Öykü.. Suskun.. Zeynep Uzun

Suskun

Zeynep Uzun

Her evin bir sessizliği vardır.
Benimki konuşulmamış kelimelerden yapılmıştı…

Bu sabah pencere buğuluydu. Nur’un nefesi camda küçük bir kalp gibi kalmıştı. Silmeye elim varmadı; kalbim orada donmuştu, çözülmeyi bekliyordu.

Bardakları dizerken çıkan ses, evde yankılandı. Her tınlama bana bir şey hatırlatıyordu: eksilmek, susmak, dayanmak. Sessizlik, bu evin görünmez kurallarından biriydi.

Nur koşarak geldi.
“Anne! Rüyamda uçtum!” dedi.
Gülümsedim ama “Gerçekten mi?” diyemedim. Dudaklarım sanki bana ait değildi. Sadece saçını okşadım.

Kaya mutfağa girdi. Sandalyenin gıcırdayışı bile buydu; tanıdık bir sessizlik. Önüne çayı koydum.
“Yumurta?” dedi.
Sadece başımı salladım.
O, gazeteye döndü. Ben, sessizliğimize.

Market yolunda kafam hep öne eğik yürürüm. Her adımı ölçerim; taşlara fazla bastığımda sanki bir şey kırılacak gibi olur. Kasiyer “Poşet ister misiniz?” diye sorduğunda ağzım açıldı, sesim çıkmadı. Başımı eğip onayladım. Elimde poşet, içimde düğümle çıktım.

Akşam olunca evin sesi değişir. Rüzgâr, duvarların arasından geçer. Haberlerdeki kadınlar bağırır, erkekler konuşur. Ben o arada kaybolurum. Nur resmini getirdi: ağzı olmayan bir kız çizmişti.
“Niye ağzı yok?” dedim.
“Çünkü konuşmuyor,” dedi.
Yutkundum. “Belki zamanı gelmemiştir,” diyebildim sadece.

Mutfakta tek başıma otururken kettle’ın ışığı yanıp söndü. Buhar yüzüme çarptı. Çayın içinden çıkan o sıcaklıkta bir şey hatırladım: çocukken bir sesim vardı. Bağırmıştım. Sonra biri elini ağzıma kapatmıştı. O andan beri içimde hep bir uğultu yaşar.

O uğultunun yerini yıllar sonra Emine Teyze’nin radyosu aldı. Radyosu hep açıktı ama hiç müzik çalmazdı; sadece hafif bir cızırtı.
“Ne kapatacağım kızım,” derdi, “böyle daha canlı.”
Onun yanında garip bir huzur hissederdim. Konuşmaya başladığım tek yer orasıydı.
Bir gün, “Anlat bakalım,” dedi.
Kelimeler döküldü: “Beş yaşındaydım. Bir el ağzımı kapattı. Annem duymadı. Kimse duymadı.”
Emine Teyze’nin gözleri doldu. “Şimdi duyuyorum,” dedi.
O an evin sessizliği bile yumuşadı.

Sonra günler geçti. Radyonun sesi azaldı. Lavanta kokusu evin içinde kayboldu.
Bir sabah kapısını çaldım.
Yanıt yoktu.
Kapı zinciri kopmuş, içerisi bomboştu.
Bir fincan devirip yere düştü. Ses uzun bir yankı gibi kaldı havada.
O an fark ettim: Emine Teyze belki hiç var olmamıştı. Belki ben, kendi yankımı onun sesinde bulmuştum.

Eve dönünce rafta küçük bir çatlak gördüm. Belki tabaktan, belki zamandan. O çatlak beni içine çağırıyordu.

Bir akşam sofrada otururken, ağzımdan bir kelime çıktı:
“İyi,” dedim.
Kaya başını kaldırdı. Şaşkın.
Tabak bir anda çatladı. İnce bir ses yayıldı odaya.

O ses, yıllardır susturduğum şeyin yankısıydı.
Sonra cümleler birer birer geldi.
Nur “Anne, park’a gidelim mi?” dedi.
“Gidelim,” dedim.
Sesim kısık ama gerçekti.
Evdeki uğultu azaldı. Lavanta kokusu geri döndü.

Artık sessizliğim bana ait.
Kelimeler, içimde kendi yerlerini buluyor.
Konuşmayı yeniden öğreniyorum; yavaş, kısık, ama kendimce.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir