir kalple.
O akşam balkonunda, Bakü’nün ışıklarını izlerken derin bir nefes aldı.
“Belki de her yol, her vedâ, bizi gerçek benliğimize yaklaştırır,” diye düşündü.
“Ve ben kalbimin nereye ait olduğunu, hangi şehirde hangi anıların beni tamamlayacağını
göreceğim.”
İçinde hem bir hüzün hem bir umut vardı; İstanbul’u, Emir’i, geçmişini sevgiyle
hatırlıyor, ama şimdi hayatının bir sonraki sayfasını yazmaya hazırdı.
Ve Leyla, kalbinin bir kısmı hâlâ uzak bir şehirde olsa da, kendini bütün hissetmeye
başladı.
“Hayat devam ediyor… ve ben de onunla birlikte yürüyeceğim.”
İrem ÖZTÜRK
İrem Öztürk, kurumsal bir firmada mali işler sorumlusu olarak çalışmaktayım.
Okumayı, yazmayı ve çizmeyi hayatının ayrılmaz bir parçası olarak görüyorum.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir